HAMAM-İ ZADE İSMAİL DEDE EFENDİ

Aşk sevenin, sevgi kıymet bilenin hakkıdır.


Aşk fedakarlıktır, aşk kendini onun zatında yok saymaktır. Aşk sevdiğinle baş başa kalabilmek için 1001 gün her şeyden kesilebilmektir. O cemale yanmadıkça zaten o aşk yolu da açılmaz

Sevgi vefa ister, sevgili ise birliktelik. O zaman açar kollarını ve kucaklar aşkını. Ve aşkı yaşatır aşığına. 1001 gün dost ile yaşamak ise ancak İsmail Dede Efendi gibi bir aşığın tutkusudur. İster ki kimseler girmesin sevdiği ile arasına, sadece onunla ve onun adını anmakla geçirsin günlerini.

Şehzadebaşında ki bu virane, babadan kalma Acemoğlu Hamamı annesiyle birlikte tek geçimlikleridir İsmail’in.. Burada yaşayıp, buranın geliri ile geçinir annesiyle.
Hep hayaller kurar Şehzade başında ki bu emektar hamamında. Gözleri zaman zaman uzaklara dalar hayalini kurduğu yolunu düşünür. Burada kalmak, hamamcılık yapmak değildir onun düşleri. Başka hayalleri, başka sevdaları vardır onun.

1778 yılının Kurban bayramının sabahında doğduğu için koymuşlardı bu ismi ona. Hz İsmail’in teslimiyeti beklenir ondan. Hz İsmail; Babasının elinde kurban edilmeye giderken bile “Allah istediyse ben hazırım” demişti ya…

Sesinin güzelliği daha çocukluk yıllarında belliydi. Bulunduğu mekanlarda okuduğu gazellerle herkesi büyüleyip kendine hayran ederdi. Yaşı ilerlediğinde ise Yeni Kapı Mevlevi hanesinde Şeyh Ali Nutki Dedenin derslerine devam ederek tekke de yetişmeye başlar. Onun kuş gibi çırpınan garip kalbi Allah aşkı ile doludur. Hep aklında o vardır. Sevdalandığı sevdiği ile baş başa kalabilmek ister gülerce. Günler yetmez onula birlikteliğe. Tam 1001 gün her şeyden kesilerek onunla olmak ister. Bu Allah’ın yolunda bir merhaledir, bir basamaktır. Onun ismini zikredip her şeyden kesilerek kavuşmak ister ona.

Annesi istemese de o babadan kalma hamamını satıp yoksul halka dağıtarak bir çocuk coşkusuyla koşarak girer çile hanesine. Aslında çile hane değil Çel ( 40) hanedir. Orada yaşananlar herkese nasip olası da değildir. Burada kemale ermesi için önce kabul edilip layık görülmesi gerekir. Artık hayalleri gerçekleşmiş aşığı ile doyumsuz birliktelikler başlamıştır. “Aşığın gönül tekkesi maşukun dergahıdır” derler. Aşığına sevgisini anlatan şarkılar yazar ve yaptığı bestelerle ünü her geçen gün halk arasında biraz daha yayılır. Yazdığı şarkılar herkesin dilindedir artık. Her yerde ondan bahsedilir , her yerde onun şarkıları okunur.

Bir gün öyle bir beste yapar ki artık bütün diller bu şarkıyı söyler.

Zülfündedir benim baht-ı siyahım
Sende kaldı gece gündüz nigâhım
İncitirmiş meğer ki seni âhım
Seni sevdim budur benim günâhım.

İşte buselik makamında ki bu beste zamanın padişahı III.Selimin kulağına ulaşmakta gecikmez. Parçayı o kadar beğenir ki mutlaka bestekârı ile tanışmak ister. İsmail Efendiyi saraya davet eder. Ama daha yeni çile haneye girdiği için 1001 gününü doldurmadan dışarı çıkması mümkün değildir. Hemen sarayda görevli Musâhip Vardakosta Ahmet ağa, Yeni Kapı Mevlevi hanesine gönderilerek Ali Nutki Dede den tarikat adabına göre izin alır. Ancak gün bitmeden tekrar dergaha dönme şartı ile destur verilir.

Tam bir müzik tutkunu olan III. Selim İsmail Efendinin meşki ile kendinden geçer ve onu bir kese altın ile ödüllendirip gönderir. Saraydan ayrıldığında doğruca annesine koşup neredeyse birkaç hamam alacak parayı annesine teslim ederek tekrar çile hanesine geri döner.

İsmail Efendi Şeyhinin himmetine gark olmuştur. Nihayet 1001 gün riyazetini tamamlayarak “Dede” unvanını alan bestekâr sesinin güzelliği ve besteleri için “Ser müezzin-i şehri yâri ” payesi ile şereflendirilir. Artık haftada 2 gün sarayda meşke gidip Padişah ile meşk eder.

III. Selimin öldürülmesinden sonra devletin başına geçen II. Mahmut da Dede Efendiye hak ettiği değeri verir. O hem bir tekke mensubu hem de Mevlevi hanede yetişmiş bir devlet adamıdır. Aldığı edep ve ilim doğrultusunda halkın gönlünde taht kurmuştur.

Artık devir Abdülmecit zamanıdır. Saray bir alafranga sevdasına düşmüştür. Her şey Avrupa standartlarına uydurulmaya çalışılır. Yine sarayda aynı görevde olan Dede Efendi bu alafrangalaşmadan bir hayli rahatsızdır. Ne de olsa o geleneksel kültür ile yoğrulmuş, İlahi duyguların müziğini icra etmeyi öğrenmiştir. O Allah’ın ilmi ile ilimlenmiş bu doğrultuda besteler yapmıştır. Ama her şeye rağmen o da bu alafrangalaşmaya yabancı kalamaz. Bu gün hala dillerden düşmeyen “ Yine bir gül Nihal ” isimli bestesini etkisinde kaldığı Avrupa Vals ritminde yapması bu etkilenmenin en açık belgesidir.
II Sultan Mahmut her Çarşamba Beşiktaş Mevlevi hanesinde yapılan meşkleri kaçırmaz. Hatta o Ferah- Feza ayin-i Şerifinde, yattığı ölüm yatağından kalkarak meşke gelecektir. Artık yaptığı bestelerle, bıraktığı eserlerle o tarihe geçecektir. Bütün dünya onu” Hamam-i zade İsmail Dede Efendi” diye tanıyacaktır.Saraydan Hacca gitmek üzere izin alarak yola koyulur. Yine bir kurban bayramının ilk günü haç yolunda koleradan ölür.

Unutulmuş hatırlanmayan 500 den fazla eseri vardır. Eserleri Neva, Saba, Sultan-i Yegâh, Arazbar, Buselik, Bestenigar, Saba buselik, Hüzzam, İsfaha, Evcbuselik, Irak, Hicaz buselik, Ağır sema-i, Yürük sema-i, Şarkı, Tevşih ve bir sürü İlahi formunda eserler vermiştir.

O Allah’ın kölesidir. Ve ne kadar köle olduysa o derece özgürdür. Aklı, yüreği, imanı ve aldığı edeple saraydan gördüğü rağbete rağmen o halkın içinden hiç ayrılmamış. Türküden köçekçe ye, cenaze müziğinden ilahiye kadar hayatın her yerinde müzik icra etmiş böylece ölümsüzleşmiştir. Onu sadece bir bestekar olarak görmek çok yanlış olur. O Allah’ın veli kullarından biridir.

Bunu anlamak için şu sözlerine dikkat çekmek gerek “Benim yaptığım bestelere hiçbir müdahalem yoktur. Mevlâmdan nasıl gelmişse öyle yaptım”. Yani hepsi Allah’tan ilham yolu ile icra edilmiştir. O Allah’ın ilhamını müzik yolu ile icra etmiştir. Yazdığı oyun havalarında bile ilahi mesajları vardır. “Gülden geçtim serden geçtim yardan geçilmez” derken aslında geçemediği yine Allah’ın sevgisidir. İşte Dede Efendi. Bugün bütün dünya onun eserlerini tanıyor ve kullanıyor. Acaba biz yeterince onu anlayabildik ve tanıtabildikmi?


Göz maşukunu görürse işe yarar.
Aşık seven değil, sevgiyi her zerresinde hissedendir.
Akıl; insana onu bulabilmek için verilmiştir. “Aklını kullanmayana azap ederim” demesi onu bulamamanın azabını çekmek değil midir?
Aşk sevene verilir. Sevgi kıymet bilenin hakkıdır.

Aşk delidir, biz delinin de delisiyiz
Hz Mevlâna

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir