İki Ekmek Bir Süt

Sözün kaygan ve zehirli yılanı, çatal diliyle iki farklı şeye işaret eder tek bir şey söylerken. Okla kalkanı aynı anda gösterir ki, yaraladığının hışmından kendini koruyabilsin. Zehirle balı bir arada bulundurur ki, ihaneti tadından yenmesin. Hem her şeyi söylesin, hem hiçbir şey söylememiş olsun. Bir gözüyle nişan alırken, öbür gözüyle göz kırpsın. Bir ayağıyla tekme atarken, öbür ayağıyla halay çeksin. Bir eliyle boğazını sıkarken, öbür eliyle dua etsin. Bir dudağı sevgisini ifade ederken, öbür dudağı nefretle titresin. Bir kulağı kalbinin sesini dinlerken, öbür kulağı şeytanca dikilsin. Aynı anda hem bıçak olsun hem pamuk, hem çöl olsun hem vaha, hem ateş olsun hem su! Misinanın ucunda çırpınan balığın kulağına “İki hidrojen bir oksijen” diye fısıldasın. Hayır “Su” demesin, kabalık olur. “İki hidrojen bir oksijen” desin denizden koparılan balığa.


Yazımın burasında, Fenerbahçe-Beşiktaş maçında “İKİ EKMEK BİR SÜT” pankartını açarak ekmek ve süt talep eden “ekmek”siz ve “süt”süzler için hepinizi bir dakikalık “saygı” duruşuna çağırıyorum. Üstelik bunu çocukluğundan beri takım değiştirmemiş bir Fenerbahçeli olarak yapıyorum. Çünkü “insan ancak başkalarının başarısına sevinebilirse gerçekten canlı demektir”(1) Çünkü “insan”ın taraftarı olmak bütün taraftarlıkların üzerindedir. Fakat bununla yetinmiyorum. Yoksullara ancak başarıları nispetinde yakınlık duyan ve bu pankart vesilesiyle, bütün kibirlerini, kabalıklarını, birkaç düşüncesiz taraftarın üzerine yıkan “süt”ten çıkmış akkaşıkları da aynaya bakmaya davet ediyorum.



***


– Ayna ayna, söyle bana! Bu dünyanın en iyi insanı kim?


– Sensin elbette! Fakir zengin ayırt etmez, yoksulları gözetip korursun. Öyle ki, giymediğin elbiseleri onlara giydirir, yemediğin yemekleri onlara yedirir, kullanmadığın eşyaları onlara kullandırırsın. Hastanede parasızlık yüzünden bir bebek rehin kalsa, sabaha kadar uyuyamaz, gün doğunca derin bir uykuya dalarsın. Çocuğunun arkadaşları içinde yoksul çocukların olmaması olsa olsa bir tesadüftür. Bayramları apartmanın bodrum katına hiç inmemen, bayramlarda Akdeniz sahillerinde olman yüzündendir. Hem apartman görevlisinin çocuğu evlenirken de duyarsız kalmamış, düğüne gidemesen de, ertesi gün servise gelen bodrum kat komşunun cebine bir şeyler sıkıştırmıştın. Üstelik evinin kapılarını da haftada bir sonuna kadar açmıyor musun bu derin komşuna. İş yüzünden bir türlü görüşemeseniz de siz, eşleriniz her hafta bir araya gelip evinizin havasını değiştirmiyorlar mı camları açıp! Değiştirmiyorlar mı koltukların yerini! Yerin halılarını sermiyolar mı göğe?



***


Hayır aynalarını değiştirmiyorlar. Çünkü sadece sütün değil, aynanın da pastörize edilmişi makbuldür kimi evlerde. Zira pastörize bir ayna, görüntünüzü mikroplardan ve bakterilerden arındırır. Karıncasız, pürüzsüz, cam gibi bir hayal sunar size. Görüntü o kadar damıtılmış, o kadar saftır ki, gerçeğin kokusu hissedilmez. Hem siyah sırdır, kulisidir aynanın. Hem ağzı sıkıdır; aynanız asla sır vermez. Şayet pastörize edilmemiş bir aynaya sahip olsaydınız. O aynadan belki de şu sözleri duyardınız:



İnsanın insana ihtiyacı vardır. Hava gibi, su gibi, ekmek gibi, süt gibi ihtiyacı vardır insanın insana. Zenginlerin yoksullara ihtiyacı, yoksulların zenginlere ihtiyacından belki de daha fazladır. İnsanların değeri hakkında ne büyük bir yanılgı bu! Ne büyük yanılgı üstün görmek kendini! Bir taştan ve bitkiden ne ayırıyorsa insanı, o cevher değil midir, bakışlarımızı yontan. “İnsanlara böyle bir bakış kahramanlar yaratır. Çalışma odanızı süpüren adam da bir kahramandır; fakat kahramanları arayıp bulmak lâzımdır; bulmayı istemek lâzımdır; görünüşü kazımak, kendimize benzeyeni aramak…” (2)



***


İşte tam burada insanlığın merhamet elini tutmak geçiyor içimden. Hz. Peygamber (s.a.v)’in bütün güllerini, yoksulların, zayıfların, kimsesizlerin, hastaların kapılarında dağıtmak… Ey zayıflarımız, yoksullarımız, ihtiyarlarımız! Ey hastalarımız, özürlülerimiz, çocuklarımız! Sizin hürmetinize merhamet olunuyor, ayaktaysak siz varsınız diye, minnetle… Dahası şikayet ederlerse diye korkarak. Ya şikayet ederlerse o yüce peygambere! Sahi duysa bütün bu olanları. Duysa her yerde dört nala kibir atları. Koşuyor ezerek hep zayıfları. Duysa acaba ne der?



***


İşte tam burasında insanlığın merhamet elini tutmak geliyor içimden. Ve sonra bir karıncanın incitilmesine, bir ağaç dalının kırılmasına razı olmayan Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın şu sözünü gökyüzüne yıldızlarla yazmak yeniden:


“Bir kimseye şer olarak bir müslüman kardeşini küçümsemesi yeter!”





(1)Goethe


(2)Alain

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir