Hudut Arslanları

Urfa’da Akçaka’lede üzerimdeki Teğmen üniformasıyla vakit namazı için abdest alıyordum…

Tam bir beyefendi görünümlü muhterem zat; geldi yanıma gelerek muvazzaf olup olmadığımı sordu. Yani askerliğini belli bir süre sürdürecek yedeksubay mı yoksa Yüce Türk ordusunun bir ömür boyu vazifeli askeri mi olup olmadığımı sordu?..

O yıllardaki özel durumun iliğine kadar farkındaydı. Zira bölge çok karışıktı. Yetişmiş kadrolara ihtiyaç vardı. 12 aylık bir süre için gittiğimiz vazife 4 ay daha uzatılmış bizler Asteğmenlikten Teğmen’liğe terfi ettirilmiştik. Adamcağız bunun için bu soruyu soruyordu. Ben de görevi uzatılanlardan olduğumu söyledim.

Güldü…

– “Evlat dedi, zamanında ben de asteğmen olarak ordumuza intikal etmiş ancak 2. Dünya Savaşı çıkınca ordu da tutulmuş daha sonda kıdemli Albay olarak emekli olmuştum…” dedi.

Sonra tekrar gülerek geldiği gibi gitti…

Beyefendi’nin tavırlarını daha sonra göz önüne getirip analiz ettiğimde her haliyle adeta, “Bu vatan öyle 12-18” ay hizmet edilecek vatan değil evlat gerekirse o üniformayı hiç sırtınızdan çıkarmayacaksınız “ der gibiydi.

Karakoluma döndüğümde askerlerime, bir türlü içine sığamadığım o 5 km’lik sorumluluk sorumluluk sahama daha sıkı, daha şuurlu sarılmıştım.

Ve aylardan Ramazan’dı. Mehmetçikler nöbet yerinden hava muhalefetinden dolayı geç dönüyorlardı. İftarlık göndermiştim ancak geç ulaşmıştı. Yolda bir tanesinin “İftarlıklar ulaşmadı varsın ulaşmasın, biz gene de yerde biriken su birikintileriyle orucumuzu açtık” dediğini duydum.

Bu çocukların yaşı 20-21-22 vs. idi. Gerçi ben de 24 yaşındaydım ama içim de 70’lik bin “Çınar” vardı artık. Bu gençler, “adam bilinip” bize emanet edilmişti. Bunlar yaşıtları diskolarda, partilerde, bilmem ne alemlerinde akla hayale gelmez şehevi arzularla insanlıktan çıkarken; onlar memleketin “kuş geçmez kervan geçmez” bölgelerinde adeta gözlerini hudut tellerine mandallayarak nöbet tutuyorlardı, namus bekliyorlardı.

Ve Türk Askerinin davudi sesiyle gözyaşına boğuldum…

Her kar ve yağmur yağışında bu askerin sözlerini ve hudutta kemikleri sızlatan soğuğa, insanı ruhuna kadar ıslatan yağmura karşı “VATAN BEKLEYEN ASİL TÜRK ANALARININ O ASİL EVLATLARINI DÜŞÜNÜRÜM”.

Ve yine kar var dışarıda ve yine Mehmetçikler hudutta ve yine….

En iyisi o hüzün ve şeref hisleriyle kaleme almaya çalıştığım mısraları sizinle paylaşarak bu duygu yükümü hafileteyim;
HUDUT ASLANLARI

Biz sınır tellerine gözlerini mandallamış
nazar boncuğu hudut arslanlarıyız
geceyi, ayazı…
çığlığı yüreğinde kundaklamış
gözyaşları donmuş bir anayız.

kimimiz iftar açar “yollardaki sulardan”
kimimiz yıldızları kemirir açlıktan
onlar der güneş;
onlardır beni doğuran
uykusuna, rüyasına pranga vuran.

ne ağlar kıvrılan yüreğim nehir nehir
ne güler gözlerim ıslak ıslak
bu uçsuz mekanlarda kurulan “kutsi şehir”
güvercin boşaltır geceye çırılçıplak.

her gece binlerce gül açar mıntıkalarda
ter ter devriye kokar kuleler
tezkereciler anılır ağıt tutan taşlarda
devrem, tertibim…!
şimdi nerdeler?..

Urfa’da, Akçakale’de karakolum” Doğan”
her şafak bir “güneş eker” gökyüzüne
her şafak bir ” Mehmettir” Türkiye
ve ben toprağına karışan,
Askeriniz Hakan… EMREDİN!..

1994 Mart /Akçakale
Ve her gün ve her geceHudutta şu şerefli sözler yankılanır:

“AZİZ TÜRK MİLLETİNİN NAMUSUNU VE ŞEREFİNİ VATANIN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORUMAKLA GÖREVLİ BİRLİĞİM; VATAN VE MİLLET UĞRUNA SEVE SEVE CAN VERMEYE HAZIRDIR KOMUTANIM”!!!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir