HAYATI GÜZEL GÖSTERECEK CAMLARIN YOK

Pencereyi açana göre değişir manzara. Pencerenin kolu çevrilene kadar olup biter bu. Bu süre içerisinde yollar genişler veya daralır, göller derinleşir veya sığlaşır, ağaçlar çiçek açar ya da yapraklarını dökerler.
Bakın bir pencere açılıyor Paris’te! On dokuzuncu yüzyılda bir pencere açılıyor. Günün ilk sesi zeminden kopup altıncı kattaki açık pencereden içeri dalıyor. Pencereyi açan adam içeriye girmesine mani olamadığı bu tiz sesin sahibine karşı garip bir hınç duymaktan alamıyor kendini. Sırtındaki sopanın ucunda çengellere taktığı camlarıyla iki büklüm yürüyen satıcıya eliyle gelmesini işaret ediyor yukarıya. Onun bu kırılgan yükle altı katı nasıl meşakkatle çıkacağını düşünürken yüzüne kirli bir gülümseme yayılıyor. Bu gülümseme camcı altı katı tırmanıp nefes nefese yanına geldiğinde yerini yapay bir öfkeye bırakıyor: “Ne? Renkli camlarınız yok mu? Pembe camlar, kırmızı, mavi camlar, büyülü camlarınız, cennet camlarınız yok mu? Ne utanmaz adamsınız! Hem yoksul mahallelerde cam satıyor, hem de yaşamı güzel gösterecek cam bulundurmuyorsunuz!” diye çılgınca yükseltiyor sesini. Camcı neye uğradığını şaşırmış bir halde gerisin geri kapıya yönelirken, merdivenlere doğru iten bir eli hissediyor sırtında. Bu el kötülüğünü camcı merdivenlerden indikten sonra da devam ettiriyor. Pencerenin kenarından aldığı saksıyı camlara nişanlayıp bırakıyor aşağıya. Tam isabet! Camlar tuzla buz. Satıcı yerde. Penceredeki adam hâlâ bağırıyor: “HAYATI GÜZEL GÖSTERECEK CAMLARIN YOK!”

Baudelaire hayatı güzel gösterecek cennet camlarını özlemeye yedi yaşında başladı. Amatör bir ressam olan babası estetiğin ilk çizgilerini daha küçücükken ruhuna nakşetmiş, bu çizgiler babasının ölümü ve annesinin yeni bir evlilik yapmasıyla tek bir kalın çizgiye, ailesiyle arasındaki aşılmaz bir sınıra dönüşmüştü. Bu sınır onu yatılı okullara taşıyacak fakat bu kez bir yılan suretine bürünerek zehrini bağışlayacaktı Baudelaire’e. İşte Baudelaire bu zehirle asi oldu hocalarına, bu zehirle reddetti üvey babasının bulduğu işleri. Bu zehirle yalnızlığını sevdi. Bu zehirle kutsadı melankolisini. Bu zehirle bataklıklara sarıldı. Bu zehirle yeni zehirlere alıştı. Ve sonunda bu zehre batırdığı kalemiyle yazmaya başladı. Yüksek rütbeli bir subay olan üvey babası Paris’ten uzaklaştırabilmek için bir gemiye bindirip Hindistan yolculuğuna çıkardığında 20 yaşındaydı Baudelaire. Kalküta’ya doğru hareket eden gemi onu iki yıllık bir sürgüne taşıyor, genç şair her limanda yeni bir Şark’la yüzleşerek Garp’ta tanık olmadığı tuhaf bir derinliğin farkına varıyordu. Deniz ve Şark şairin kollarına girip kışkırtıcı hayallere götürdüler onu. Denizden koparıp öldürdükleri Albatroslarla eğlenen tayfaların hoyratlığı bu görkemli deniz kuşlarıyla ruhunu akraba kıldı. “Sen ey kanatlı yolcu, bir zaman ne güzeldin,/Bak gaganı dürtüyor hoyrat tayfanın biri” diye yükseltti isyanını. Ve daha ileri giderek Albatrosu sürgün benliğiyle özdeşleştirdi: “Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,/Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,/Yuhlarlar yeryüzünde, seni de gündüz gece/ Uçmana engel olur ağır dev kanatların”

Gemi Hindistan’a varmadan yarı yolda bir başka gemiye binip ömür boyu yuhlanacağı Paris’e döndü ozan. Yazmaya kararlıydı. Eleştirmenlikle şairliğin at başı gitmesini istiyordu. Babasından kalan servetin denetimini üstlendiyse de, denetlemekten çok demetle savurduğundan üvey babası Baudelaire’i mahkemeye vererek vesayet altına aldırdı. Zenginken yoksul yaşadı Baudelaire. Dolandırıcıların tefecilerin eline düştü. Bedbinlik ve ümitsizlikle bataklıkları sevdi. 24 yaşında Kötülük Çiçekleri’ni yazmaya başladı. 26 yaşında Poe’yu keşfetti. 30 yaşında iyice içine kapandı. Ve nihayet 36 yaşında “Kötülük Çiçekleri”ni yayınladı. Kahramanları şehrin köklerini kemiren köksüzlerdi: Caniler, fahişeler, haydutlar, komplocular, kumarbazlar, sihirbazlar, dilenciler, berduşlar, çapulcular… Güzel ve çirkin, günah ve sevap, şeytan ve tanrı gibi zıtlıklara kucak açıyordu Kötülük Çiçekleri. İyiyle kötünün çekişmesinden doğan gerilimden insan ruhunun bilinmezliklerine doğru yol alıyordu. Günahların ruhumuzu nasıl köleleştirdiğini; zaaflarımızın ne kadar inatçı olduğunu, zevklerin bataklıkları ne kadar çekici gösterdiğini, iplerimizin ucundan çekiversek nasıl şeytanla yüz yüze geleceğimizi sezdiriyordu Baudelaire. Ruhu ortadan kaldıranları cehennemi ortadan kaldırmaya yeltenenler, yeniden yaşamaktan korkanlar olarak görüyordu. Kaos, inanç bunalımı, çelişkiler, tatmin olmamış arzular, kin, çılgın zevkler ve düşle gerçek arası bir izlekte açtı Kötülük Çiçekleri… Ancak bütün ülke yuhladı onu. Ahlaksızlıkla suçlanan ozan sanık sandalyesine oturtuldu.

46 yaşında öldüğünde hâlâ bir noterin vesayeti altındaydı şair. 1949’da ölümünden tam 82 sene sonra aklandı Kötülük Çiçekleri. Baudelaire o sırada ömrü boyunca nefret ettiği üvey babası Jacques Aupick’le yan yana yatıyordu. Hayat, Baudelaire’le üvey babasının mezarlarını yan yana kazmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir