İKİ DEVİ DİZ ÇÖKTÜREN DEV

Kol kola girmiş iki dev, konuşarak ve susarak yürüyorlar. Manzaraları nefes alır gibi gözlerine çekiyor, kelimeleri nefes verir gibi tabiata üflüyorlar. İki devden yaşça büyük olanı ne söylüyorsa diğerine, adımları hızlanıyor. Gecikmiş olanların telaşından çok yetişecek olanların heyecanı var üzerlerinde.


Yerini sadece kendilerinin bildiği bir define ruhlarını o kadar yaklaştırıyor ki birbirine, sandığın iki anahtarı gibi rüzgâr dinene kadar aynı halkada savruluyorlar. Rüzgâr diniyor, demek geldiler. Kapılardan geçip bir mahzene indiler. Şarapların değil şarkıların hapsedildiği bu mekânda bir yer beğendiler hür ruhlarına. Ve iki dev eski bir gramofonun önünde diz çöktüler. Taş plak dönmeye başladı. “Bir altın uçurum derinleşmeye.” Başlarını eğdiler. “Dağılırken ‘Nevâ’nın esrarı.”

Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı Konservatuar’ın arşivinde diz çöktüren dev Itrî’den başkası değil. Hocayla talebenin kelimelerini birleştirirsek “Elli milyon ruhu fecre yürüten, kapalı cennet.” Cennet, çünkü lutfedilmiş ona. Yenikapı Mevlevihanesi’nde yetişmiş bu özge ağacın kökleri cennette. Dallarının biri hat, Siyahi Ahmed Efendi’nin meşklerinde ta’lik yemişler veriyor. Biri şiir, redifli ve medli çiçekler açıyor divan ve aşık bahçelerinde. Biri ses, çınlatıyor IV. Mehmet’in sarayını, meclisini Kırım Hanı Selim Giray’ın. Ve biri öyle bir dal ki, bütün dalların arasından sıyrılıp “Musikimizin pîri”ni yedi kat gökle tanıştırıyor: Beste. Buhurizade Mustafa Itrî, “Zemzemi dudakla, dudağı zemzemle buluşturuyor.” Kâh rast makamında şikayet ediyor, “Ne gamzeden, ne gam-ı yâr-ı pür cefadandır./Bizim şikayetimiz baht-ı bîvefadandır.” Kâh davet ediyor ‘devr-i revan’da, “Gel ey saki, bulunmaz böyle âli, dilküşa meclis./ Getir câm-ı musaffayı kim, olsun pür safa meclis.” Kâh fısıldıyor “hafif”ten, “İnletme ben garibi ki düşman şen olmasın/ Ben nâtüvâne kıyma, meded! Senden olmasın!”

Ah kim kıyıyor Itrî’ye ki kırk iki beste kalıyor bin besteden. “O şafak vaktinin cihangiri,” tekbirini yükseltiyor kurbanlar kesilirken. Bir avuç topraktan öyle devasa bir ağaç fışkırıyor ki, üç yüz yıldır yağıyor serinliği. Bayramlar bu ahenkle bayram oluyor, bu ahenk coşturuyor süngüleri. Bu ahenkle dile geliyor sevinci ve acısı bir milletin: “Allâhu ekber, Allâhu ekber-Lâ ilâhe illalâh. Vallâhu ekber. Allahu ekber velillahilhamd” Dolaşıyor Itrî segâh dörtlüyü. Yücelişin perdelerini açıyor. Sonra sevgilisine selam gönderiyor yüce Allah’ın. Teravihin her bendinde yeniden yoğuruyor ruhları. Bir ağızdan söylendikçe salat-ı ümmiyye cemaate çocuksu bir neşe yayılıyor. Otuz üç rekat namazı aynı dirilikte kıldıracak rüzgar camilerden kopup Medine’ye varıyor: “Allâ-hümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin Nebiyi Ümmiyi ve âlâ. Âlihi ve Sahbihi ve Sellim.”

Buhurizade’nin, sözleri Mevlâna’ya ait olan “Na’tı Mevlâna”sına gelince; rastın zirvesinde bir muhabbet bu, Konya Mevlevihanesi’nde Tanpınar’a: “Bu eserin delaletiyle eski musikimizin bizim olan kapalı cennetine girmiş sayılabilirdim,” dedirten. “Ey Allah’ın sevgilisi, o tek Allah’ın elçisi sensin/ Yüceler yücesinin seçkini, arınmış ve benzersiz olan sensin… Ey Allah’ın elçisi, sen de biliyorsun ki ümmetlerin acizdir. Başsız ayaksız acizlerin yol göstericisi sensin…” sözleriyle Kâinatın Efendisi’ne iltica eden. Türk müziği repertuarındaki en işlenmiş ve yetkin besteye dönelim isterseniz. İki devi önünde diz çöktüren o büyük esere. Nasıl bir giriştir bu, terennümden soyutlanıp söz deryasına dalan! Şirazlı Hafız’ın sözleriyle Nevâ- Kâr: “Gülbün-i iyş mîdemed sâki-i gül’izâr kû”

Musikiye yeni soluklar kazandırmak için esirciler kethüdalığı da yapmış olan Itrî’yi ister, “Her gördüğü periye gönül mübtela olur,” mısrasıyla başlayan buselik bestesiyle hatırlayalım,” ister Nef’î’nin “Tutî-i mucize-gûyem ne desem lâf değil” mısrasıyla başlayan segah Yörük semâisiyle, onun Abdülkadir Meragî’yle birlikte Türk Müziğinin en büyük iki bestecisinden biri olduğunu unutmayalım. Hem çiçekler ve meyveler yetiştiren bu tabiat aşığından öğrenecek ne çok şey var. Mesela bir rast ilâhi çınlayıp duruyor kulaklarımda. Sözlerini Rûşenî yazmış: “Çün doğup tuttu cihan yüzünü hüsnün güneşi/Kim ola sevmeye bû hüsn ile sen mâhveşi” (Güzelliğinin güneşi evrenin yüzünü tuttu./Bu güzellikte, sen aya benzeyen güzeli, kim sevmemiş olabilir) Kâinatın Efendisi’ne seslenen bu ilâhide öyle bir söz var ki Itrî’nin bestesiyle çağlara sarsıyor: “Üzülür, ırkı Ebucehl gibi ebter olur/Çün Ebul Kasım ile her kim ederse güreşi” (Ebul Kasım (Hz. Peygamber) ile her kim güreş ederse üzülür. Ebu Cehil gibi soyu tükenir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir