II.Bush Dönemi

ABD devlet başkanlarının ikinci dönemlerinde hep benzer davranışlar sergilendikleri görülür.

Tarihde anılacak işler yapmak. Reegan’ın Yıldız Savaşları, Başkanları, Doktirinleri, Clinton’un barış sever dünyası ve diğerleri. Bu cümleden hareket ettiğinizde Bush’unda benzer davranışlar sergileyeceği ve sergilediği söylemek mümkündür. II. Dönemden çıkarılan bir başka sonuç ta, I.döneminde halka başarısını ispatlayan(?) yönetimden söz edilebilmesi midir? Acaba, Bush hangisini yaptı derseniz “halkını korkuttu ve kazandı. ”Şimdi de kahraman veya ülkesini kurtaran başkan edasıyla dolaşırken, II.Başkanlık döneminde daha kalıcı işler yapmaya yönelecektir. II.Dönemin ilk aylarındaki kalıcı işleri “Nedir” dendiğinde akla ilk gelen olay, Irak işgali (ki bu sırada yaptığı katliamlar anılması) ve Seçim komedisidir. Bush’la beraber sorgulanması gereken ABD XXI.yüzyıl ilk yarısını yaşadığımız şu zaman diliminde Ortadoğuda ne yapmak istiyor sorusunun cevapını tarihsel değişim ve kırılma süreçlerinde aramak gerekir.

2O.Yüzyılın “Yeni Dünya Düzeni”

1919 Paris Barış konferansında I.Dünya savaşının galibi İngiltere, Dünyayı yeniden kurar. Kurduğu dünyanın merkezine Ortadoğu’yu koyar. Dünyanın ilk global gücü olan Roma da Akdeniz havzasında medeniyetini oluştururken Ortadoğu’yu yan merkez olarak tanımlar. Bunu Ortadoğu merkezli diniyle(Hristiyanla); dünya hakimiyetle öder. Roma sonrasının baskın gücü olan Osmanlı devleti, hakimiyet alanının merkezini Ortadoğu’yu baz alır. Geçen yüzyılların en büyük Global gücü olan Osmanlı devleti 20 yüzyılında bir dünya savaşıyla jübile yaparak tarihten silinir.
Tüm hesaplar savaş sonrasında stratejik yerlerin kontrolü üzerinde düğümlenir. Strateji yer ifadesi bu yüzyılda artık jeo-kültürel alanların jeo-politika alanlara dönüşmesinde petrol belirgin rol oynar. Petrolle beraber Ortadoğu din merkezli yapıda jestratejik merkez haline gelir.1915 Sykes-Picot gizli antlaşmasıyla İngiltere ile Fransa arasında paylaşılan Ortdaoğu’daki yönetimlerin kime ait olduğu 1919 Paris Barış konferansı akabindeki San Remo’da belirginleşir. Bu tarihlerden itibaren İngiltere Ortadoğuyu istediği gibi kurmaya başlar. İngiltere Ortadoğuyu oluştururken 20 yüzyıla özgü bir yapıyı tanımlar. Bu yapının adı “Manda Rejimi”dir.

Manda Rejimi

Sistem gayet basit mantık üzerine kurgulanır. Ülke içindeki en az olan unsur iktidar yapılır. Bir başka ifade ile azınlık çoğunluğa hakim kılınır. Ya tek adam veya Krallıklar bu yapının tercih ettiği yönetimdir. Krallı destekleyen güçlü bir ordu bu kompozisyonu tamamlar. Ülkelerdeki güç iktidarı devam ettirmek için dış unsurun gücüne ve desteğine ihtiyaç vardır.
İngiltere, Manda rejimi yerleştirmeden önce Ortadoğudaki baskın renkleri siler. Bölgedeki temel renkler din olarak İslam, siyasal güç olarak Osmanlı ve Türklerdir. Önceki baskın renkler hedef gösterilir. Alt renkler baskın hale getirilir. Alt renkler, dini olarak İslami mezhebler olan Sünni, Şii yanında daha alt unsurlar, Vahhabilik ve Nusayrilik, vitrine taşınır. Alt siyasi renkler ise Arap, Kürt ve Süryaniliktir. Tüm bu renklerin etkin olması için ana renkin silinmesi gerekir. Nitekim I.Dünya savaşı sonrası Ortadoğu’da İngiltere bunu gerçekleştirir. 1919-1939 yılları arasında Ortadoğudaki ülkelerin eğitim kurumlarında “Zalim emperyalist Türk” tipine karşılık “kurtarıcı medeni İngiliz” imajı halka başarılı bir şekilde verilir.
Bunun farkında olan Atatürk gerek Musul sorunu ve gerekse Hatay ile Sadabat Paktlarında Ortadoğudaki Türk rengini baskın tutmaya çalışır.Bunda da başarılı olur. Atatürk hayranı Afganistandaki Emanullah Han İran’ın yeni Şahı Rıza ve 1936 Irakdaki Askeri darbe de Türk hayranı general iktidardadır. Tüm bunların sonucu 1926 da bu bölgeden çekilen Türkiye’nin aşağı yukarı on sene sonra tekrar bölgeye dönmesinin adı Sadabad paktıdır.Bunlara karşılık İngilizlerin Musul meselesinde gösterdiği gayri diplomasi davranışların temel amacı bölgedeki Türk Osmanlı rengini kaldırmaktır. Atatürk sonrası Türk dış politikasında Ortadoğu, Uzakdoğu konumuna itilir.Sonuçta İngiliz “manda rejimini”bölgede rahatlıkla kurulur. İngilizlerin 1919-1920’de oluşturduğu haritası Ortadoğuda ufak tefek şekil değiştirmelerle1945-1989’a kadar devam eder.
İkinci dönemde ise ise baskın renklerin alt tonlarında oynamalar yapılır. Halk “milliyetçilikle”sözde sistem içine dahil edilir.Anti emperyalist şekil alan bölge ülkelerinde baskın siyasal yapı askeri diktatörlere dönüşür.

Modern Mandaterler

Milliyetçi söylemler 20. yüzyılda seçkin zalim Krallar ortaya çıkarır. Saddam ,Enver Sedat Rıza Pehlevi,Kaddafi ve Hafız Esad bu kapsam içinde değerlendirilmelidir.Ortadoğu soğuk savaş süreçinde yine dışarıdan destekli modern dönem askeri diktatör krallarıyla varlığını devam ettirir.Önce millileşen petrol yatakları akabinde uluslararası güçlerin hakimiyetine geçer.Bu zalimler bazen kendi halkına bazende komşu ülkelere saldırarak güçlerini artırmaya çalışırlar.Bu çizgi dışı hareketleri dünyanın baskın güçleri tarafından sınırlarına geri çektirirler.

Yeni Dünya Düzen Tanımlamaları ve Ortadoğu

I. Körfez savaşına kadar İngiltere’nin tanımladığı Ortadoğu varlığını sürdürür.1989 sonrası dünyanın yeni hakimi olma iddiasıdaki ABD Saddam’ın sayesinde Ortadoğu’da sadece güç denemesi yapar. 1989 sonra tek kutuplu dünyanın baskın gücü olduğunu ispatlama gayretine girer. I.Körfez savaşı Ortadoğu’ya bir şekil verme değil uluslararası arenaya bir güç gösterisine dönüşür. 1989-2001 yılları arasında ABD dış politikası Dünyanın tek kuvveti olma merkezlidir.Global düşüncelerini global eylemlerle destekler.Bir başka ifadeyle 11 Eylül sonrası “12 Eylüle” dünyasına ön hazırlık yapar. Bosna Hersek Kriziyle Avrupa içinde ABD II.Dünya savaşından sonra en büyük güç denemesi herkese gösterir. Sıra bu gücü oturtmaya veya kalıcı hale getirmeye gelinir.

Sihirli Tarih 11 Eylül

11 Eylül özelde ABD’nin genel ise sözde(?) tüm dünya’yı tehdid eden bir terör hareketidir. 12 Eylülle “ABD çağı”nı oluşturma planları uygulamaya geçirilir.Fukuyama ve Samuel Hungtinton’la başlayan “Medeniyetleri çatıştırma” tezinin temelinde “ABD Çağını” başlatma içgüdüsü yatar.11 Eylül, ABD’ne böyle bir rahat gezinme alanı verir. Uluslararası Hukukun öğretilmesinin bir manasının kalmadığı, kişisel ve devletlere ait hukukun ayaklar altına alındığı bir çağ, “kanla başladı kanla” devam edeceğinin sinyallerini vermeye başlar.

ABD 12 Eylülle yıllarca sürdüreceğini söylediği terörle savaşı hakimiyet alanları oluşturmaya dönüştürür. Seçilen alanlar etki ve tesirli noktalar olmasına özel önem verilir.USA’me kaşıdığı Medeniyetler Çatışmasında Yeşil ve Sarı renklere yakınlığıyla dikkat çeken Afganistan hedef ülke haline getirilir. Afgansitan’la Çin ve Rusya “salınım alanları” kontrol edilir.İslam Dünyasına korku salınır. Dolaylı olarakda Hazar petrolleri etki alanına çekilir.Pakistan’la Hindistan ve İran yakın markaja alınır.Bu arada AB’de Almanya ile Rusya’nın ön vitrinini kırıp kendince düzenlemeye çalışır.Bu Rusya açısından tehlikeli işaretlerdir. Tarih göstermiştir ki Rusya’ya sıkıştırıldığı vakit mutlaka sert patlamalar yapar. Bunu sinyallerini Rus stratejisti Alexandre Dugin’in eserlerinde görmek mümkündür.

Dünya’ya Hakim Olmanın Yolu Ortadoğu’dan Geçer

“Dünya’da hakimiyet kurmak istiyorsanız Ortadoğuyu kontrol etmeniz lazımdır.”Tezi ABD merkezli 21 yüzyıl dünyası içinde bir gereklilik konumuna gelir. ABD II. Körfez seferini bu temel üzerine oturturur. Seferinin nedeni “Saddam’ın kimyasal füzeleri var, dünyayı tehdid ediyor” söylemine dayandırır. Irak’ın işgalinin ikinci senesi tamamlamak üzere olan işgalde hala kimyasal silahlar bulunamadı.Bu da ABD gerçek niyetini gösterir.

Saddam’ın Hedefsel Özellikleri

1945’den sonra ortaya çıkan Arap Milliyetçi söylemleri,Filistin meselesiyle zirveye yaklaşır. 1973’de Petrol kriziyle en tepe noktasına ulaşır.Petrolü Batıya karşı silah olarak kullanan bir Ortadoğu vardır.
Saddam hedef olarak özellikleri nedir. İlkin II.dünya savaşı sonrası kalma bir Arap milliyetçisidir.I.Körfez savaşı sonrası iktidar kalmasıyla kendisinin Arap ve İslam dünyasında liderliğe soyunmaya çalışır. Kontroldan çıkan bir serseri mayındır. Coğrafi nedenlerle İsrail’e dert olabilecek konumdadır. Şii radikal İran ve Türkiye’yi belli ölçüde etki alanına alabilecektir.
Görünen hedefsel özellikleri ise elinde potansiyel kimyasal silahları(?) olan uluslararası sistemi tehdid eden güç keza Kuveyt’i işgal ederek bunu göstermiştir. Hedefte seçilen temel renk Arap Milliyetçiliği yan renk yeşil İslamdır.Seküler özellik taşıyan Saddamla verilmek istenen etki Baas Arap “diriliş” hareketlerini yok etmektir ki bunda başarılı olunur. (Şimdi de Suriye’ye benzer nedenden dolayı sıkıştırılmaktadır.) Akabinde Ortaoğuda yeni düzen tanımlamalarına ihtiyaç doğdu. Bu ihtiyaçın adı

Büyük Ortadoğu Projesidir.

Büyük Ortadoğu Proejesi özü ABD’nin dünya’ya hakim olmasıdır. Irakın işgalinden bir sene sonra Amerika’nın yeni keşfi midir. Yoksa senaryoda ikinci adım mıdır.Ki senaryoda ikinci adımdır. Sınır olarak çizilen büyük Ortadoğu, Fas’dan Çin seddine kadar geniş bir alanı tanımlar.Bu coğrafya’da ABD’nin istediği “Demo”krasiler oluşturulacaktır.Medeniyetle tanışmış,kapitalist yapıların baskıyla hakim hale getirilecektir. Ortadoğuda ABD İngiltere’nin yaptığına benzer refleksel özellikler göstermektedir.Arap Milliyetçi söylem Ortadoğudan silindikden sorna buradaki alt renkler yerine üst renklerle oynamaya başlanır. Üst renk İslamdır.Temeldeki sorulardan biri de Demokrasi mi yoksa İngilizvari “mandater devletler” mi oluşturulacaktır.Sanırım sorunun cevapı bellidir. Kontrollü demo’krasiler oluşturmaktır.Halkı sistemlerin içerisine söz katmak istemektedir. Bu eylemleri sizin için yaptım diyerek kendine karşı olan dünya halklarını yanına çekmeye de çalışmaktadır.Hedef ekseninde tuttuğu esas rengi şu an için farklı eksen içinde değerlendirmeyi düşünmektedir.Bir başka ifade ile İslam demokrasiyle yoğrularak “ılımlı islam” modeli oluşturulmak istenmektedir. 20. yüzyıl başında II.Abdülhamid’in Pan-islam kartına karşılık İngilizlerin bulduğu “İslama karşı İslam” tezi ABD tarafından yeniden keşf edilmiştir. Kontrollü bir islam veya muahfazakar demokrat bir İslam mı ? Büyük Ortdaoğu projesinde ortadoğu merkezli dünya bu eksen üzerine bina edilmek istenmektedir.

Büyük Ortadoğu ve Türkiye

Türkiye 80 yıllık demokrasi tecrübesiyle Ortadoğu’da hemen dikkatlerini üzerine çekmektedir.Türkiye ABD Irak işgaliyle beraber ABD ile komşu oldu.Buna karşılık birden fazla politik havzalarla temasa geçerek dengeli(?) bir politika mı yoksa zikzaklar çizen bir poltika mı izler hale geldi burası yoruma açıktır.
Türkiye büyük Ortdoğu projesinde ABD’nin tanımladığı model ülke tipine şu anki siyasal iktidarla yakın gibi durur. Türkiye şimdi bu role soyunmak istemektedir. ABD nin Büyük Ortadoğu projesine paralel onunla çatışmayan bir proje önerir. Ortadoğu’yu AB benzeri ekonomik birlikteliklerle yaşanır hale getirmek.. Ekonomi birliktelikteki lokomatif petrol olmamalıdır.Petrollü ekonomiler şu ana kadar ki uygulamalarda görülür ki asalak bir toplum çıkarır. Onun yerine ekonomi de “istihdam merkezli” bir politika takip edilmelidir. Ekonomik ilişkilerle birbirine ürün satan, birbirinide değişik ekonomik yatırımlar yapan fabrika bacalarının tüttüğü, işsizlik oranın azaldığı, çalışan bir Ortadoğu hedeflenmektedir. Bu planın birincisi aşamasıdır.İkinci aşama karşılıklı yatırımlarla ülkeler arasında insanlar birbirlerini tanıyarak güvensizlik ortamı güvene dönüşecektir.Bir müddet sonra ülkeler rejimlerinde yapısal değişikliklere gidecek ve halk yönetimde rol almaya başlacaktır.Yani Demokrasi safhasına geçilmiş olacaktır. Bir manada ABD da büyük Ortadoğu projesiyle bunu istemektedir.Yalnız burada yöntem eksikliği veya yoğurt yiyiş farklığı vardır.ABD ile Türkiye arasında.

ABD,Ortadoğu merkezinden hareketle dünya üzerinde “ABD çağını” oluşturmayı istemektedir.Çalışkan üreten bir Ortadoğu silah tüketmeyen, dünyada gerçek güçleri tanıyan kimin düşman kimin dost olduğunu anlayan Oratadoğu ABD’nin işine gelmez.. O yüzden Türkiye’nin tanımladığı küçük Ortadoğu projesi yöntemsel olarak ABD işine gelirse de son sözü söyleyen taraf olmak ister.Onun için Türkiye’yi model olarak düşünmektedir.Ama sadece model, karar merciinde veya başka rollerde değil

I.Bush Döneminde Değiştirilen Taşlar veya Demo’kratik(!) Halk Eylemleri

I.Bush döneminde tanımlanıp, II.Bush dönemiyle kademeli olarak ortaya konulan Büyük Ortadoğu Projesinde en temel dayanak demo’krasi kavramıdır.Bu kavramı iyi tahlil etmek gerekir.Kavramın özünde halk ve çoğunluk vardır. Dışardan bakıldığında hiçbir kimsenin karşı olmaması(?) gereken bir söylem olarak göze çarpar.İşin içine girince bunun maske olduğu anlaşılır. Ortadoğu merkezli yeni ABD stratejisinde Ortadoğu’ya eklemlenen Kafkaslar, Balkanlar ve diğer ana eksen alanı Orta asya’daki siyasi gelişmeler tamamlayıcı özellikler taşır. Son iki senedir uygulanan taktikde “halkların sokağa döküldüğü rengarenk devrimler”dir.Orta asya’dan Kafkaslara, Ukrayna’dan Suriye’ye kadar devreye konulan “renkli halk hareketlerinin” yan açılımları doğru okunursa Bush’un ikinci dönemini anlamak kolaylaşır.
I.Bush dönemindeki temel özellik “Terör,Korku ,Kaos ve Kurtacı” rolleriydi.11 Eylül sonrası ABD de halka yönelik, paranoyak saldırı planları meyvelerini verir. Halkın korkudan ellerine cephelerine götürüp, sınırsız silah harcama yani savaş yetkisini hükümete devrederler.Başkanın akıl hocalarının izlediği bilinçli stratejinin dış politik yansımasında Terör ile onun somutlaşmış şekli Usa’me Ladin’li Afganistan (Ortaasya),Saddam’lı Irak (Ortadoğu) hedef olmaları tesadüf değildir.I.dönemde “acının ortak olmasına ve ortak tepkinin”şekillenmesine zemin hazırlanır.İstanbul’dan,Madrid’e ve Beslan’a kadar patlayan veya patlatırılan bombalarla sonunda “acı ortaklaşır.” Ortak tepki herkes tarafında seslendirilir.Peki bu neyi getirir.Yapılan askeri eylemlerin meşrulaştırılmasını sağlar.Küresel güvenlik çizgisinde NATO yeniden dizayn ettirilir.Küresel, ABD merkezli, vurucu güce dönüştürülür.Konsepti İstanbul 2004 de değiştirilir.Mart 2005, Brüksel Zirvesiyel bu perçinleştirilir.Askeri açıdan güvenlik terör çizgisinde “medeniyetleri çatıştırma “ tezinin küresel adımları tamamlanır.
Diğer taraftan Demo’krasi hareketleri Afganistanın işgaliyle ikinci dalga tetiklenir.Bu dalga “rengarenk suni devrimcikler dalgasıdır.”
11 Eylül sonrası işgal edilen Afganistandaki en önemli olay I.Bush dönemi içinde örnek gösterilen boyutu Şirket müdürü Karzainin, Afgan Başkanı olarak seçdirilmesinin dünya’ya demokratik seçim olarak insanların inandırılır.

Afganistandaki Demo’krasi hamlesi..

Afganistan, siyasal ve milli kimliğini olgunlaşmamış, işgal altında ömrü geçen aşiretlerin kontrolündeki bir ülke. Şimdi ABD işgali altında 11 Eylül sonrası boy hedefi olan bir ülke.ABD nin işgal ettiği Afganistan’ı askeri açıdan kontrol edemedi.Molla Ömer ve Usame Ladin yakalanamadı ama,Ortaasyanın kilit ülkesini elde etti.Çin Sars’ıldı. Ortaasyanın petrol alanları kontrol edildi.Terör korkusu Ortaasya Türk cumhuriyetlerine hissettirildi.(Özbekistandaki patlamalar) Tarihde ilk kez Rusların arka bahçesine ABD askeri üsler elde edilerek bir bakıma buralar “sarkıldı”.Afganistan’dan Irak’a yönelirken,Afganistan “Müttefiklerin Barış güçlerine” akabinde BM ile NATO’nun yüksek temsilcisi Hikmet Çetin’le NATOya bırakıldı..Kontrol NATO ya devredildi.Buna paralel olarak “hilkat garibesi bir seçimle” Karzai demo’kratik hamle ile iktidara taşınırak varlığı meşrulaştırıldı.Halkın seçtiği bir başkan olarak batı kamouyunun “medyatik en iyi giyinen başkanı” olarak vitrinlere taşındı.Bu hamlede son söz Başkanın ifadesiyle “Afganistana demoktrasi” yani ABD hakimiyeti geldi.

Kafkaslarda,Ukrayna Oradan Lübnan’a yayılan Demo’kratik Hareketler Bush’un ısrarlı bir şekilde “tüm dünyaya demokrasi getiriyoruz” söylemi sivil toplum kuruluşlarıyla adım adım gerçekleştirilir.Afganistan sonrası Kafkasların stratejik eksende petrol yolları,Rusyanın iniş güzergahları gibi nedenlerden dolayı Gürcistan’da ilk kez modern demokratik halk devrimini(!!) gerçekleştirir.
Yöntem var olan iktidarı seçime zorlama, seçimlerin meşrutiyetini tartıştırmak, seçim süreçi veya meşruluk süreçinde ise sivil toplum örgütlerini (NGO) profesyonelce kullanmaktır.Burada yerel ve küresel medya eş güdümlüdür.Sonuçta yapılan seçimlerle iktidar olmak gereklidir.Eğer seçim kazanılmazsa halkı sokaklara dökerek sonuç alınınca kadar ya meclis ,ya başkanlık sarayları halkla çevirilerek bir manada sistemlerin “teslim” olması sağlanır.Kullanılan temel silah “renkli kaşkoldur”.Senorya yazarının mazlum muhalefet lider tipi hele kimyasal saldırıya uğramışşsa işin magazin boyutuna da hitap eder. (Ukrayna örneği) gerek Gürcistan ,gerekse Ukrayna ve Lübnan örneklerinde Halkın ön planda tutulmasına özen gösterilir.
Aslında yapılan jeopolitik boşlukların ABD tarafından herkesin gözün içine bakılarak doldurulma hamlelerinden başka bir şey değildir.

Ortadoğu’daki Demo’kratik çabalar

Ortadoğu’daki ABD organizasyonlu demo’krasi hamlelerini iki grupa ayırmak gerekir.Silahlı, işgalli demo’krasi (Irak örneği), silasız, işgalsiz halk(?) hareketi (Lübnan örneği). ABD, 11 Eylül sonrası Ortadoğu da vuruş noktası olarak seçtiği Irak ilk dalgadan nasibine düşeni alır. Saddam’ın heykellerinin yıkılması ve yakalanması birinci perdenin bittiğinin göstergesidir.İşgalin meşruluğunu sağlayacak ikinci perdenin açılması gereklidir.O da uluslararası silahlı gücün devreye girmesi lazımdır.Afganistan’da böyle yapılır.İstanbul 2004 ile Brüksel 2005 Mart toplantılarıyla, NATO’nun Ortadoğu’ya ve bunu tamamlayan Doğu Akdeniz operasyonlarıyla ABD “büyük Ortadoğu projesindeki” silahlı gücü haline dönüştürülür.Bu hareketler ABD nin kendi sorunlarından dolayı değil dünyanın güvenliğini ilgilendiren hamleler olduğu beyinlerde şekillendirilir.Askeri hareketlerden sonra Bush’un ısrarlı söylemi Ortadoğuya demo’krasi getirdiğidir.Ortadoğu’da, ikinci dalga Irak’da gerçekleştirilen “seçim komedisidir.” İngiltere’nin geçen yüzyılın başında uyguladığı “mandater yapı”, ABD tarafından “Demo’kratik yapıya” dönüşütürülür.ABD 21.yüzyılın dominant gücü olduğunu bu ve benzer olaylarla dünyaya kabul ettirmek gayretindedir.

Irak’daki Seç(tir)imleri

Irak’ta Saddam’ın düşürülmesinden sonra ABD için en önemli hamle “Irak seçimleridir.”Başkan, ikinci döneminin başlangıcındaki yemin töreninde gerekse kongrede yaptığı konuşmalarında Irak’a getirilen demokrasiden bahseder. Irak’taki seçim nasıl bir demo’kratik harekettir. Irak’ta seçim işgalin meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir.Irak İngiltere tarafından I.Dünya savaşı sonrası oluşturulan suni bir yapıdır. Musul (Kürt, Arap,Türk, Sünni),Bagdat (Arap, Sünni,Şii),Basra (Arap, Şii) eyaletlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturan suni bir devlettir. Bu yapı son Irak seçiminde kendisinden beklenen refleksi gösterir.
Irak seçimleri ABD’nin Ortadoğu’ya getirmek istediği söylemi şekilsel olarak kuvvetlendirir. Başka bir bakış açısıyla seçimler aslında İran’la ABD arasındaki güç mücadelesidir. ABD, İngiltere’nin 1920’lerde yaptığı “Sünni dışardan getirilen Faysal” yönetimini tercih etmez. Onun yerine riskli olan ülke çoğunu kontrollü olarak kullanmayı tercih eder. . Irak’ın etnik yapısına baktığımızda Şii Arap unsur üzerinde stareji tanımlamanız gerekir.Bu noktanın kendine göre handikapları vardır.Şii inanç örgüsü de Mollalar ve Kum kentinin tartışılmaz etkileri vardır. Rolün açılımı İran’ın perde arkasında gücünü Irak’ta hisssetirmesidir.Nitekim Sadr grupunun çıkışları bu manada düşünülmesi gerekir. İran’ın ülkenin Kerbelaya kadar olan yerindeki hakimiyeti, ülke içerisindeki bir başka Molla tarafından saf dışı edilerek engellenir.O da Ayetullah Sistanidir. Dini açıdan İran’daki Mollalardan üstün olan Sistani’nin Arap olmaması,ABD onun gücüyle Sadr frenlemesi güç göstergeleri açısından önemlidir.Seçim süreçinin Sistani’nin İran ve ABD karşı kendi lehine ülke içindeki hamlelerini gerçekleştirir.Sistani’nin kurulacak olan Irak hükümetinde etkin rol alması (perde arkasında) Anayasa oluşturulduğunda ABD’nin destekli de olsa Şii İslami yapıyı Irakta iktidar etmesi ileriye yönelik yerinde taktiklerdir. Yerel konjektürde Talabani ve Barzani faktörlerini frenlemek için ABD kullanmak istediği bir yapı olarakta düşünmek gerekir. Seçimlere Sünnilerin katılmaması ise meşruluğun tartıştırılması açısından yerinde bir çıkıştır.Bunun yanında Şiilerin yeni kuralacak hükümette önemli bazı bakanlıkları ABD ile Sünnilere açmaya çalıştığı görülür.Seçimlerde Kürtler Talabani ve Barzani’nin kurnaz politikaları sayesinde önemli açılımlar elde ederler. Irak’ın geleceği açısıdan Kürt başkan, uzun vaade de kaosu getirir.Seçimlerin “garipleri “ hiç şüphesiz Türkmenlerdir.Kuzey Irak’ta Barzani’nin terörüne maruz kalkan Türkmenler Türkiye tarafından seçime fiilen yönlendirilmesi de reel politik tanımlamalarla açıklanmayacak kadar bir skandaldır.Aslında Irak seçimlerinde iç kuvvetlerin dengesini tartışırken, ABD işgalinin meşrulaştırldığını kimse görmez.Gerek dünya gerekse yerel medya ve ilim adamları işgali değil, seçimlerin meşruluğu değil, alt grupların kuracakları hükümet yapılarını tartışırlar. Sonuçta ABD Irak’taki ikinci hamlesini gerçekleştirir. Seçimlerle işgal meşrulaştırılır.
İkinci dalgayı tamamlayacak ise hamleler bölgesel eksikliklerin gidirilmesidir.O da 11 Eylül sonrası Bush tarafından açıklanan “Şer eksenin” diğer aktörleri Ortadoğu bağlamında düşünüldüğünde Suriye ve İran’dır.ABD’in seçim sonrası tüm yoğunluğu Irak’ın yan eklem alanındaki “çatlak seslere” yöneldiği görülür.İran’a karşı kontrollü,dozu giderek artırılan Nükleer tehdid algılaması, uluslararası denklem doğrultusunda askeri seçeneği sık sık hatırlatılıp, uluslararası gündemde tutulmaya çalışılır. Bu arada Lübnan’da denenen “sedir devrimi” ABD nin doğru hamleleri kendince yaptığının delilidir. Eski Lübnan Başkanının Harairi’nin öldürülmesiyle tetiklenen organizasyon bize yine Gürcistan ve Ukrayna seçimlerini hatırlatır. Suikast sonrası gerek Lübnan da gerekse dünya kamuoyunda boy hedefine getirilen Suriye ilk şoku atlattıktan sonra karşı hamlelere girişir.

Lübnan’dan Suriye’ye

Suriye’deki Baas partisi Soğuk Savaş’ın ABD tarafından Ortadoğu’daki son kırıntısı olarak değerlendirilir.Lübnan İç savaşı sonrası Hafız Esad tarafıdan Suriye’nin güvenliği ekseninde Lübnan ile Golan Tepelerinin kontrol etme hareketleri İsrali’nin yukarıya doğru çıkışlarıyla engellenir.Lübnan’ın 1970 li yıllarda yaşadığı iç savaş sonrası kendine gelirken aslında İran Suriye ve İsrail’in güç çatışmalarını üzerinde hisseden bir ülke potresini çizer.
Arafat’ın ölümüyle durumu tartışılır,Abbas’ın Filistinde iktidara taşınması akabinde Mısır’da İsrail-Filistin barış görüşmeleri ve bunu tamamlayan İngiltere’nin girişimleriyle Filistin meselesi İsrail’in kısmi kontrolüne geçer..Bu da Büyük Ortadoğu projesi planında işlerin devam ettiğini gösterir.Lübnanda eski başbakanın öldürülmesiyle aslında İran ve Suriye’nin daraldığı İsrail ve ABD ise rahatlatıldığı görülür.Lübnan’da halk’ın sokaklara döktürülmesine Dürzi lider Canbolat’an yararlanılması da ilginçtir.Kaşkolların sahneye tekrar çıkarıldığı organize eylemlere karşılık Suriye’nin ilk şokdan sonraki hareketi “şark kurnazlığı” ekseninde gelişir..Suriye’nin Beşar Esad’ın ağzında geri çekileceğini söylemesine rağmen takvimden bahsetmemesi uluslararası kamuoyuna verilen bir cevaptır. Meydanlarda ise Suriye’nin “Muhaberat”ının boş durmayarak halkı sokaklara döker.Fakat en vurucu hamle Lübnanda Hizbullah’ın 1 milyon adam yürüyüşünden gelir.Bunun üzerinde durmak gerekir.Zira Fadallahın Lübnan içindeki gücünü gösteren bu hareket, aynı zamanda İran, Suriye ve Irak düzleminde kurulmak istenen Şii ekseninin ilk testtidir. ABD Lübnan’daki “sedir devrimi”nde hız azaltıp demokratik hareketlerine yeni açılımlar aradığı görülür.

Sonuç

ABD 1989 sonrası SSCB yıkılmasıyla kazandığı tek güç olma sevdasını 11 eylülle beraber planlı bir şekilde sürdürür. Afgan ve Irak işgallerinin yanında Gürcistan, Ukrayna, Lübnan açılımlarıyla boşluğu doldurma hamleleri birbirini takip eder.
Burada sorulması gereken temel soruya geri dönersek, Bush ikinci döneminde nasıl anılmak istiyor: renkli sözde halk devrimleriyle mi; Irak veya Afganistan’daki katliamlarıyla mı?

Yrd.Doç.Dr.Bekir Günay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir