HAVUZDAKİ KİTAPLAR

Çığlığı Şems attı ne tuhaf. Hançeri saplayan da o, çığlığı atan da. Kurbanı ayakta, o ise kurbanının ayakları dibine yığılmış. Bu anın yaşanması gerek. Böyle bir an olmalıydı ki Mevlânâ güneşin koluna girme gücünü bulabilsin kendinde.
Güneşin elinden tutup kaldırsın yerden. Kol kola medreseye doğru yürüsünler. 1244 yılını göstersin takvimler. Sonbahar on altı ay sürsün Konya’da. Şems var, kış gelmesin. Medresede ılık sesiyle sorsun Mevlânâ, “Sultanım, çok yerlere uğradın biliyorum, oralarda irşâda devam etmek varken neden zahmet ettin buralara kadar?” diye. Şems gülümsesin ve “Gittiğim yerlerde hep Tanrılara rastladım; kul olmaya bir türlü razı olmayan insanlara. İlk defa bir kula rastlıyorum. O sensin!”

O sensin, o halde Kirmânî’nin veremediği sınavı sen ver. Git şarap getir çarşıdan. Konya halkı Hüdâvendigâr’ın koltuğunun altındaki testiyi görsün. Hüsnü zan etsinler sudur diye. Fakat testi kolundan kayıp yere düşsün. Kırılsın ve kıpkırmızı olsun yollar. Halk koşup gelsin kızaran yüzünü görmek için pirinin. Gelsin ki gülsuyuna dönüşsün şaraplar. Bütün çarşı gülsuyu koksun. Mevlânâ, Şems’in istediği bir testi şarap için tekrar gitsin Rum şarapçıya. Şarapçı yerlere kapansın, “Sultanım senden sonra dükkânımdaki bütün şaraplar gülsuyu oldu” diyerek.

O sensin, o halde minberini terk et. Kürsünü boş bulsun sana öğüt almaya gelenler. Vakar da ne, sarhoşsun sen, el çırp! Şeyhlikten vazgeç, elifle tanış yeniden. Çarşılarda, yollarda görmesin seni kimse. Çıkma güneşinle sohbet ettiğin odadan ki üşümeyesin. Varsın dedikodu kazanları kaynatılsın her odasında beldenin. Haset ateşinin dumanları göğe yükselsin. İsleriyle sürme çek gözlerine sen, değdirip bulutlara mili. Sürme çek ki, sana “Muhammed yürekli” densin. Bırak talebelerin, “Hüdâvendigârımızı isteriz!” diye ayaklansınlar, sen sabit kal ki bir başka dünyaya yürüyesin.

O sensin, o halde bildiğin ne varsa unut. Kitapların mı? Hani o zarif havuzun başındaki. O akşamları odana, gündüzleri gül bahçene doğru dönen raflar. O okunmaya değer ne varsa yüzyıllardan süzülüp peteğinde toplanan. Onlar mı unutmaktan korktuğun, titrediğin üstüne. Gör bak nasıl yüzüyorlar suda! Nasıl batıyorlar mürekkeplerini yayarak. Bir, iki, üç, dört… Batır gemilerini Tarık bin Ziyad! Batır ki dönüşü olmasın Mevlâna’nın. Çok okudu, artık yansın. Hayranlıkla izlesin güneşten suya inen gemileri. Yalnız biri gömülürken suya, ah etsin. Kızgın demire dokunmuş gibi cızırdasın su. Daha çocukken göç yolunda Attar’ın hediye ettiği kitap! O sırlı Esrarnâme! O çocuk ruhuyla girdiği şehir. Bir tek o kalsaydı keşke bu görkemli filodan geriye. Böyle geçirsin ki içinden, güneş daldırıp elini havuza kitabını geri versin. Versin ama mırıldanarak: “Aşk ilmi öğrenilmez bunlardan!”

O sensin, o halde semaya kalk! Çark at ki dursun çarkları dünyanın. Dönüşü sana geçsin, yörüngeye gir. Mevsimler doğsun eğ ki başını. Açılsın çiçekler, sarksın meyveler, sonra örtsün üstlerini o bembeyaz kar. Ve güneş ihtişamla öpsün arzı yeniden. Erisin kalplerdeki kardanadamlar. O feyzle ayak vurulsun ki ezilsin nefis. Kollar yana açılıp benlikleri kuşatsın. Eksik insan kuşatılsın ki düşsün kaleler. Hem herkes bulabilir secde edilecek yer. Sen gökyüzüne alnını koyacaksın! Dilini çözecek şarap. Sen söyleyeceksin, insanlar yazacak: “Seher çağı gökyüzünde bir ay göründü, gökten indi de gözünü bize dikti, bakmaya başladı. Ay zamanında bir kuş vurmuş doğan gibi. Ay, beni kaptı, gökyüzüne uçuverdi… Kendime baktım göremedim. Çünkü o ayın lütfuyla bedenim can kesildi. Can âlemine gittim. Orada da göremedim o aydan başka bir şey.”

O sensin, o halde sabredeceksin bu ayrılığa. Kışı olmayan uzun bir sonbaharın sonunda, o mart sabahında baharsız kalacaksın. Geldiği gibi sessizce gidecek sevgilin. “Bayat ekmek gibi ufalayarak” seni. Halbuki nar gibiydin çıkarttığında fırından. Şimdi ateşi dedikodu kazanlarının altında, dumanı kıskanç bir beldenin üstünde bırakarak gidiyor. Şems’siz sabah gamlı bir duvar, yıkılıyor üstüne! Haydi çığlık atma sırası sende: “Evin aydınlığı sensin evi bırakıp gitme! Gel, gel ki, ayrılığınla ne akıl kaldı bende, ne din. Şu yoksul gönülden, karar da gitti, sabır da. Ey münâdi! Nerede bir topluluk görürsen bağır. “Ey Müslümanlar, kaçmış bir kul gördünüz mü! Ondan bir ses verenin, ondan bir haber iletenindir canım müjde olarak.” O sensin, o halde “Böyle değildim, beni o böyle yaptı!” diye yan odalarda mırıldanarak. O sensin, o halde bekle! Bak ne Şemsler doğacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir