HİKÂYESİ YAZILAMAYAN ŞEHİR (İSTANBUL)

Hikâyesi Yazılamayan Şehir (İstanbul)

“Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka hiçbir eseri olmasaydı, tek başına yalnız bu eser şeref namına yeterdi”

Nice revaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin,
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada,
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan

Yahya Kemal

Şimşir Babanın taşına oturmuş öyle sessizce seyrediyordum etrafı. Mezar taşlarının ortasında asırlık servi ağaçları ile bir şeyler anlatmak istiyordu sanki İstanbul bana. Ruhu vardı bu şehrin, dili vardı, kalbi vardı geçmişini düşünüyordu hep, anlıyordu halimden. Dertleşiyorduk sessiz ve derinden. Sevildiğini anladığı zaman bütün güzelliğini sunuyordu sevdalısına. Şu garip mezar taşları bile ölümü sımsıcak hissettiriyordu bana.
Yaşam ve ölüm arasında hiçbir fark yok duygusunu yaşatıyordu yeşil taşı ile Şimşir Baba. Yanımda sanki konuşuyordu benime ben ona sordukça.
Kim bilir hangi dostlar yatıyordu bu mermer taşların altında ve neler yaşayarak gelmişlerdi bu manevi erenler bahçesine. Kimler yaşamıştı buralarda, ilk sahipleri kimlerdi, kaç kişi can vermişti şuracıkta bu güzel belde uğruna.
Deniz oldukça durgundu bugün, belli ki susmuş sevdiğini düşünüyordu benim gibi. Bütün dünya sevdalıydı ona. O da sevdalı, kendine bu efsunlu güzelliği veren Yaradan’ına.

Hz Süleyman kuşlara ve cinlere “Bana yeryüzünde ki en güzel beldeyi bulup getirin demişti”

Bilinen ve bilinmeyen tarihi ile İstanbul, yeryüzünde seçilmiş güzeller güzeli bir beldedir.
İşte bir gün Hz Süleyman’ın çok sevdiği eşi ondan bir istekte bulunur. “Ya Süleyman, sen cinlerin ve hayvanların da hükümdarısın. Allah seni bütün kâinata hâkim kılmış. Bana dünyanın en güzel beldesinde içinde ibadet edeceğim bir mabet inşa et.” der. Bunun üzerine HZ Süleyman Cinlere ve kuşlara haber salar “Bana dünyanın en güzel beldesini bulun” der. Her tarafı dolaşıp gezen yaratıklar sonunda eşsiz bir beldeye rastlarlar. İşte burası Allah’ın “OL” diyerek yarattığı ve dünyada güzellikte tek olan beldesi İstanbul’dur.
“Tabiat sanki İstanbul’u dünyanın payitahtı olmak üzere yaratmıştır.”
(Viyana Sefiri Busbecg)

Megara, Argos, Korinth’ şehirlerinden kalkıp yerleşecekleri yeni bir ülke arayan kolonici Yunanlılar, İmparatorları Byzas ile Delf kâhinlerinin yolunu tutmuşlardı önce. “Körler ülkesinin karşısına gidin” demişti kâhin onlara. “Oraya kurun şehrinizi, oraya yerleşin” dediği toprakları aramaya koyuldular hep birlikte Ligos’a (saray burnu) geldiklerinde “İşte burası olmalı yerleşeceğimiz belde diye düşündüler. Karşı yakada gördükleri Kadıköy daha önce oraya gelip yerleşenlerin ve adına “Körler Ülkesi” dedikleri Kalkedon topraklarıydı. MÖ 658 yılında İmparatorlarının adını verdikleri Bizans işte bu topraklarda yeşerecekti. Argos muhacirlerinin beldeye gelip yerleşmesi ile bir anda topraklar değer kazandı ve adından çok söz edilen bir belde oldu.

İklimi, denizi, konumu derken herkes bu beldeden bahseder oldu. Ve bütün gözler buraya dikildi. Ardından istilalarla defalarca el değiştirdi, binlerce insan kanı döküldü ve yorgun düştü şehir. Ama bu şehir farklı bir ruha sahipti. O yüzyıllarca gerçek sahiplerini aradı durdu. Onun adı Osmanlıyla bir anılmalıydı. Göğsünü gere gere ben medeniyetin, ben adaletin, ben İslam’ın ev sahibiyim diyebilmeliydi. Zaten çok öncesinden verilmişti işareti.
Hazreti Muhammed’in tükürüğü ile tutturulan Ayasofya kubbesi, ileride buranın bir İslam ülkesi olacağına işaret etmekteydi.
Burası zamanla içinde Hazreti Hızır’ın mekân tuttuğu, efsanelerin yaşandığı, sırrı çözülemeyen Kızkulesi’ nin bulunduğu, kutsal emanetlerin emanetçisi ve şehitler ve veliler diyarı, ilmin merkezi İstanbul olacaktı.

Hilal Bizans’ın amblemi oluyor

Philipp orduları beldeyi ele geçirme mücadelesi başladığında ise tarih MÖ 340 senesini gösteriyordu. Ama tam istila edecekleri zaman bir mucize gerçekleşti. O gece ay bütün ihtişamı ile gökyüzünde göründü ve etrafı gündüz gibi aydınlattı. Ve Philipp orduları savaşı kaybettiler. İşte bu olay Bizanslar tarafından büyük bir keramet olarak düşünüldü. Ve hemen paralarının üzerine hilali yerleştirip bunu Bizans’ın sembolü yaptılar.

(MÖ 196) Pers kralı Pescennius Niger’ e destek verilmesine sinirlenen Roma İmparatoru Septimus Severus Saray Burnuna yerleşerek şehri idare etmeğe başladı. Faziletli olduğu kadar zalim olan Septimus şehri yakıp yıkmaya başladı. Taş taş üzerinde koymamıştı. Şehir bundan çok zarar görüp bir harabeye döndü. Septitimus Severusun oğlu Caracallas bu duruma üzülerek şehri yeniden imara başladı ve tekrar eski değerine kavuşan şehir “Augusta Antonina” olarak isim aldı. Roma İmparatoru Vespasinaus’in idaresine girerek tam bir Roma şehri oldu.

Bu sıralarda Roma İmparatoru Kostantin savaş halinde olduğu Kayınbiraderi Licinius’u kovalamaya başlamış Bizans’a sığınan düşmanını burada kıstırınca bu şehir dikkatini çekmiş ve buraya yerleşmeye karar vermişti. Burayı Romanın başkenti yapmalıydı. Bunun için şehri surlar ile çevirip dışarıdan gelen tehlikeye karşı korumalıydı.
Eline kılıcını aldı ve surların sınırını belirlemeye koyuldu. Peşinden gelenlerin hayretleri gittikçe artıyordu. Çünkü büyük çok büyük mekânı içine alan bu şehir için Kostantin hala at koşturuyordu. Ona ne zaman duracağını sordular.
-Önümde yürüyen durduğu zaman duracağım diyordu. Ve Hz Meryem’in yol göstermesi ile belirlenen bu şehre Hz Meryem manevi hami olarak kabul edilecekti.

KOSTANTENEPOLİS”

Miladın 330 senesinde kurulan bu şehre “Nova Roma” ismi verildi. Ama halk bu ismi benimsemedi. Buraya Kostantin’in şehri anlamında “KOSTANTENEPOLİS” dediler.
İmparator Kostantin, İsa Mesih ile yayılmakta olan Hıristiyanlık dinini halk için bir kurtuluş olarak görüyordu. Bu yeni dinin gereği soylu tabaka ile halk tabakasını eşit sayma fikri birçok kişiye ters geliyor buna hiç hoş bakmıyorlardı. Bu İmparatorluk için çok köklü bir değişimdi. Ama o inandığı işi yapmak istiyordu ve İmparatorluğunun dilini Latin dinini de Hıristiyanlık olarak ilan ederek halkını ferahlattı.

7 rakamının uğru.

Kostantin 7 rakamının uğruna çok inanıyordu. Bu harfin sayısal bir kuvveti vardı. Etrafında dönen yedi seyyare ile kendisinin bir güneş olduğu ibaresini etrafta yaymak istiyordu. Bu sebeple Forum Kostantin ismi verilen meydana (Çemberli taş) Roma’daki Apollon mabedinden söktürüp getirttiği 57 metre yüksekliğindeki sütunu diktirdi. Ve tepesindeki Apollon heykelini de söktürüp yerine kendi heykelini koydu. Çemberli Taş’ın üzerine “Soli İnvicto” (Yenilmeyen güneş) ibaresini yazdırıp böylece kudretini bütün dünyaya ilen etmiş oldu.

Yedi Tepeli Şehir

Şehir 7 tepe üzerine kurulmalıydı. Roma’dan şehre 7 aziz getirip yerleştirdi. İnşa edilen surlara 77 kapı açtırdı, 7 kandil adını verdiği divanhanesinde 7 bölük hassa kuvveti kuruldu. Ve Forum Costantin şehrin merkezi oldu. Şehrin ikinci meydanı (Augustee) içinde Topkapı ve Ayasofya’yı barındıran meydandı. Etrafı Yunanistan’dan ve Anadolu’dan sökülüp getirilen taşlarla süslü görkemli bir görünüşü vardı.
Üzerinde Süleymaniye’nin bulunduğu üçüncü tepe.
Fatih caminin bulunduğu dördüncü tepe
Sultan Selimin bulunduğu beşinci tepe
Kariye Cami ve Edirne Kapı civarı altıncı tepe
Ve Altı mermerdeki Çukur bostanın bulunduğu yedince tepe ile oluşan Costantin’in şehri işte bu yedi tepeli İstanbul olacaktı.

Şehir 14 e bölge ile birbirinden ayrıldı. Ayasofya’dan Çemberli taşa kadar uzanan “Mese” şehrin en görkemli caddesiydi. Ayasofya meydanının etrafında ki direklerle çevrili (Ougustee) meydanı kitapçılar ve dükkânlar ile çevrildi. Direkli yollar ve ortasında heykellerin yer aldığı bu meydan uzun seneler birçok olaylara tanık olacaktı. Forum denilen meydanlardan biri Çemberlitaş’tan Beyazıta gidilen yolda bulunan (Forum Tori) meydanıydı. “Öküz Meydanı” anlamındaki Forum Tavri ise bütün yolların birleştiği şehrin en büyük meydanıydı.
Şehzadebaşı-(Forum Amasteriyyanon), Yaldızkapı, Unkapanı, Edirne kapısında geçen yolların birleştiği meydandı. İdam mahkûmlarının infazları burada gerçekleştirilirdi.
Aksaray-(Forum Bovis)
Avrat Pazarı- (Forum Arkadiyus) isimleri ile bilinirdi.

İmparator Jüstinyanus ve Kraliçe Teodora

Tarihe İsmini yazdıran bir imparatordu Jüstinyen. (527-565 ) Hem Bizans’ın en parlak devri hem de en harap devri onunla yaşandı. Ayasofya’yı yeniden ihya etmesi ile anılsa da Bizans’ın sınırlarını büyütmek uğruna seferden sefere koşması bir taraftan şehrin gücünü tüketti.
Jüstiniyen şehri yeniden ihya etmek istiyordu. İlk işi rüyasına giren Ayasofya’yı yeniden inşa etmek olacaktı. Dünyaya örnek bir ibadethane için büyük bir servet harcadı ama bir türlü o devasa kubbeyi ayakta tutmayı başaramadı. Bir gece rüyasına giren nur yüzlü bir ihtiyar ona“Eğer bu kubbeyi ayakta tutmak ister isen son Nebinin tükürüğü ile Zemzem suyunu karıp bir harç yap. Ancak bununla kubbeyi tutturabilirsin” dedi. İşte bu olay yıllar sonra bu şehrin İslam’ın yıkılmaz kalesi olacağının işaretiydi. Jüstinyen bir gün Mısıra yaptığı bir seferde güzelliği dillere destan Teodora’yla karşılaştı. Teodora İstanbul’da pekiyi bir üne sahip olmayan bir hipodrom bekçisinin kızıydı. Güzelliği sayesinde Jüstinyen’in kalbini kazanıp onunla evlenmeyi başardı. Böyle birinin Bizans’ın başına kraliçe olması herkesi şaşırtsa da o zekâsı sayesinde İmparator Jüstinyeni idare etmeyi başardı. Kadınlar hakkında çıkardığı yasalarla gündeme geldi. Evlenme, boşanma, zina gibi kadınları ilgilendiren olaylarla ilgili kanunlar çıkartıp tarihe geçmeyi ve adını ölümsüzleştirmeyi başardı. Hakkında pek çok şey söylense de gerçek aslında saklıdır. Jüstinyen şehri büyütmek uğruna savaştan savaşa koşup durdu. Buda şehri yorgun düşürüp gücünü tüketti ve devleti zayıflattı.

Müjdelenen belde “İSTANBUL”

Aynı tarihlerde Arabistan’da Allah’ın Resulü son Nebi dünyaya gelmişti. Onun doğumu ile birlikte yeryüzünde 70 bin olay vuku buldu. Bunlardan bir tanesi de Ayasofya kubbesinin çökmesiydi. Kendisine indirilen son kitap ile birlikte hızla Allah’a teslim olma dini İslam’ı dünyaya yaymaya başlayan Hz Muhammet (SAV) dünyaya örnek sahabesi ile birlikte her yere tebliğde bulunuyorlardı. Ve bir gün Hz Muhammet (S.A.V) ashabıyla sohbet esnasında
– Bir tarafı karaya iki tarafı denize nazır bir şehirden bahsedildiğini hiç duydunuz mu?”
-Evet ya Allah’ın Resulü.
-Bu şehir İshak A.S ın 70 bin hafidi tarafından zapt olunmadan evvel kıyamet kopmayacaktır. Onlar silahları ile değil, Allah zikri ile harp edeceklerdir. O zaman şehre nazır kalelerden biri yıkılacak, diğerleri daha sonra dövülecek, nihayet kara tarafındaki surlar da düşünce galip olan taraf şehre vasıl olacaktır.
“Ve buna Muaffak olan asker ne iyi askerdir ve bu emir ne iyi bir emirdir” diye buyurdu. Peygamber Efendimizin bayraktarı HZ Eyüp- El Ensari Hazretleri İslam ordusuyla şehre gelip 6 ay kadar şehri muhasara altında tutmuştur. Zamanın İmparatoru olan Horakliusa elçiler gönderen Eyüp–El Ensari Hazretleri “Eğer Ayasofya’da 3 gün namaz kılıp dolaşmağa müsaade ederseniz muhasarayı kaldıracağım” diye teklifte bulunur. Bu talebi kabul edilince de etrafındakiler ile birlikte Ayasofya’ya gelir ve yanındakiler ile birlikte incelemelere başlar. Kendisi İstanbul’un fethedileceği tarihi çok iyi bilmektedir. Amacı bu şehri alacak olan Fatihe yol açmak bilgi toplamaktır. Ama bu arada bir papaz tarafından Ayasofya’nın içinde kanlı bir savaş başlatılır ve sonunda başına gelen bir taş ile şehit olur.
11. asır İstanbul tarihinin en muhteşem devridir. Tarih platformunda zirveye çıktığı noktadır. Burası dünyanın bir kültür merkezi, sanatçıların ise toplandığı bir odak noktasıdır. Mimarlar, şairler, ressamlar burada toplanmış sanatlarını ve eserlerin en güzelini burada icra etmektedirler. Ayrıca bir siyaset platformu oluşmuş ve dünyanın en önemli kütüphaneleri burada kurulmuştur. Artık bu belde bir ilim, irfan sanat, kültür ve ticaret merkezidir. Roma’da ne kadar asil aile varsa gelip buraya yerleşmek için yarış etmektedirler. Ama şehirde bariz bir ahlaki çöküntü vardır.

Bu arada Latinler ile Ortodoks’ların çatışmaları başlar. Bizans imparatoru Aleksios, hükümdar olan kardeşi İzakios’u tahtan indirip gözlerini oydurup oğlu ile zindana attırır. Zindandan kaçan genç oğlu Aleksios Alman Kralı Fillip’e sığınır ve Venediklilerden babasını kurtarmayı talep eder. Bu Roma kilisesinin işine geldiğinden Haçlı ordusunu İstanbul’un üzerine salar. 1203 senesinde Haçlı orduları İstanbul’a girer. İmparator Aleksios ve hapiste bulunan sabık kör imparator İsakios ile tahta oturturlar ve Venediklilerle bir anlaşma yaparak Latinleri Galata’ya yerleştirirler. Ama genç Aleksios Haçlılarla yaptığı anlaşmaya sadık kalmaz. Bunun üzerine İsakios ve oğlunu öldürüp tahta Murtzuphlos’u getirirler.

Latinler şehri talan ediyorlar

Bu olay üzerine Haçlılar tekrar İstanbul’a gelirler. Şehirde bu güne kadar görülmemiş bir yağmaya başlarlar. Ayasofya’nın bütün hazineleri çalınır. Ayasofya’nın paha biçilemeyen büyük kapısını paramparça edip kapışırlar. Kilisede ne kadar aziz resmi varsa hepsini parçalayıp çerçevelerini çalarlar. 700 seneden beri Sen Jüpiter Havariyyum Kilisesindeki İmparator Jüstinyen’in mezarı açılarak içinde hazine bulma umudu ile kemikleri etrafa atılır. Kilisede saklı olan Peygamber Efendimizin ceylan derisine elini sürdüğü kutsal emanete dokunamazlar. Çünkü Peygamber Efendimiz onu Ayasofya’ya gönderirken bir vasiyette bulunmuştur. “Benim bu kutsal emanetim, yine benim has torunum olacak Mehdi (A.S) ahir zamanda zuhur edip, miras olarak teslim alıp kılıcımı kuşanana kadar muhafaza edilecektir” diye vasiyette bulunmuştur.
Şehirde tam bir kıyım başlar. Böylece belde Latinlerin eline geçmiş ve Bizans birçok dukalıklara bölünmüştür. Bu arada Mora’da, Trabzon’da ve İznik’te müstakil imparatorluklar kurulur. 1263 yılında 8. Mihael tekrar Bizans’ı Latinlerin elinden kurtarır.

Türkler Fethe hazırlanıyor

Hz Muhammed (SAV) Efendimizin bu şehri müjdelemesi ile İstanbul’un fethi Türklerde bir tutku halini alır. 1080 li yıllarda Anadolu Fatihi Kutulmuşoğlu Süleyman, şimdiki Bağdat Caddesi dediğimiz yoldan Türk atlıları ile birlikte yürüyerek Üsküdar’a kadar gelir ve buradan Saray Burnunu seyreden ilk Türk kumandanı olarak tarihe geçer. Zaten bu arada bütün Marmara sahilleri Türk orduları ile dolmuştur. Çevresinde bu kadar Türk beylikleri gören İmparator Aleksi bu durumdan kurtulmak için çareyi Haçlı ordularını Anadolu’ya yollamakta bulacaktır.

Dünyaya Korku salan bir devlet kuruluyor “Osmanlı”

14. asırda Anadolu’da etrafa korku salan bir devlet kurulup Bizans’ı tehdit etmeye başlayacaktır. Adı “Osmanlı” olan bu devletin kendileri için nasıl bir tehlike olacağı kalplerine ilham edilir.

Türklerin ilk İstanbul çıkartması

Yıldırım Beyazıt 1391 yılında boğazın Anadolu yakasına bir hisar yaptırır. Yıldırım Beyazıt İstanbul’u iktisadi açıdan çökertmeyi planlamaktadır. Fakat Haçlı ordularına karşı kuvvetli olmak zorundadır. Bu sebeple Bizans imparatoru ile anlaşıp şehirde bir mescit (Davut Paşa civarında ) ve bir mahalle izni alır. Ve Bizanslıları senede 10 bin floriye haraca bağlar. Bunun karşılığında yaptığı mücadelede Haçlı ordularını büyük hezimete uğratır. Ama Ankara meydan muharebesinde Timur’un galibiyetiyle Osmanlı beyliği dağılmış bu arada Bizans derin bir nefes almıştır. Daha sonra II. Murat İstanbul surları önünde gelip yerleşir.
Anadolu isyanı ile bu muhasara da sonuç vermese de, Bizanslılar artık Türklerden kaçışın olmadığına iyice inanmaya başlamışlardır.

Siz elbette İstanbul’u fethedeceksiniz. O kumandan ne mesut ne iyi kumandandır, o askerler ne talihli ve ne iyi askerlerdir.
(Hz Muhammed)

Artık yıllarca beklenen son yaklaşmıştır. Sultan Mehmet Han tam Anadoluhisarı karşısına Boğazkesen Hisarının inşasına başlamıştır. Hisar en kısa zamanda, hatta 4 ay kadar bir zamanda tamamlanıp İstanbul kontrol altına alınmalıdır diye düşünür. Hisarın yapımında Zağnos Paşa görev alır. İstanbul’un koruyucu iki eli artık boğazın iki yakasında iki kale oluşturmuştur. Sultan Mehmet Han top konusunda üstün bir bilgi ve deneyim sahibidir. Ama İstanbul’u almak için çok büyük bir topa ihtiyacı vardır. Hemen Macar top ustası Urbanı huzura getirtip bu güne kadar görülmemiş büyüklükte bir top dökme emri verir. Topçu Urban tarihin en büyük topu olan “Balyemez” i döker. Sultan Mehmet Han Peygamber efendimizin müjdelediği günün yaklaştığının farkındadır. O yeni bir çağın başlangıcı olan fethin gerçekleşeceğine yürekten iman etmiştir. Bu arada İmparatorun içini büyük bir korku kaplar. İmparator “Allah bizi koruyacaktır” diye halkını ve kendini teselli etse de korku başını duman gibi sarmıştır.

İstanbul için herkes görevinin başındadır.

İstanbul’un fethedilme zamanı gelmiştir. Dört bir bucaktan yerlerin orduları, Müferredunlar ve göklerin orduları beyaz atları ile harekete geçmişlerdir. Sultan Mehmet han Zamanın kutbu ile zamanın sahibini fetihte görev almaları için yardıma çağırmıştır. Beyaz atının üzerinde Ubeydullah Ahrar Hazretleri arkasında ordusu ile gelirken diğer bir yandan Şeyh Sarı Saltuk müritleri ile savaşa katılır. Denizde ise HZ Hızır ve İlyas beklemektedirler. Buhara’dan gelen Şeyh Ahmet Yesevi Hz lerinin bin kişilik ordusu ile Şeyh Bektaşi Velinin 300 kişilik ordusu da yerlerini almıştır. Ayrıca 77 evliya 77 kapının önünde nöbet tutmaya başlamışlardır. Molla Fenarî, Molla Güranî, Emir Buharî, Şeyh Zindanî, Horoz Dede, Oduncu Baba gibi zatlar manevi güçleri ile kapıları açmışlar ve daha sonra bu kapılar onların isimleri ile anılmıştır.
Sultan Mehmet Han günlerce, gecelerce gözyaşı döker. İlahi kudretin, Peygamber Efendimizin ve Ashab-ı Güzin’in yanında olacağından emindir.
Kostantinapolis artık İslam’ın kurtarılmış kalesidir. Burası dünyanın seçilmiş en güzel beldesidir. Burası beklenen müjdelenen fethin hediyesidir. Kurulduğu günden bu yana birçok isimle anılan İstanbul’un ilk ismi hiç bilinmese de “Kutsal Hikmet” anlamında ki “Makedonya” dır.
Stin Polis, Augusta Antonina, Kostantinapolis, Kostantaniye, Dersaadet, Astane, Daraliye, Darülhilafe, İslambol,
İstanbul olsa da isimlerin, senin asıl ismin bende gizlidir.

Bir yer düşünürüm hep,
Bende olan, benle olan.
Ve ben onda iken
Hayaller kurduran
İşte o sensin
İstanbul
.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir