Hepimizin anladığı bir iş var

Hepimizin anladığı bir iş var. Elektrikten anlamıyorsanız, kontrol kalemiyle nereye dokunursanız dokunun, ışığı kontrol altına alamazsınız.

Gecenin ilerleyen saatlerinde patlayan lambalarınız için nöbetçi elektrikçi aramanız nafile, sabaha kadar karanlıktan kaçamazsınız. Bakıyorum herkesin kahvaltısını yapıp işe gitmek için yollara döküldüğü saatlerde siz, kahvaltınızı yapmadan elektrikçi dükkanının önünde dikiliyorsunuz. Evet bir anıt gibi dikiliyorsunuz kepenkleri açılmamış dükkanın önünde: “İlk müşteri anıtı”

Mum ışığında romantik bir gece geçirdikten sonra, buzdolabının, tost makinesinin ve termosifonun mumla çalışmadığını fark edip kendinizi dışarıya attığınızı henüz kimse bilmiyor. Birazdan elektrikçinize anlatacaksınız her şeyi. Ruh dünyasını psikoloğunun emin ellerine bırakanlar gibi, hangi düğmeye dokunduğunuzda sigortaların attığını, otomatik sigortayı yeniden eski haline döndürmeye çalıştığınız halde buna muvaffak olamayışınızı bütün içtenliğinizle dile getireceksiniz. Usta, bıyık altından gülümseyerek dinledikten sonra iş çantasını yüklenip size refakat edecek evinize kadar. Bütün gecenizi kâbusa dönüştüren kötü ruhları kovacak sigortanızdan birkaç ince hareketle. Dikkatle izleseniz de işin püf noktasını göremeyecek, minnet duyguları içinde cüzdanınızı cebinizden çıkarıp borcunuzu soracak, ustanız “10 milyon yeter” diyerek, aslında istediği paranın yapılan iş yanında yetersiz olduğunu ima edecek şükran duygularınızı kabartarak.

Hepimizin anladığı bir iş var. Işığa tuttuğumuzda beyaz hayaletlerin gezindiği röntgen filmleri bir doktorun elinde nasıl da anlam kazanıyor. Nefes alıp verişlerimiz dostlarımıza yalnızca canlı olduğumuzu gösterirken, doktorumuza nasıl da kalbimizin ve ciğerlerimizin sırlarını veriyor. Kanımız kırmızıdan ibaretken doktorumuzu görünce nasıl birden alyuvarlara, akyuvarlara ve trombositlere dönüşüyor. Sıcaklığımız bile doktorumuzun haritasında dağ, tepe, göl ve deniz olmaktan alıkoyamıyor kendini.

Hepimizin anladığı bir iş var. Göstergelerin karşısında ancak saygıyla oturabiliriz bir uçağın kokpitinde. Uçağımızın hangi yükseklikte seyrettiğini, içerideki ve dışarıdaki basıncı, hava boşluklarını, sisi, bulutu, dağı, yakıtı, rotayı ve daha neleri göstermektedir ibreler ve biz sadece titreyen okları, değişen rakamları, dilini bilmediğimiz, alt yazısı olmayan orijinal bir filmi seyreder gibi izleriz. Ta ki kaptan bize hangi ülkenin üzerinden geçtiğimizi, ne kadar zaman sonra gideceğimiz yere varacağımızı anons edene kadar.

Hepimizin anladığı bir iş var. Aranan bir katille yıllarca yan yana oturup en küçük bir hareketinden şüphe duymadan huzur içinde yaşayabiliriz. Ne sözlerindeki çelişkileri fark ederiz, ne karanlığı gözlerindeki. Nereden gelip nereye gittiğini sormaz, elbisesinin üzerindeki suç lekelerine dikkat etmez, sesinin titremesinden, bir siren sesi duyduğunda telaşla cama yönelmesinden anlamlar çıkarmayız. Oysa bir gün cinayet masasından bir dedektif, ipuçlarından neler anlaşılabileceğini gösterir bize.

Hepimizin anladığı bir iş var. Suç işlemek bile bilgi ve yetenek istiyor. Hırsızlar atletik olmalı; bir sıçrayışta pencereye tırmanmalılar duvardan. Dolandırıcılar insan psikolojisi bilmeli; güven vermenin püf noktalarını kavrayıp uygulamalı. Kumarbazlar el çabukluğu marifetine sahip, katiller soğukkanlı olmalı.

Hepimizin anladığı bir iş var. Bir futbol topuyla sadece seyirci olarak tanışan biri bu meşin dünyayla neler yapabileceğini bilmez elbette. Top dizde nasıl zıplatılır, ayakta nasıl çevrilir, nasıl aşırtılır, nasıl pas verilir bilemez. Kale önünde havalanan bir topa kafasıyla nasıl vuracağından, kurşun gibi üzerine gelen bir topu kaleden nasıl uzaklaştıracağından bihaberdir. Oysa bir futbolcunun, vücudunun neredeyse bir organı haline getirdiği bu meşin dünyayla neler yapılabileceğini göstermesi için doksan dakika yeter.

Hepimizin anladığı bir iş var. Yarın okullar açılacak. Uğultusuna ancak öğretmenlerin dayanabildiği milyonlarca arı, kovanlarını dolduracak bal yapmak için. Bahçelerin, koridorların ve sınıfların dili çözülecek ve on binlerce öğretmen küçücük imkanlarıyla büyük adamlar yetiştirmeye çalışacak. Matematikçiler denklemlerini, fizikçiler merceklerini, kimyacılar laboratuvarlarını, Türkçeciler sözlüklerini elden geçirecekler. Yarın sabah binlerce okulda bayrağımız yükselirken, İstiklal Marşı’mız gürül gürül okunacak.

***

Hepimizin anladığı bir iş var. Denizli’nin Honaz ilçesinde oturan inşaat işçisi Derya Yahşi (41) oğlu Kerem’i (15) kaydettirmek için çok programlı liseye gitti birkaç gün önce. Okul müdürü ona, “Sen inşaattan anlarsın. Bizim okulun çatısı akıyor. Onarır mısın?” diye sordu. Derya Yahşi yanına 50 kiremit alıp çatıya çıktı oğlu için. Ancak bir süre sonra dengesini kaybedip dört katlı okulun çatısından beton zemine çakıldı ve hayatını oracıkta kaybetti.

***

Hepimizin anladığı bir iş var. Film yönetmeni olsaydı Derya Yahşi belki de kendisinden okulun bir belgeselini çekmesi istenecekti, “Sen filmden anlarsın!” denilerek. O zaman Derya Yahşi ölmeyecek, eğitimciler bir mezuniyet töreninde Yahşi’nin çektiği filmi izleyecekti.

***

Hepimizin anladığı bir iş var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir