HAK ETMEDİĞİMİZ ADLAR

Her şey vardı ve hiçbir şeyin adı yoktu. Kelimelerini arıyordu kâinat; sesini. Dalgaların, rüzgârın, yağmurun, ağaçların ve kuşların sesinden başka bir ses.
Bir ses ağaca “ağaç” demeli, rüzgâra “rüzgâr”, dalgaya “dalga”. Ağaç duyunca ismini hışırdamalı tepeden tırnağa. Dalga işitince adını, “Buradayım!” demeli köpükler saçarak. Rüzgâr karşılaşınca adıyla selam vermeli eğilerek yerlere kadar. Fakat yükselme zamanı. Yeryüzünün gelmiş geçmiş bütün yazarlarını toplamalı o ahraz dağda: Bir edebiyat zirvesi. Kim daha iyi tasvir edecek bulutları, kayaları, sisi? Kimin kelimeleri yan yana gelip sallar yapacak sımsıkı bağlanmış iri dallar gibi birbirine. Dil kıyısına çıkaracak, konuşmayı unutmuş kazazedeleri. İşte geldi vakit. Akrep kuyruğunu indirdi, indi tokmak, çınladı evren. Kalemler dağıtıldı, kâğıtlar yerini aldı ahşap zeminde. Adların henüz koyulmadığı o tuhaf günde, lacivert ve yeşil dalgalar birbirine karıştı; deniz ve orman. Üzerlerinde derinliğini hiç kimsenin ölçemediği sema; buluttan elleriyle bastırdı ruhlara. Dekor tamamlandığında sürüler halinde geçmeye başladı hayvanlar önlerinden. Önce akbabalar, yırtıcı bir akarsu simsiyah üstlerinde. Sonra koyunlar, o beyaz ırmak. Ve peşinden gri bir nehir, kurt sürüleri. Bülbüller gelmeden önce yakalarına güller takarak, ateşler yakmalı alevleri kâğıtlarını yalayan. Haydi betimleyin köpekbalıklarını! Yoksa çatlayacak akvaryumlar.


Binlerce kalem çaldı beyaz kapıyı ama açan yok. Tek bir kelime yok mermer kâğıtlarda. Her şey var ve hiçbir şeyin adı yok. Ağaç kalbi zorladı ama yok adı kamuslarda. Su bendi yıktı ama kim biliyor suyu. Ateş kömüre çevirse de küreyi, adı karıştı rüzgâra. Binlerce usta binlerce çocuğa döndü, ne tuhaf! Binlerce öğretmen başlarında, noktalar koyuyor kâğıtlara, birleştirsinler. Hecelesinler fakat harfler nerede! Ey burunlarından kıl aldırmayan muharrirler! Kelimeleriniz nerede, kaçamazsınız susarak! Satır araları satırlar varsa var. Susmak ancak bir şey söylendiğinde anlamlı. O halde eğip başlarınızı utançtan, dönün yurdunuza kıpkırmızı ve bir daha söz etmeyin yaratıcılıktan. Dönün ki kaplasın melekler semayı, beşeri emsin toprak; Âdem’den başka insan kalmasın. Ve isimleri öğretsin Allah ona: Hava, su, ateş, toprak ve ne varsa içlerinde. Mushaf çıkarılsın mahfazasından. Melekleri kıskandırsın kelimeleriyle insan: “Âdem’e isimlerin tümünü öğretti, sonra onları meleklere sunup: ‘ Haydi, doğru iseniz onların isimlerini bana söyleyin,’ dedi. Dediler ki: ‘Sen yücesin (yâ Rab); bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin (her şeyin içyüzünü bilen, her şeyi yerli yerince yapansın). (Bakara, 32-32)


Kelimeleri öğrendi, içyüzünü eşyanın. İnsan ad koymak istedi doğan çocuğuna. Ve meşin kaplı kamusu açtı. Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya yarardı “ad”. Bildirmeye başkalarına. Adını doğru koymalıydı o halde her şeyin. Ya da Altay Türkleri gibi beklemeliydi. Ta ki hak etsin adını çocuk. Varsın adsız olsun bir yararlık gösterene dek. Dirse Han oğlu karşısına çıkan boğayı alt etsin ki “Boğaç Han” adını versin Dedem Korkut. Bezirganların malını soygunculardan kurtarsın ki adsız çocuk, “Bamsi Beyrek” diye seslensin Korkut Ata. Hem atları da olsun adlarıyla beraber. Bozaygurlu Bamsi Beyrek, Konuratlu Salur Kazan, Akatlu Ay Bagatur… Adlarını hak ettiler, at koştursunlar çağa. Ki görsünler ne çok “adlı” var adını hak etmeyen. At hırsızı değil ad hırsızları bunlar! Rüyalarında bile kaçan kılıçtan. Bir sürüngen gibi yaşayan nefsin kıyılarında.


Bir de adları çalınanlar var, unutanlar adlarını. Paul Valery’nin kıssasından düşen kâğıdımıza: “Kral, Seni ölüme mahkûm ediyorum, ama seni sen olarak değil Xios olarak ölmeye mahkûm ediyorum,’ dedikten sonra, Xios’un bütünüyle farklı bir ülkeye gönderilmesini buyurdu. Adı değiştirilmiş ve usta rötuşlarla yeni bir görünüm verilmişti. Yeni ülkesinin insanları onun için yeni bir geçmiş, yeni bir aile, onunkilerden çok farklı yetenekler yarattılar. Önceki hayatına ilişkin bir şey hatırlayacak olsa, onu yalanlıyor, divane olduğunu ve bunun gibi şeyler, söylüyorlardı. Ona bir aile hazırladılar; onun olduklarını söyleyen bir karısı ve çocukları oldu. Sözün kısası, her şey ve herkes, olmadığı kişinin o olduğunu söylüyordu ona.”


Her şey vardı ve hiçbir şeyin adı yoktu. Kelimelerini arıyordu kâinat; sesini. Her şeyin adı var şimdi fakat hiçbir şey yok ortada. Olmadığımız kişi olduğumuzu söylüyor herkes. Biz o kelimeler miyiz?





Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir