Haliç’teki Oyun Nedir?

Türk Milli Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol’lun BÜYÜK İSRAİL PROJESİ çatısı altında yürütülenve truva atı patrikhane üzerinden Haliçte oynanan oyunlarla ilgili görüşlerini aktardı.

Daha önce Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal’la dile getirdiğiniz Büyük Ortadoğu Projesi veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesi gibi kumufle adlar altında yürütülen BÜYÜK İSRAİL PROJE’sinin Türkiye ayağının Ayasofya’nın Vatikanlaştırılmasıyla şekil alacağını Aziz Türk halkına duyurmuştuk.

Şimdi de bu çerçeve de yürütülen küresel planın Haliç sularında oynanan kısmını sizlere duyuracağız. Bütüncül bir bakış açısıyla irdelediğimiz HALİÇ’TEKİ BÜYÜK OYUN’nun saklambaçı seven ideologlarının nasıl bizleri “kültür kültür” götürdüklerine şahit olacaksınız.

Ülkemiz adeta “Yağma Hasan’ın böreği” misali, tahta kurularının dahi fantazilerini dahi depreştirdiği günleri yaşıyor. Hükümetlerin ve devletin idari kadrolarının uyutulup uyuşturulduğu 1940’lı yıllardan bu yana memlekette atı alan değil Üsküdar’da soluğu Altınboynuz’da almış bile…

Oysa!.. Oysa bu bölge; Yeryüzüne Türk-İslam sancağını ve adaletini taşımakla görevlendirilen ceddimizin yegane emanetlerinden birisi. Değil Türklüğün tüm İslam aleminin Kabe toprağından sonra en önemli mirası. Bu bölge; Peygamber Efendimiz’i misafir etmek şerefiyledahi yetinmeyerek dinimizin ilahi mefkuresini göstermek amacıyla bölgeye gelip şehit olan Hz. Eyup El-Ensari; ve onlarca sahabe efendilerimizin ve Aziz Türk şehitlerinin “Peygamber ağucunda gibi” yattığı mekanlar. Yine bu bölge Hz. Fatih’in İstanbul’a girdiği Bizans’ın kokuşmuşluğunu vurgulayan Ruhaniler’in tarihe vesika olmuş o meşhur sözleriyle “Kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığını tercih ederiz” diyerek kendilerini de banhtlarını da şereflendikleri bölge.. Ve bu bölge İstanbul’u, İstanbul yapan Saraylar’ın, camilerimizin, müzelerimizin milyonlarca milli ve manevi emanetlerimizin sergilenerek, cadılardan-büyücülerden medet uman Avrupa’ya Osmanlı medeniyetini şaheserleriyle birlikte tanıtan bölge…

Şimdi gelin böylesine maddi ve manevi stratejik öneme sahip bu bölgede; içimizdeki Truva atı Patrikhane ve koruması bir takım holdingler ve mason locaları eliyle yürütülen akıllara ziyan faaliyetler;i Türk Milli Ortodoks Kilisesi Sevgi Erenerol’un birbirinden dehşetengiz duyumları ve analizleriyle Aziz Türk milletine duyuralım. Hele, HALİÇ’TEKİ OYUN
MÜZELİK Mİ FÜZELİK Mİ?..” başlıklı bölümü okuduğunuz da ama ha mümkün mü demeyin?.. Kimse Fatih’in karadan gemi yürüteceğine inanmamıştı; onların planı da bu akıllara ziyan bir projeyle İstanbul’u geri almak. Yanlış bir duyumsa kaybedecek bir şey yok ama ya DOĞRUYSA!..

Sadece ara başlıkları düzenleyerek Sevgi hanımın duyum, iddia ve analizlerini siz değerli okurlarıma sunuyorum:

HAKAN YILMAZ ÇEBİ

HALİÇTE DÖNEN DOLAPLAR…

Türkiye üzerine oynanan oyunların merkezinde İSTANBUL bulunmaktadır.

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ile Bizans Devletinin yeryüzündeki varlığına sonsuza dek son verildiğine inanılmıştı; fakat ne yazık ki onun bir kurumu olan Rum Patrikhanesi, yine Fatih Sultan Mehmet tarafından ayağa kaldırılmıştır. Bu fırsatı değerlendiren Patrikhane Bizans’ı diriltecek sinsi faaliyetlere koyulmuştur. İlk denemesini 1600 lü yıllarda Eflak ve Boğdan Voyvodolarını ayaklanmaya kışkırtarak başlamış, başarılı olamayınca bu sefer 1820’ li yıllarda Mora isyanını teşvik etmiştir; fakat bunda da amacına ulaşamamıştır. Buna rağmen idealinden vazgeçmemiştir. Osmanlı Devletinin yabancı devletler tarafından işgalinde, bu idealini açıkça ortaya koymuş ve Patrikhanenin binasına Bizans bayrağı asmıştır.

Türk Milletini, Mustafa Kemal’in önderliğinde verdiği istiklal mücadelesinde ise, Patrikhane Yunanistan ile işbirliğine girerek Anadolu’nun ele geçirilmesine papazlar ile birlikte katılmıştır. Fakat bu seferde idealini gerçekleştirememiştir. Türk Milleti vatanını kurtarmış ve düşmanlarını vatan topraklarından defetmiştir; aynı şekilde Patrikhaneyi de bu topraklarda barındırmamaya karar vermiştir; ve Mustafa Kemal bu kararlılıkla Türk heyetini Lozan görüşmelerine göndermiştir. Görüşmelerde Türk heyeti yabancı heyetlere bu hıyanet ve fesat ocağının artık Türk vatanında yeri olmadığını ısrarla vurgulamıştır. Fakat yabancı ülke heyetleri bu kurumun Türk topraklarında varlığını sürdürmesinin gelecekte kendileri açısından büyük menfaatler sağlayacağını önceden hesapladıkları için, Türk heyetine ısrarından vazgeçirterek bu “TRUVA ATI”nın yeni kurulacak Türk Devletinin toprakları içinde kalmasını sağlamışlardır.

Nitekim Cumhuriyetin ilk yıllarında . Atatürk’ün dirayetli idaresi altında hiçbir varlık gösteremeyen ve sinen bu azınlık kilisesi (Lozan’dan sonra artık Patrikhane değil sadece bir azınlık kilisesidir) Ulu Önder’in vefatından bir müddet sonra tekrar hareketlenmiştir.
II. Dünya Harbi sonrası ABD’nin Avrupa ülkelerine yardım kampanyası diye bilinen Marshall yardımlarından Türkiye’nin nasibine düşen ABD’den ithal bir papaz: Athenagoras. Amerikan vatandaşı olan bu papaz, İstanbul’daki kilisenin başına getirilmeye karar verilmiştir. T.C. Devletinin yasalarına aykırı olarak T.C. vatandaşı olmayan bir kimse Türkiye’de ruhani olabiliyordu ki, bu kimin umurunda. ABD bizim dostumuz, onun vatandaşı bizim başımızın tacı!

Atatürk’ümüzün kurduğu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan 25 sene sonra bağımlı hale getirilmeye başlanmıştı bile. Üstelik Lozan’ı imzalayan heyetin başı İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığında…

LOZAN’IN DELİNMEDİK NERESİ KALDI?..

Yasa kılıfına uydurulmuş ve papaz uçaktan iner inmez kendisine T.C. pasaportu verilmiştir. Böylelikle Bizans’ı diriltme ideali tekrar devreye sokulmuş oldu. Artık bin kere Lozan delinmiştir. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecekti; üstelik ABD’de özel yetiştirilmiş biri için, bunun gerisini getirmek çok basitti. Gelir gelmez kilisedeki teşkilatını yeniden düzenledi. Atatürk’ün 7 metropolit ile sınırladığı meclisini 12 asil 9 yedek olmak üzere 21 metropolite çıkardı. (7 metropolit ve kendisi İstanbul Rumları 8 bölgede temsil edildiği içindi) İstanbul’un dışına Anadolu’ya metropolit atadı. Anadolu’da Rum’un yaşamadığı bölgelere Metropolit atanması bir zamanlar buralarda Rumların yaşadığını gelecek nesillere duyurmak içindi. (Sivas metropoliti, Safranbolu metropoliti, Şebinkarahisar metropoliti…) Bu atamalarda Bizans’ta kullanılan şehir isimlerini kullanarak, Bizans’taki teşkilatlanmanın halen sürdüğünü göstermek içindi ( Derkas metropoliti, Laodiliye metropoliti…)

BATI İLE DOĞU KİLİSELERİ
BİR ARAYA GETİRİLDİ…

Lozan’a göre görevi sadece İstanbul’da (mübadele dışı) kalan Rumların dini ihtiyaçlarını (vaftiz, düğün, cenaze) karşılamalı ile yükümlü olan bu papaz, artık yurt dışında metropolit atamaya başlamıştır. (ABD’ye Avrupa ülkelerine…) Yine görevi dışında Girit Adasını, Oniki Adaları, Avustralya’yı, Aynaroz’u, Kuzey ve Güney Amerika’yı dini yönden kendine bağlamıştır. 1951 yılına kadar Heybeli Ruhban Okulu orta derecede meslek okulu iken, onu ilahiyat fakültesine dönüştürerek kendisine bağlamıştır. Yani Tevhid-i Tedrisat kanununu yok saymıştır. (Kiliseye bağlı yüksek okul) Yurt dışından öğretmen ve öğrenci getirerek yıllarca yasalarımıza aykırı şekilde eğitimi sürdürmüştür. 1964 yılında ise Kudüs’te Papa VI. Paul ile buluşmuş, ondan sonra ilk kez Batı ile Doğu kiliseleri bir araya gelmiştir. Bu buluşma sonrası bir bildirge yayınlamışlar ve tüm Hıristiyan alemini ortak bir ideal etrafında birleşmeye çağırmışlardır. Bu olay aslında, bugün Türk Milletinin başına bela olan dinler arası diyalog tezgahının başlangıcıdır. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerinde büyük oyun başlatılmıştır. Ruhani sıfattan ve ruhani yetkiden başka hiçbir yetkiye sahip olmaması gereken bir papaz artık idari ve siyasi yetkileri de eline almıştır; fakat Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun tapusu sayılan Lozan’ı korumakla yükümlü yöneticiler bütün bu olup bitenlere seyirci kalmışlardır.

Yetkililer sessiz kaldıkça papazlar daha da cüretleşmiş ve gitgide daha büyük oyunların içinde rol almaya başlamışlardır. 1872 de Athenagoras’ın ölümünden sonra yerine gelen I. Dimitrias’da selefi gibi Lozan’da çizilen çerçevenin dışında hareket etmeyi sürdürmüştür.
1979 yılında Papa II. Jean Paul Türkiye’yi ziyaret etmiştir önce Ankara’ya gelmiştir. Devlet protokolünde Diyanet İşleri Başkanına yer verilmemiştir; halbuki Papa hem devlet başkanıdır, hem ruhani liderdir, dolayısıyla ruhani lider olarak onun Türkiye’deki en üst seviyede muhatabı Diyanet işleri başkanıdır. Kimse yetkililerden bunun sebebini sormamıştır. Aynı şekilde İstanbul’a geldiğinde de İstanbul protokolünde de İstanbul müftüsüne yer verilmemiştir, ayrıca Türk Ortodoks Patriği’de bu protokole davet edilmemiştir. Türkiye’deki Ortodoksların tek temsilcisi Rum kilisesi midir ki sadece onun papazı yer almıştır? Üstelik Türk Ortodoks Patrikhanesi Türk Devletini kuran kurumlardan biriyken ama yine hiç kimse bu konuda yetkililerden bunun nedenini sormamışlardır. Bunun bir tek açıklaması vardır: Türk milletinin asıl temsilcisini ön plana çıkarmamak!

VI. PAUL HAÇLI OYUNUNU
KURSAĞIMIZA GÖMDÜ…

Papa İstanbul’a gelince tabiki ilk ziyaret edeceği mekân Ayasofya idi ve I. Dimitrias ile birlikte bu ziyareti gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret sırasında diz çökerek Ayasofya’da dua etmiştir; devletk ricali bu oldu bitti karşısında şaşkınlıktan bir şey yapamamışlardır; halbuki anında kolundan tutulup ayağa kaldırılmalı ve buranın T.C. Devletinin bir müzesi olduğu hatırlatılarak Türk Devletine hakaret etmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği kendisine hissettirilmeliydi. Bu duruma Rum papazı da sessiz kalarak destek vermiştir. 1990 yılında I. Dimitrias ilk defa olanak bu Ortodoks kilisesine berat vermiştir. (Gürcistan Kilisesine, yani Moskova’dan ayırmıştır. Bu gün bu oyun Ukrayna Kilisesi için tezgahlanmaktadır. Ukrayna Devlet Başkanı turuncu Yuşşenko iki kere İstanbul’a gelip papazla görüşmüştür, amaç Moskova’ya bağlı Ukrayna kilisesini oradan ayırarak buraya bağlamak. (Ekümeniklik oyununu ilerletmek) Peki bunun Türkiye-Rusya ilişkilerine darbe indireceğini yetkililer görmüyorlar mı?.. Laik Türkiye Cumhuriyeti Rusya’nın ve Ukrayna’nın din işlerine mi karışacak?.. Üstelik bir azınlık kilisesi papazının eliyle!) Siyasi arenada yerini alan papaz, artık “Ekümenik Kostantinapolis Patriği “olarak karşılanmaktadır. Yani Kostantin’in Şehrinin Dünya Ortodoksları lideri.

Tabii onlar yalnız değildirler, içeride de onların ellerini kolaylaştıranlar, yollarını açanlar azımsanmayacak kadar çoktur. 1948 yılında Lozan’ı imzalayan İnönü’nün Athenagoras’ı kabul ederek Lozan’ı delmesi ile başlayan süreç Celal Bayar ve Menderes ikilisiyle çığırından çıkmış; Özal’lı yıllarda ise azınlık kilisesinin Vatikanlaşması için önü açılmıştır. Baba Bush ile ahbap çavuş ilişkisi, devlet yönetimine de sirayet etmiş, Bush’un azınlık kilisesinin restorasyon” isteği geri çevrilmeyerek, kilisenin ihya edilmesine izin verilmiştir. Halbuki o güne kadar bu iznin verilmemesi yasalarından (özellikle mütekabiliyet esasından) kaynaklanmaktaydı.; tabii devlet idaresini “ben yaptım oldu” veya “kanunlar bir kere delinse ne olur” mantığı ile yürütenler için kanunların ve yasaların pek fazla önemi yoktu. Nitekim restorasyon bittikten sonra kilise büyük bir şovla açıldı; bakanlar, belediye başkanları açılışta hazır bulunmak için birbirleriyle yarıştılar. Ve bütün bunlardan daha acı olan ise binanın girişinde bulunan Bizans armasının üzerinin açılmasıydı. (Cumhuriyetin kuruluşu ile bu arma üzerine bir ilan konularak örtülmüştü.) ve o güne kadar kimse onu açmaya cesaret edememişti ama artık Bizans Devletinin ihyasına yeşil ışık yakıldığına göre Bizans’ın arması da bu topraklarda serbestçe yerini almalıydı!) Bu gelişmeler azınlık kilisesi papazlarını iyice yüreklendirmişti; artık meydan onlarındı, önlerinde pek fazla engel kalmamıştı. Bunu en iyi kavrayan 1991 de görevi üstlenen Bartholomeos oldu. Yıllarca yurtdışından edindiği ilişkilerden de istifade ederek, faaliyetlerini genişletti. Özellikle yurtdışı gezilerine öncelik vererek, yabancı devlet adamları ile birebir temasa geçti, onların Türkiye’yi ziyaretlerinde muhakkak kendisini de ziyaret etmelerini sağladı. Böylelikle kendisini bir devlet adamı statüsüne getirdi; Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri ise bu duruma hiçbir tepki vermediler adeta onun bu statüsünü onayladılar; öyle ki Avrupa Parlamentosunda gidip konuşma yapmasını desteklediler, hatta Dışişleri talimatıyla, Brüksel’deki Türk elçisi onuruna öğle yemeği bile verdi. Tabii bu durumdan en çok yararlananlar ise Türkiye’nin altını oymak ile meşgul müttefiklerimizdi, onlarda papazı parlamento kürsüsüne “ekümenik patrik” diyerek davet ettiler.

BÖYLE BAKANLAR OLDUKTAN SONRA…

Artık papazın unvanı sadece hitap etme meselesi olarak kalmamalıydı; ekümenik patriğin ekümenesi yani Hıristiyanlarının yaşadığı toprakları da alması gerekiyordu; bunun için önce Fener’de kilisenin etrafındaki binalar el değiştirmeye başladı; 15 ev bazı kimseler tarafından satın alındı, fakat kilisenin tüzel kişiliği olmadığı için mal mülk edinmesi imkansızdı. Fakat bizden öyle yardımsever yöneticiler var ki, ona da hemen çare buluverdiler. Çiller döneminin başbakan yardımcısı ve devlet bakanı bir komisyon marifetiyle bunları onların adına tescil ettirdi, kendisine soru soranlara ise: “ ne var bunda, kiliseye hibe edilenler, kilise adamına tescil edildi. Bundan tabii ne olabilir? “diyebildi. Tanrı Türk Milletini böyle yöneticilerden korusun!

Atatürk ne güzel söylemiş: “Bu vesile ile muhterem milletime tavsiyem başının üstüne çıkaracağı adamların kanundaki cevheri asliyeyi çok iyi tahlil etmek dikkatinden biran vazgeçmesin!”

Yine ilk defa Çiller hükümeti döneminde İstanbul’un sorunları ancak şehrin üçe bölünmesi ile çözüme kavuşur iddiaları ortaya atıldı. (sur içi, sur dışı ve Anadolu yakası) Tabii asıl amaç sur içinde oluşacak devletin önünü açmaktı. Suriçi İstanbul eski tarihi dokusuna uygun turistik merkeze dönüştürülecek uluslar arası kuruluşlar canlandırılması için katkıda bulunacaklar, böylece Bizans kimliğine sahip Kostantinopolis sahneye çıkacak. ABD işi daha da ileri götürüp, İstanbul için “Governor yönetimini” gündeme getirdi ve 50 milyar $ vereyim, siz haklarınızın bir kısmını bize devredin teklifinde bulunma cesaretini gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu gün para teklif edilerek satın alınabilecek bir duruma getirilmiştir. Ne hazin!

HALİÇ’TEKİ OYUN
MÜZELİK Mİ FÜZELİK Mİ?..

Sur içi gündeme getirildikten sonra bu yönde faaliyetten hızla yürürlüğe konmuştur. Özellikle Bizans sevenler lobisi medyada Bizans medeniyetini, Bizans’ın muhteşem eserlerini sayfalarca yayınları Bizans’ı yeniden keşfettiğinden bahsederken bir taraftan da ne kadar Bizans eseri varsa birbir ortaya çıkarılır, arkeoloijik kazılar hız kazanır, dağ taş kazılır, bir Bizans eseri bulmak için adeta herkes seferber olur. Nerede bir taş bulunsa, nerede yıkık dökük bir duvar görülse hemen dört elle sarılınıp Bizans eseridir diye ortaya çıkarmaya uğraşılır. Artık İstanbul’da Türk eserinden bahsedilemez, herşey Bizans’a aitmiş gibi bir hava estirilir. Hatta Türk eserlerinin bulunduğu yerlerde dahi altında Bizans’ın tarihi var denilerek tarihi yalancılık yapılır. Oradaki Türk eserinin ortadan kaldırılması bile ifade edilebilir. Zaten son yıllarda UNESCO’nun, Sultanahmet’i Dünya Kültür Mirası Merkezi kapsamına aldığı bilinmektedir. O yüzden bölge SİT alanı olarak yeniden düzenlenmektedir. Bunun içinde Sultanahmet’teki İl Genel Meclisi binası, Sultanahmet Adliyesi binası yıkılarak altındaki döküntülerin ortaya çıkarılmasına karar verilmiştir. Pek yakında Sultanahmet Camii’nin de yıkılması açıça dile getirilmeye alenen ifade edilmeye başlanacak.

Bu arada Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde bu amaçla Bizans Kongreleri toplanmıştır. İlki 1929’da Bükreş’t 1. Bizans Kongresi adıyla yapıldı. 20. si Paris’te 15-24 Ağustos 2001 tarihinde yapılmıştır ve bu kongreye T.C Kültür Bakanı da katıldı. Böyle bir toplantı da T.C. bakanının ne işi vardır?..

Türkiye’yi ortadan kaldırarak Bizans’ı diriltmeye çalışanların arasında bir Türk bakanın bulunmasını hangi mantıkla açıklayabilirsiniz?! Bakanlar böyle olunca Belediye başkanları onlardan aşağı kalır mı? Onlarda Fener-Balat Projesine sahip çıkarlar.

“KÜLTÜR KÜLTÜR” ÇALIYORLAR…

Bildiğiniz gibi UNESCO Dünya Kültür Mirası yutturmacasıyla küresel gücün etnik ve dinsel ayrılıkçılığı kışkırtan politikalarının en büyük destekçisidir. Toplumların olayların farkına varmamaları için kültür kılıfı altında gerçekler gizlenmektedir. İşte bu oyun İstanbul’da da sahneye konulmuştur. Dünya Kültür Mirasına Haliç’in korunması çerçecvesinde FENER, BALAT VE ZEYREK semtleri dahil edilmiştir. Fener, Balat Semtleri KENTSEL REHABİLİTASYON MERKEZİ kapsamında suriçinin Bizanslaştırılması ve azınlık kilisesinin VATİKANLAŞMASI süreci hızlanmıştır. Bu projede AB, UNESCO, Fatih Belediyesi, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Fener Gönüllüleri Derneği , Balat Güzelleştirme Derneği, (dikkat edilirse bölgeden de destekçiler bularak hem kendilerini gizliyorlar; hem de daha kolay hareket etme imkanı buluyorlar) rol almaktadırlar. Proje 16, 2 hektarlık bir alanı içine almaktadır, azınlıklar açısından özel değeri vardır. Bölgede yaşayanların direnç göstermemesi için bölgede yaşayanların hayat standartlarının yükseltilmesi amaçlandığı, evlerin içlerinin tamir edileceği, bölgede alt yapının yeniden düzenleneceği , sağlık ve eğitim merkezleri açılacağı söylenerek insanların günü birlik düşüncelerinden faydalanmaya çalışılmaktadır. Oysa bir yandan da halkımıza bunlar vaad edilirken bölgeye yeni azınlıklar yerleştirilmektedir. Projenin 9 MİLYON DOLAR’a mal olacağı 7 MİLYON DOLAR’ının AB’den, 2 MİLYON DOLAR’NIN İSE TÜRKİYE’DEN karşılanacağı açıklanmıştır. Türkiye kendi eliyle kendini ortadan kaldırıp yerine Bizans’ın kurulması için bir de üzerine para ödemektedir.

FİLİSTİN TOPRAKLARI BÖYLE SATILMIŞTI…

Bölgede büyük bir emlak operasyonuna sahne olmaktadır. Evlerin ucuza satın alınıp vekaletle yabancılara satıldığı ifade edilmektedir. Hatta bazı garibanlardan da zorla binaları boşaltmaları dahi istendiği bildirilmiştir. Bu evlerin Türkiye’den göçmüş olan Rumlar adına alındığı iddia edilmektedir ve bu bölgenin tıpkı VATİKAN GİBİ DİNİ BİR MERKEZ olacağı ifade edilmektedir.

Tabi bu duyumlar üzerine İSTANBUL EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ , MİT ve GENELKURMAY’ın devreye girdiği ifade ediliyor. Bu söylentiler 2001 yılında ortaya çıkmıştır ve ne yazık ki hükümet azınlık vakıflarının mal mülk edinme imkanının önünü açmıştır, böylelikle bu emlak furyasınında nedeni belli olmuştur. (AB Uyum Yasaları içinde en tehlikeli maddelerden b.iri olan azınlık vakıfları yasası TBMM tatile gireceği sırada alelacele) gündeme alınarak jet hızıyla çıkarılmıştır. Ulu Önder Atatürk’ün Osmanlı’da maddi güçten dolayı devleti tehdit oluşturmalarını unutmamış, Cumhuriyet’in de aynı durumla karşılaşmaması için azınlıkların mal varlıklarını 1936 beyannamesi adı ile hükümete bildirilmelerini istemiştir. ve bu beyennameleri tapu senedi olarak kabul etmiş daha sonra mal mülk edinmelerine müsaade edilmemiştir. Fakat onlar gizliden gizliye mal almaya devam etmişler ve AB sürecinde ortamın da kendi lehlerinde olduğunu görünce bu konuyu bu birliğin gündemine taşımışlardır. AB’nin baskısıyla Türk hükümetlerinin bu malları üzerlerine tescil etmeleri için yasada değişiklik yaptırarak amaçlarına ulaşmışlardır. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde bahsettiği “Cebran ve hileyle Aziz Vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş” sözü ne yazık ki HALİÇTE’Kİ TERSANELER açısından gerçekleşmiştir.

21. ASRIN BİZANS OYUNU…

Özelleştirme bahanisiyle tersanelerimize girilmektedir… 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Haliç’ta 3 tersane kurulmuştur. Bu tersaneler Papaz’a 1453 yılını hatırlattığı için “büyük rahatsızlık” vermekteydi ve kapatılmasını istiyordu. Bunlardan HASKÖY TERSANESİ, 1996 yılında sesiz sedasız bir şekilde bir iş adamına (!) 49 yıllığına kiralanmıştır. 40 dönüm denize sıfır bir araziye sahip olan tersane sadece 160 Milyon liraya kiralanmıştır. Halbu ki içindeki hurda ve tezgahların bile değerinin bunun üzerinde olduğu ifade ediliyordu. Özelleştirme idaresinin ihaleye çıkardığı bu tersanenin ihale ilanına katılacak olan şirketlerin, “tersane karşısına bir müze yapma şartı”gibi ne anlama geldiği anlaşılmayan bir şartı öne sürmesi, ihale öncesi bu yerin kime verlidiğini (!) göstermekteydi. Ayrıca bu işadamının gözünün aslında HALİÇ TERSANESİ’nde olduğu bulunmekteydi. Konunun Uzmanlarının (!) verdiği bigiye göre; Haliç Tersanesi içinde FÜZE İMAL EDİLEBİLECEK BİR TESİSİN bulunduğu, İstanbul’da hiçbir sanayi kuruluşunda olmayan büyük dökümhaneye sahip olduğu, yeraltına yerleştirilmiş, tersaneyi idare edibilecek büyük bir JENARATÖR SİSTEMİNİN kurulmuş olduğu ve bunun yanısıra Haliç’in temizlenmesinde de büyük rol üstlendiği belirtilerek , Tersane’nin havuz kapakları açıldığında pisliğin buraya dolduğu ve kapak kapatıldığında tahliye makinaları ile havuzun içindeki pisliklerin alınarak uygun mekanlara atlıdığı ifade edilmektedir. Ayrıca Haliç sağlam bir mekana sahip olduğundan deprem riskinin yüksek olduğu söylenen Marmara Bölgesi’nde bu tersanelerkullanıma son derece elverişli konumdadırlar.

PLANIN “GALATA AYAĞI…”
Yine aynı oyunun bir parçası olan GALATA KÖPRÜSÜ’de 12 SENEDİR BİTİRİLMEYEREK Camialtı ve Haliç tersanelerinin atıl kalmasına ve maddi zararlara neden olmaktadır. Köprüye “yüzer dubalı açılır köprü sistemi” teklifine de itibar gösterilmemiştir. Bunun altında yatan muhakkak Haliç’e başta askeri gemiler olmak üzere diğer gemileri de içeri sokmamalı ve burayı turistikbölge adı altında papaza vermektir. Nitekim son yıllarda Haliç’in her iki kıyısında da müzeymiş, miniatürk parkıymış, sıradan parkmış gibi uyduruk şeyler icad edilerek bölge boşaltılmaktadır. Yine son günlerde Haliç tersanesinin yine aynı iş adamına satıldığı söylentileri gazete haberlerinde çıkmıştır.

Şimdi de “YAŞAYAN MÜZE SENARYOSU” yla olay örtülmek istenmektedir. Böylesine önemli tersanelerin işlevsiz hale getirilmesi “VATANA İHANETTİR” . Gemi inşa sanayimizin dünyadaki büyük rekabete rağmen bir çok ülkeye ihracat yapan seviyeye ulaşmış olması birilerinin pazar paylarına ortak olması rahatsızlığını yaşattığı için mi bu sektörde diğer önemli sektörlerimiz gibi ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir?! Özellikle bugün 15 Milyon işsizin bulunduğu ülkemizde bu kadar değerli ve binlerce insanın istihdam eden bu sektör, papaz devlet kursun diye mi yok edilecek?..

İKİ AMİRALİ KİMLER
NİYE GÖREVDEN ALDI…

Turizm için her köşe bucakta bulunan taşı Bizans eseridir diye ortaya çıkaranlar, bu tarihi tersanelere sahip çıksınlar, binalarını, taş havuzlarını ve tarihi yapılarını korusunlar ve turizm için kendi kültürümüzü değerlendirsinler, tabii kendileri bu kültürden iseler ancak buna sahip çıkarlar!

28 Haziran 2004 tarihli Yeniçağ Gazetesinde çıkan bir habere göre; Kilisenin karşısında 170 dönümlük bir yer yine aynı iş adamı tarafından satın alınmış olduğu ve papaza hibe edilmek üzere bekletildiği yazılmıştır. Üstelik bu toprak Türk Silahlı Kuvvetleri’nden alınmış ve orayı alabilmek için iki amiral emekli edilmiştir. Ülkemizde gerçekten akıl almaz ihanetler yaşanmaktadır. Söylenenler doğru ise UNKAPANI’NDAN -KASIMPAŞA’ya kadar denize sıfır arazi birilerine (!) peşkeş çekilmiştir.

AYASOFYA’DA NEYİN RESTAROSYONU YAPILIYOR?..

Suriçi bu şekilde değiştirilirken Bizans Devleti’nin simgesi ve sembolu kabul edilen AYASOFYA, hiç unutulur mu? Orası içinde bir takım meşhur “BİZANS OYUNLARI” başlatılmıştır. 2000 yılında AB Parlementosu’nda bir Romen milletvekilinin öncülüğünde Ayasofya’nın tekrar kiliseye doönüştürülmesi iuçin kanpanya başlatılmıştır. Asırlardır Türkler tarafından günümüze kadar korunabilmiş, bakımı ve onaromo bizler tarafından yapılmış olan ne hikmetse 80’li yıllarda bakımı ve onarımı dışarıya havale edilmiştir. Dünya anıtları fonu tarafından “Dünya Kültürel Mirası’nın “ en önemli 100 anıtı arasına alınarak DÜNYA KİLİSELER BİRLİĞİ’nin içinde bulunan bir çok yabancı kuruluşlardan onarım parası alınmaya başlanmıştır.Ayasofya camiye dönüştürüldüğünde boyanarak üzeri kapanan resimler; “ restorasyon” adı altında temizlenerek bir bir ortaya çıkarılmaya başlanmıştır. Bu işlemin gerçekleştirilmesi dahi buranın kiliseye çevrilmesinin habercisiydi. Bugün bu çalışmalar hemen hemen bittiğine göre, artık ibadete açılması içinde AB harekete geçmiştir. Peki böyle bir restorasyon çalışmasına hangi yetkililer izin vermiştir? Bunun hangi amaçla yapıldığını bu yetkililer anlamamışlar mıydı?.. Yoksa anladıkları halde sırf koltuklarını korumak uğruna (daha bir çok konu da yaptıkları gibi) buna peki mi demişlerdi?! Ayasofya TÜRK MİLLETİNİN MİLLİ EGEMENLİK SEMBOLÜDÜR. Bunun için asla taviz verilemez.

Son günlerde Papaz’ın yeni bir takım oyunlar içinde girerek Papa’yı Türkiye’ye davet etmesi, Ayasofya’da ibadet etme söylemlerinin ortaya atılması son derece tehlikeli oyunlardır. Papaz ateşle oynamaktadır! Şunu unutmasın ki, düşman işgali altındaki İstanbul’da bile Ayasofya’nın ele geçirilmesi ihtimali söz konusu olunca, Vatan evladı bir binbaşı, temellere dinamit yerleştirerek, böyle bir şeye tevessül etmeleri halinde mabedi havaya uçuracağını haykırmıştı. Dolayısıyla Yüce Türk Milleti’ni daha fazla kimse zorlamasın.

Bu millet hiç ummadıkları anda gereken cevabı vermesini bilir, 1919’da verdiği gibi…

Aslında Bizans devleti’ni diriltme, Vatikanlaştırmla konuları büyük bir planın sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni parçalamak için ortaya atılan ilk bölümüdür.

Yeni Dünya Düzeni adı altında oynanan bu oyun yeryüzündeki devletleri dinsel ve etnik ayrışmalara götürmektedir. Ulus devletleri şehir devletçiklerine bölerek onları bir bir denetim altına almaya planlamaktadırlar. Türkiye’de bu tezgah Bizans’ın ihyası ile başlamıştır. İstanbul Şehir Devletçiği ve daha sonra Türkiye’nin diğer bölgelerinde de başka başka devletçikler oluşturulacaktır. Burada en önemli husus hiçbir millet veya devletin egemen olmadan kontrol altına alınmasıdır. Egemenlik yetkisi sadece ve sadece bir avuç azınlıkta olacaktır ve diğer insanlar onlara tabi olacaklardır. Nihai hakimiyetini hedefleyen bu gücün niyeti kendilerinin efendi diğerlerinin ise köle olduğu bir düzendir. İşte bütün bu oyunlarının tezgahlarının altında te bir gerçek vardır: İnsanımıza ve dünya insanlığına reva görülen KÖLELİK! İşte hazırlanan gelecek budur…

SEVGİ ERENEROL

Kaynak: Judasofya Ayasofya ve Patrikhane Üzerinden Oynanan Gizli Oyunlar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir