Hayaline gelen her şeye parolayı sor

Efendi, kölesiyle eğleniyordu. Buna şakalaşma denemezdi. Zira efendinin yüzü kahkahayla gevşerken, kölenin yüzü acıyla kasılıyordu. Köle topaldı.

Efendinin bacak boyları birbirine eşit. Kıskacın bir ucunda kölenin bacağı vardı, öbür ucunda efendinin eli. Efendi, kölesinin bacağını burkarak eğleniyordu. Köle bütün acısına rağmen bağırmamak için dişlerini sıkıyor ve sadece “Bacağımı kıracaksın.” diyordu fısıltıyla. Sonunda efendi eğlencesini bacağı kırarak noktaladı. Köle büyük bir soğukkanlılıkla efendisine, “Kıracağını söylemiştim, işte kırdın!” dedi.

Efendi bir zamanlar Neron’un kölesi olan Epaphroditos’tan başkası değildi. Efendiliği Neron’dan öğrenmiş, azat edildikten sonra kendine bir köle bulmayı ihmal etmemişti. Köleye gelince, “Katlan, mahrum ol!” felsefesinin adsız kahramanı Epiktetos’tu. Epiktetos Yunanca “Satın alınmış adam/köle” anlamına geliyordu. Gerçek adını kimsenin bilmediği bu gizemli adam dünyaya gözlerini bir köle olarak açmış, Sokrates ve Diyojen’in peşinden bilgeliğin merdivenlerini zincirlerini şakırdatarak çıkmış, ancak efendisinin ölümünden sonra özgürlüğüne kavuşup Roma’da felsefe dersleri vermeye başlamıştı. Epiktetos iradeyi çok önemsiyor, “Yürürken bir çiviye basmamaya, ayağının burkulmamasına özendiğin gibi, seni yöneten aklın da çarpılmamasına özen!” diyerek iradenin bileylenmesini teşvik ediyor, diğer yandan tabiatla uyum içinde yaşamanın sırrını arıyordu. Ona göre olayları önceden tahmin etmeye ya da yönlendirmeye kalkışmamalı, onları yalnızca anlamaya çalışmalıydı. Öğrencisi Arrhionos, hocasının söylediklerini dikkatle dinleyip kaleme alıyor, Eflatun’un bir zamanlar Sokrates’e tuttuğu aynayı bu kez o Epiktetos’a tutuyordu.

“Komşunun kölesi bir bardak kırmış olsa onu yatıştırmak için bunun bir kaza olduğunu söylersin. O halde senin bardağını kırdıkları vakit de komşunun bardağı kırıldığı zamanki kadar sessiz olmalısın.”, “Hayatta bir şölende gibi davranman gerekir. Bir yemek tabağı sana kadar geldiğinde elini kibarca uzatarak ölçü ile bir parça al. Önünden kaldırırlarsa tekrar almak isteme. İsteklerin uzaklara gitmesin, tabağın kendi yanına gelmesini bekle!”, Hiçbir şey için ‘Onu kaybettim!’ deme. “Onu geri verdim!” de. “Çocuğun mu öldü? Onu geri verdin. Karın mı öldü? Onu da geri verdin. Tarlanı mı elinden aldılar? İşte yine bir geri verme. -Ama onu elimden alan kötü bir adamdı!- Onu sana verenin şu ya da bu elle geri almasının ne önemi var!”, “Bir piyeste rejisörün sana verdiği rolü oynayacak bir aktörsün. Senin bir dilenci rolü oynamanı istiyorsa elinden geldiği kadar iyi oynaman gerekir. Gücünü aşan rolü üzerine alırsan, bu rolü iyi oynayamadığın gibi yapabileceğin rolü de bırakmış olursun.”, “Olayların dilediğin şekilde gelmesini bekleme, nasıl geliyorlarsa öyle gelmelerini iste, böylece her zaman mutlu olursun!”, “Bir çömleği seviyorsan, topraktan yapılmış bir çömleği sevdiğini bil. Kırılırsa üzülmezsin!”

Epiktetos söylüyor öğrencisi yazıyordu. Hz. İsa’nın doğumundan yüz yıl bile geçmemişti. 55 doğumluydu Epiktetos. 955 değil, sadece 55! İnsan yine aynı insandı. Yine tutkuları, ihtirasları, bencillikleri vardı. Yine hayaller musallat oluyordu ona. Şehvet atı gemi azıya alıyor, nefes aldırmıyordu. Epiktetos insana ancak kendisinin zarar vereceğini düşündüğünden hayallerine parola soruyor ve diyordu ki “Ey hayalim dur! Ne olduğunu ve bana ne sunduğunu çözeyim!” Köleliğin ne olduğunu bilen bu erdemli bilge tutkularla savaşmaya çağırıyordu insanı: “Sana bir tutku çullandığı vakit onunla savaşı yarına bırakırsan, yarın gelecek ve savaşamayacaksın. Sadece yenilmeyecek ama öyle bir duygusuzluğa saplanacaksın ki, günah işlediğini bile anlayamayacaksın!”

Epiktetos insanların akıllarında ve kalplerinde kapılar açarken kapısı olmayan bir kulübede oturuyordu. Bütün eşyası bir masa ile tahta bir sedir ve paçavra bir yataktan ibaretti. Bir gün demir bir lambaya heves edip satın almış, ancak aynı gece lambayı hırsızlar çalmıştı. “Yarın gelirse şaşıracak. Çünkü topraktan bir kandil bulacak orada.” demişti Epiktetos hatırlayarak fakir kalma sözünü. Ona göre Allah her varlığa, herhangi bir dışsal etkenle engellenmeyecek bir irade vermişti.

Büyük bilge herkese evlenmeyi salık verirken kendi yalnız bir hayat sürüyordu. Belli ki yaşadığı hayat şartlarıyla bir başka insanı üzmek istemiyordu. Yalnızlığını sorgulayanlara, “Lambalar söndüğü vakit odanda yalnız kaldığını söyleme! Çünkü yalnız değilsin!” diyor, bedeninin başına geleceklerden çok ruhunun akıbetiyle ilgileniyor, bedenlerinin ölümünden korkanların ruhlarının ölümünden endişe duymamalarını hayretle karşılıyordu.

Epiktetos’a göre çok şey isteyen ama hiçbir şey elde edemeyen bir çocuk gibiydi insanlık. Talihsizdi, çünkü amacına uygun yaşamıyordu. Sevinmeye değer şeylere sevinmiyor, üzülmesi gereken şeylere üzülmüyordu. Temizliği, iyiliği, adaleti, vefayı kaybeden insan ne kazanmış olabilirdi. “Bülbül veya kuğu olsaydım onların yaptıklarını yapacaktım. Halbuki ben bir insanım ve akla sahibim. O halde ne yapmalıyım?” diye soruyordu kendine. Cevap şuydu: “Allah’ı övmeliyim. İşte bütün hayatım boyunca yapacağım şey!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir