HAKKA TAPAN MİLLET

Daha okumayı yazmayı öğrenmediğimiz o çocukluk günlerinde öğretilir bize İstiklal Marşımız. İşte bu ilk uyanış ve kalpler bununla canlanır. Belki sözlerinden sadece birkaç kelimeyi anlarız ama biliriz ki anlatılan topluca yaşadığımız bir birlikteliğin malıdır. İşte o zaman Vatan, Millet, İman duygularının ilk tohumları atılır. Sonra her yerde duyduğumuz bu marş içimizde bir kırptı, derilerimizde bir ürperti, gözlerimizde yaş ve ne olduğunu anlayamadığımız duyguları yaşatır bize. Sonra anlarız ki bunun adı Milli Duygu…

Bize bu duyguyu yüreğimizde hissettiren, damarlarımızdan kanın akışını hızlandıran bir destan kahramanıdır Mehmet Akif Ersoy. Nasıl bir çocukluk yaşamış? Nasıl bir eğitim almış? Yazmaya nasıl başlamış ve İstiklal Marşını nasıl yazmış?

Babası Mehmet Tahir Efendi çevresinde dürüstlüğü, ahlakı ile o kadar sevilen bir insandır ki etrafındakiler ona “Temiz Tahir Efendi ” derler. Her ne kadar “Tahir” Temiz anlamına gelse de onun temizliğini kuvvetlendirmek için böyle bir isimle çağrılır. İpek’in Suşişe köyünde bir Arnavut oğludur Tahir Efendi. Ve ilim merkezi olan İstanbul’a gelme zamanıdır diye gelip yerleşir İstanbul’a. Burada zamanın ulemalarından Yozgatlı Mahmut Efendi’nin derslerine devam eder. Ve yine bu kapıdan icazetini alarak devrin en itibarlı medresesi olan Fatih Medresesinde müderrisliğe başlar.

O zamanın ulemalarından Derviş Efendi diye bilinen bir hak dostu dünyadan göçer. Arkasında iffet ve doğruluk timsali olan eşi Emine Şerife Hanımı dul bırakır. Tahir Efendi bu faziletli hanıma talip olup onunla evlenir.
Şerife hanım Buhara’lı bir ailenin kızıdır. Fatihte Sarıgüzel’de bir konakta yaşamaktadır. Birlikte oraya taşınırlar. Bu mutlu evliliklerinden (1873 yılı şevval ayı) nur topu gibi bir oğulları olur. Temiz Tahir Efendi oğlunu kucağına alıp ilk ezanını kulağına okur. İşte doğduğu gün kulağından sulanan bu minicik yavru bir gün bu millete İstiklal destanını yazacak olan Mehmet Akif Ersoy olacaktır.

Tahir Efendi her şeyi ile özüne dönük, kültürüne bağlı, inançlı bir beyefendidir. Oğluna “Ragif ”İsmini koyar. “Ragif”, ebced hesabıyla oğlunun Hicri tarih ile doğduğu yıl olan 1290 yılı anlamına gelmektedir. Ama nedense Şerife Hanım bu ismi bir türlü telaffuz edemez. Zamanla isim dilden dile değişerek “Akif” olarak karakter kazanır.
İnançlı duruşu, Hakka duyduğu güveni halka aktaran, birleştiren, İslam’a davet eden yazıları ile halkın kalbine girmiş bir yazarın adıdır “Akif ”.

Fatihteki Emir Buhâri mahalle mektebi ile başlar ilk tahsil hayatı. Onu herkes fesine taktığı mavi boncuğu ile tanır. Daha sonra Maarif Nezaretine bağlı bir okulda devam eder tahsiline. İlk Arapça hocası babası Tahir Efendidir. Onu en iyi şekilde yetiştirmek için elinden gelen her şeyi yapar.
Akif üç yıl sonra Otlakçı Yokuşundaki Fatih Merkez Rüşdiyesine başlar. Devir değişmiş herkes Alafrangalaşma sevdasına kapılmıştır. Ama onlar Sarıgüzelde ki konaklarında alabildiğince İslami bir hayat yaşarlar. Dış dünyadaki değişime kapıları kapalıdır. Sünnete uygun bir Osmanlı terbiyesi ile yetişir Akif. Okulunda Hoca Kadri isminde bir hocası vardır ki Akif ondan çok etkilenecektir. Yabacı dil öğrenme isteği onunla başlayacaktır. Hatta İttihat ve Terakki partisine girmesi bile yine onun etkisinde olacaktır.
Daha sonra girdiği Mülkiyenin İdadi kısmında Arapça, Farsça ve Fransızca dilleri ile en dikkat çeken talebedir. Buna rağmen kendini yeterli görmez, her gün Fatih Caminde Esad Dededen Hafız Divanı Gülistan ve Mesnevi dersleri alır. Aynı zamanda Baytar İbrahim Efendinin Fransızca derslerine devam eder. Akif’in ilk şiir merakı Mülkiyede başlayacaktır. İlk okuduğu Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’u onu büyüleyecek hemen içindeki yazma isteğini dışa çıkaracaktır.
Hiç beklemediği bir anda babasını kaybeder. Arkasından Sarıgüelde ki konaklarının yanması Akif’i çok büyük bir sıkıntıya sokar. Biran önce iş bulabilme ümidiyle Mülkiye Baytar Mektebine girer. Başarı ile bitirdiği Baytar mektebinden sonra Ziraat Nezareti Umur-ı Baytariye şubesinde memurluğa başlar. Vazifesi gereği Rumeli, Arabistan ve Anadolu’yu karış karış gezer. İsmet Hanımla tanışması ile hayatında farklı bir dönem başlar. Onunla evlenir ve Sarıgüzelde ki konaklarına annesinin yanına yerleşir. Bu arada hep yazar, durmadan yazar ama yazıları bir yerde yayınlanmaz.

Bir gurup İslamcı aydınların çıkardığı Sırat-ı Mustakim adlı mecmua vardır ki, içlerinde Tahürü-l Mevlevi gibi büyük isimler de burada yazmaktadır. Mehmet Akif bu mecmuanın başyazarı olur. 1908 tarihli sayıda “Fatih Cami” isimli şiiri yayınlanınca mecmua tekrar tekrar basıma girer. Yine ardında “Tevhid veya feryat ” ile mecmuaya tebrik telgrafları gelmeye başlar. Mehmet Akif dini, kültürel, sosyal her konuda yazılar yazar, çünkü o çok yönlü biridir. İslam edebi ile yetişmiş her konuda dersler almış, sporcu, hafız ve daha birçok yönleri ile örnek bir kişidir. Sırat-ı Mustakim artık en çok okunan mecmua olur. İttihat-ı İslam (İslam Birliği) fikrinin ilk temellerini bu yıllarda atar. Yazdığı şiirler Safahat adlı kitabında toplanır. Görevinden istifa eder Mısıra gider. “Hakkın Sesleri” adlı şiir kitabını çıkarır.
Mısır dönüşü Birinci Dünya Savaşı çıkmış, memleketi kötü günler beklemektedir. Kendisine “Teşkilat-ı Mahsusa” aracılığı ile Tunuslu Şeyh Salih ile birlikte Almanya’ya gitme teklifi gelir. Almanlar 100 bine yakın Müslüman’ı esir alıp özel kamplarda toplamışlar, onlara vaaz edeceklerdir. Yaptıkları bu vaazlarla birçok Müslüman’ın saf değiştirmesine vesile olurlar.
Artık Milli Mücadele için kollar sıvanmış, Anadolu’nun her şehrinde vaazlar vermeye, halkı maneviyat açısından güçlendirmeye başlarlar.

Kastamonu’da Nasrullah Camin’de halkı aydınlatmak için verdiği vaaz halkın o kadar beğenisini kazanır ki bu vaaz Kastamonu’da yayınlanan Sebil-ür reşad mecmuasında yayınlanır. Bu vaaz çok ses getirir ve her kes tarafından okunur. Bunun üzerine Hükümet Akif’i bütün kazalarda ki halkı İrşad etmesi için görevlendirir. Yaptığı bu vaaz bütün ilçe ve bucaklara dağıtılıp camilerde okutulur. Hatta çok büyük bir miktarda bastırılıp cephelere dağıtılır.
Artık bu memlekete bir İstiklal Marşı yazılmalıdır.

Ankara’ya gelen Akif kendisine tahsis edilen Taceddin Dergâhında çalışmalarını yoğunlaştırır.
7 Kasım 1920 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde şöyle bir ilan yayınlanır. “Türk Şairlerinin nazar-i dikkatine. Maarif Vekaletinden” Bu bir yarışmadır ve sonucunda 500 lira ödül vardır. Yarışmanın tek bir şartı vardır. Milli mücadele ruhunun verilmesidir. Tam 724 şiir yarışmaya katılır ama hiç biri o ruhu yansıtacak değerde bulunmaz. Herkes Akif’ten gelecek şiiri beklemektedir. Ama nafile, o bu yarışmaya katılmayı düşünmemektedir. Araya en yakın dostu Balıkesir Mebusu Hasan Basri Çantayı koyarlar. Akif, Bu milletin İstiklali için yazılacak marşın para karşılığında yazılamayacağını söyler. Hâlbuki çok zor şartlarda yaşamaktadır. O ağır kış günlerinde bile üzerine giyecek paltosu olmadığından ceket ile dolaşmaktadır. İstiklal Marşının bir tek onun tarafından yazılabileceğine her kes inanmıştır. Onun için şartlar değiştirilir ödül ortadan kaldırılır ve yazmaya ikna edilir.
Artık elinde kâğıt kalem öyle dolaşmaktadır. Meclis masasında sadece ona odaklanmış, manevi âleminde her şeyden kesilmiş bir vaziyette sadece yazacaklarını düşünür. Hatta bir gece yarısı Tacettin Dergâhında aniden uyanır, kâğıt bulamaz ve elindeki kurşun kalemle yatağının yanındaki duvara

“Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım
Yırtarım dağları, engellere sığmam taşarım.”

Mısralarını yazıverir. Artık elinde kâğıt kalem her yerde içindeki ilhamı duyabilmek için tetiktedir. Nihayet 7 Şubat 1921 tarihinde Milletimize ithaf ettiği bu marşı imzasız olarak Maarif Vekâletine teslim eder.
1Mart 1921 de Bizzat Mustafa Kemal’in de bulunduğu Mecliste Şiir kürsüden okunur ve her kıta ayrı ayrı ayakta alkışlanır.
12 Mart tarihide Akif’in Türk Milletine yazdığı destan birinci olurken kendisi Tacettin Dergâhına çekilmiş çalışmaya devam etmektedir. Bir anda Dergâhın kapısının önünü müthiş bir kalabalıkla dolar, herkes onu tebrik etmek için gelmiştir. Hakkı olan parayı ise Fakir Müslüman Kadınlar ve Çocuklar Vakfına bağışlar. İçinden bir palto parası bile almaz. En önemlisi de Türk Milletine hediye ettiği bu eserini “ Milletimin malıdır” diyerek Safat’ın içine almaz.
Milli Mücadele sürecinde Tacettin Dergâhında kalır ve orada daha pek çok eserler verir.

Mutlaka herkesin kendine ait bir marşı vardır. Yeter ki onu Milleti için söyleyebilsin. “Bende varım” diyebilsin

İşte ey unsur-u isyan, bu elim izmihlal
Seni tahrik eden üç beş alığın marifeti,
Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti,
Hani Milletin İSLAM idi, kavmiyet ne?
Sarılıp sımsıkı dursaydın ya milletine.
Arnavutluk ne demek, var mı şeraitte yeri.
Küfür olur başka değil kavmini sürmek ileri.
Arab’ ın Türke, Laz’ın Çerkez’ e, yahut Kürde.
Acemin Çinliye rüçhanı var mı? Nerede?
Müslümanlıkta anasır mı olurmuş ne gezer
Fikri kavmiyeti telin ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-ı Nebi tefrikanın.

Mehmet Akif Ersoy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir