İkiz Kule’yi ‘bilen’ kadın

Mahir Kaynak’ın kızı Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan…
İkiz Kule’yi ‘gören’ kadın İkiz Kule’yi ‘gören’ göz

Arıboğan 11 Eylül 2002’den önce ne demişti ?‘‘Teröristler, herhangi bir laboratuvardan sağlanabilecek kobalt 60 ya da iyodin 131 gibi kimyasal maddeleri kamyonlara yerleştirip Dünya Ticaret Merkezi`ne saldırırlarsa, New York`un en önemli finans merkezi nesiller boyu yaşanmaz hale gelebilir.’’

Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Arıboğan`ı üne kavuşturan çalışması 1997`de yazdığı `Uluslararası Terörizmin Yeni Yüzü` adlı makalesi… Arıboğan bu çalışmada, 11 Eylül saldırısından önce Dünya Ticaret Merkezi`ne yakın zamanda kitlesel bir saldırı yapılabileceğini yazmıştı. Makale 11 Eylül sonrasında tekrar gündeme geldi. Bu öngörünün ardından Arıboğan’ın MİT İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Prof. Dr. Mahir Kaynak`ın kızı olması tekrar gündeme geldi.
Kehanetin sırrı ‘kuşku duymak’
Arıboğan, İkiz Kule kehanetinin ardındaki şeyin şüphe olduğunu söylüyor. Ona göre bir bilim insanını başarıya götüren en önemli unsur kuşku. ‘‘Bir şeyi mantığıma uymuyorsa kabul etmem. Araştırır ve kendi bilgimi edinmeye çalışırım. Öğrencilik yaşamım boyunca çok başarılı sonuçlar almadım. Ama başarılı bir hoca olabilmek için çok gayret ettim. Çünkü işimi çok seviyorum.’’
Mahir Kaynak’ın kızı Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü hocası. Akademik çalışmaları uluslararası güvenlik alanına yöneldikçe ‘‘Babama benzemekten ve onunla aynı alanlarda uzmanlaşmaktan kendimi hep sakındım’’ dediği noktaya gelmiş. Soğuk Savaş`ın son günlerinde dünya globalleşme tartışmalarına yeni başlamışken, Ülke Hanım bu konuya kafasına takmış. Nihayet 1993`te ‘‘Globalleşme Senaryosu`nun Aktörleri’’ başlıklı bir kitaba imzasını atmış. Kitapta terör grupları, organize suç örgütleri ve gizli servislerin çalışmalarını incelemiş. 1996`da ABD ve İskoçya`da uluslararası güvenlik, terörizm, örgütlü suç başlıklı bir dizi seminere katılmış. 1996`da kaleme aldığı `Süper Terör` konulu bir makalesindeki öngörüleri dikkate değer: ‘‘Teröristler, herhangi bir laboratuvardan sağlanabilecek kobalt 60 ya da iyodin 131 gibi kimyasal maddeleri kamyonlara yerleştirip Dünya Ticaret Merkezi`ne saldırırlarsa, New York`un en önemli finans merkezi nesiller boyu yaşanmaz hale gelebilir.’’
Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın daha önce Globalleşme Senaryosunun Aktörleri, Kabileden Küreselleşmeye, Çin`in Gölgesinde Uzakdoğu Asya isimli kitapları yayınladı. Uluslararası İlişkiler Sözlüğü`nün yazarlarından birisi olan Arıboğan, yeni kitabı ise uluslararası terörizm konusunda. Arıboğan’ın yeni kitabı Tarihin Sonundan Barışın Sonuna adını taşıyor. Timaş Yayınları’ndan neşredilen kitap, şimdiden büyük bir okuyucu kitlesinin ilgisini çekti.

Haksız müdahale terörü motive eder

Prof. Dr. Mahir Kaynak`ın kızı Arıboğan, Amerika`nın gerekçesiz müdahalelerinin bu ülkeye karşı terörizmin motive edilmesi sonucu doğuracağını düşünüyor: “Hava kuvvetleri olmayan ama bombaları olana terörist deniyor ve dünyada bu durumda birçok kişi ve örgüt bulunuyor. Bunlar da nefretle donandıkları zaman, kendilerini eziyete maruz bırakıldıklarını hissettikleri zaman, o bombaları kullanırlar. Açıkçası, Bush yönetiminin şahin tavrının Amerikan halkına çok ağır bedeller ödetebileceği gibi bir sonuç ihtimal dışı değil.”
x
Mahir Kaynak ile Deniz Ülke Arıboğan`ı çok yakından tanımayanlar `armut dibine düştü` diyorlar. Baba-kızla birlikte yapılan bu röportaj ne kadar benzeyip ne kadar benzemediklerinin cevabı olabilir.
Babamı matematik öğretmeni sanırdık
Ersin KALKAN

Babanız bir istihbaratçıydı, siz ne sanırdınız?

DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN- Biz babamı matematik öğretmeni zannederdik.

Neden başka bir meslek değil de matematikçi?

DÜA- Fen Fakültesi`nde matematik de okumuş. Fakat ilkokul dördüncü sınıftayken bir öğretmenim bana babamın matematik hocası değil istihbaratçı olduğunu söyledi. Hüngür hüngür ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Çünkü sanki babamın yaptığı işi kötü bir şeymiş gibi söylemişti bana. Çünkü biz çocuklar, olaylar meydana geldiğinde hiç farkında değildik.

MODA’YI SUADİYE BİLİRDİM

MAHİR KAYNAK- Evet annesiyle ben çocukları olayların tamamen dışında tutmaya çalıştık. Ben deşifre olduğumda evimizi değiştirdik. Anneleri bir oyun buldu onu oynamaya başladık. Moda`ya taşınmıştık ama buranın adını Suadiye diye değiştirmiştik. Biz Suadiye`ye tatile gelmiş gibi oynuyorduk.

DÜA- Ben hala şuur altımda Moda`yı Suadiye Suadiye`yi de Moda diye bilirim.

MK- Yani semtin ve kendimizin isimlerini değiştirmiştik. Her birimiz yeni bir isim almış ve birbirimize o isimle hitap etmeye başlamıştık. Bunu çevredekiler, kimliğimizi öğrenmesin diye yapmıştık. Çocuklar sokakta soranlara babamın adı Mahir annemin adı Şükran demiyor, başka bir isim kullanıyorlardı. Çocuklar da bu oyunu çok sevdiler. Ankara`ya taşınana kadar durumu idare ettik.

Hiç kılık ya da tip değişikliğine gittiniz mi? Hani ajanlar yapar ya bıyık takmak etek giymek gibi?

MK- Hiçbir zaman öyle bir şeye gerek görmedim. Karşı taraf sizi öldürmeye karar verdiğinde zaten bundan kurtulamazsınız. Bu iş korunmayla değil dengeleri iyi hesaplamakla olur.

Babanızın ajan olduğunu öğrendikten sonra durumlar nasıl değişti?

DÜA- Şaşkınlık dönemini atlattıktan sonra kendimi James Bond`un kızı gibi hissetmeye başladım. Biraz da yabancı filmlerin etkisiyle tekvando ve karateye merak sardım. Bu meseleyi babamla da uzun zaman hiç konuşmadım. Açıkçası üniversiteye gelene kadar hayatımızı etkileyecek kadar farkında değildik biz bu durumun.

YAPTIĞIM İŞİN YANLIŞI YOK

Ülke Hanım neden uluslararası güvenlik gibi bir konuda çalışmayı seçtiniz. Hani diyorlar ya `armut dibine düşer` diye.

DÜA- Aslında ben özenle gayret ettim babamla aynı konuda çalışmamaya. Ama bu konular bana çok cazip geliyordu. Babam, hayatın pratiğinden yola çıkarak analiz yapar. Ben ise daha ziyade altyapıyla değil üstyapıyla ilgilenirim. Ben terör uzmanı değil uluslararası ilişkiler uzmanıyım. Globalleşme Senaryolarının Aktörleri kitabını yazarken, terör gruplarının sistemde önemli bir rol oynayacağını söylemiştim. Bu tez kitaptaki iddialardan sadece biriydi. 1996`da kaleme aldığım bir makalede, ‘‘Ericson`ın çarpan etkisi’’nden bahisle şunları yazmışım: Terörizm çok daha büyük çaplı güvenlik problemlerini başlatacak bir tetik olabilir. Bu tetikleme sistemli bir terör örgütü tarafından yapılırsa önümüzdeki dönemlerde Huntington`ın söylediği gibi bir uygarlıklar çatışması gibi olaylara neden olabilir.

Sizi bu konulara çeken James Bond`un kızı olmanız olmasın!

DÜA- Hayır hayır… Bu konular sadece bana değil herkese de cazip geliyordur diye düşünüyorum.

Aslında birbirine yakın alanlarda çalışıyorsunuz ama taban tabana zıt konumdasınız.

MK- Dikkat ediyorum da bizim aynı alanda çalışmamız rahatsızlık yaratıyor. Örneğin biz baba kız olarak doktorluğu seçseydik sizlerde böyle bir rahatsızlık ortaya çıkmazdı. Bu aslında benim üzerime yapıştırılmış etiketlerin hoş olmamasından kaynaklanıyor.

Peki neden hoş değil?

MK- Bu benim yaptığım işin hoş olmamasından kaynaklanmıyor. Öyle bir kanaat yaratılmış. Yaptığım işin ne ahlaka aykırı bir yanı vardır ne yanlışı ne de ilk defa yapılmaktadır. Buna rağmen toplumda bazı güçler benim misyonumu lanetlemiş.

Mahir Kaynak nasıl bir babadır?

DÜA- Valla çok iyi bir babadır. Küçükken tavlada bize mutlaka yenilirdi, üzülmeyelim, güvenimizi kaybetmeyelim diye. Katı kuralları yoktu. Sadece fazla telaşlıdır. Eve gelmemek başka bir yerde kalmak gibi şeylere izin vermezdi. Ben evlenene kadar evimizin dışında bir arkadaşta kalamadım.

Tutuculuktan mı kaynaklanıyordu yoksa bir ajan evhamı mı?

DÜA- Hayır, hiç bir mazbutluğu yoktur.

Erkek arkadaşlarınıza karışır mıydı?

DÜA- Hiç karışmazdı. Hatta eşimle ilk tanıştığım zamanlarda babama gelip, `Baba seni erkek arkadaşımla tanıştırmak istiyorum` demiştim de `İstemez, gerek yok, tanıştırma` diye bir cevap almıştım. Ama tanıyınca çok sevdi.

ECEVİT’E KIRGIN KALACAĞIM

İnsanlara güvenir misiniz?

MK-Hayır asla. Benim insanlara karşı engin bir güvensizliğim vardır. Çok kötü bir çocukluk dönemi geçirdim. 14 yaşında ailemin yanından ayrılıp, askeri okula gittim. Kimsenin himayesi ve desteğini görmedim. Hayat yolumu kendim çizdim. Tüm zorlukları tek başıma aştım. Onun için de hayata karşı güvensizdim ve bu güvensizliğim de çocuklarımın üzerinde titizliğime yol açtı. Bu onları korumak amacına yöneliktir, onların zarara uğramasından endişe ederdim.

Sırlarınız çok mudur?

MK- Benim çok sırrım yoktur ama bu konuda asla konuşmam.

Çok polisiye okudunuz mu?

MK- Hayır aksine dünya klasiklerini severim. Diyebilirim ki tüm klasikleri okudum, hiç tanımadığım, karşılaşmadığım ve kendimde müşahede etmediğim birçok duyguyu, eğilimi edebiyatta öğrendim.

Hangi yazar favoriniz?

MK- Dostoyevski. Suç ve Ceza ile Yeraltından Notlar beni çok etkilemiştir.

Kızınızın ismini Edgar Allan Poe`dan esinlenerek koyduğunuza göre şiir seviyorsunuz.

MK- Evet halen okurum. Sadece yerli değil yabancı şairleri de takip ederdim. Eskiden ‘‘Tercüme’’ diye bir dergi çıkardı ve orada çok iyi yabancı şiir çevirileri vardı.

Nazım Hikmet okur muydunuz?

MK- Evet hem de severek okurdum.

DÜA- Bendeki Nazım sevgisinin temelleri ortaokuldayken atıldı. Bizim evde, bu yazar solcu, o sağcı gibi bir yasaklama ve savsaklama hiç olmadı. Mahallemizde iki grup vardı. Gruplardan biri `umudumuz Ecevit`çiydi. Ben de o gruba dahildim. Yerlere yapışıp babama `Ne olur Ecevit`e oy ver` diye yalvarmıştım. Babam da tamam tamam Ecevit`e oy vereceğim diye geçiştirmişti. Yıllar sonra Ecevit`i hiç sevmediğini öğrendim.

MK- Bizimkiler mahallede `umudumuz Ecevit` diye dolaşırken Ecevit, yaptığı her üç konuşmanın ikisinde bana çatıyordu. Madanoğlu`nu darbe yapmaya sevketmişim diye. O dönem ben yaptığım savunmada, böyle bir şeyin mümkün olmadığını, bunu öne sürmenin orduya hakaret olacağını söylüyordum. Ecevit`e hayatım boyunca kırgın kalacağım. Ama ailemin hiçbir ferdinin siyasi tercihine karışmıyordum.

DÜA- Annem CHP geleneğine inanır. Sıkı bir sosyal demokrattır. İşte o dönemde bütün bunlara rağmen annem gidip Ecevit`e oy vermişti. Ve babam hiç sesini çıkarmamıştı.

Baba kız farkı

DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN

Yürekle aklın birlikte işleyen ortak bir değer olduğuna inanırım. İnsanın bir dava için kendisini feda etmesini anlamlı bulurum. Yürekli insanlara önem verir onları anlamaya çalışırım.

Ben insanların ve liderlerin tarihin oluşunda büyük etkiye sahip olduklarına inanırım. Babam ise liderlerin de o üstün akıl tarafından ortaya çıkarıldığını savunur.

Savaşı statükodan memnun olmayanlar ya da bir önceki savaşın mağlupları ister. O yüzden barışçı görünen devletler iyi oldukları için değil statüko onların işine geldiği için öyledirler.

MAHİR KAYNAK

Aklın en üstün kıymet olduğuna inanırım. Aklı olmayanın inancının, cesaretinin ve aşkının önemi yoktur diye düşünürüm.

Liderlik bir kapasite sorunu değildir. Lider dünyadaki genel gidişin bir ürünüdür.

Dünyada bir İslam tehditi, Hıristiyan ya da sol tehdit gibi şeylere itibar etmem. İdeolojiler çeşitli güçlerin zaman zaman giydiği elbiselerdir, ben o elbisenin altına bakarım.

Dünyayı birkaç kere imha edecek silahları elinde tutan insanların, hasım gördüklerini bertaraf etmek için bunu kullanması mümkündür. İşte bunu yapmıyorlarsa bir sorumluluk da duyuyorlardır. Yani dünya sahipsiz değil. (Hürriyet 07.10.2001)

Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın eşi Lütfü Arıboğan

Eşi Lütfü Arıboğan ise Galatasaray ve Milli Basket Takımının Eski Kaptanı.

Lütfü Arıboğan 1961 yılında Adana’da doğdu. Basketbola 1971’de Çukobirlik’te başladı. Ankara DSİ, Efes Pilsen ve Ülker Takımlarında oynadı. Hırslı basketboluyla dikkat çeken ve 1.98 m boyundaki Arıboğan 75 kez milli oldu. Daha sonra Ülkerspor’da menajer olarak çalışmaya başladı.

Ülkerspor Genel Menajeri

Basketbol otoriteleri Ülker`in en büyük kazancı, Orhan Özokur gibi, kulübe para vermek dışında karışmayan bir başkan ve kulübü devrettiği Lütfü Arıboğan gibi karizmatik ve işini çok iyi yapan bir genel menejeri olmasıdır diyorlar. Lütfü Arıboğan bu görevi aldığından beri Ülker`de ters giden, kötü olan herşey düzeldi. Finali, şampiyonluğu getiren de işte bu değişimdir.

Spor basını futbolla yatıp futbolla kalkmasa diğer spor alanlarındaki gelişmeleri de gündemlerinin baş sayfasına taşısalar ne iyi olacak. Özel sektör bu konuda elinden geleni yapıyor. Tuncay Özilhan`ın desteğindeki Efes Pilsen`i başarılarıyla Sabri Ülker`in damadı Orhan Özokur`un kurduğu Ülkerspor izliyor.

Ülkerspor geçen yılın Türkiye şampiyonu ve Cumhurbaşkanlığı kupası birincisi. Avrupa liginde de mücadele veriyor. Perşembe günü Yunan Peristeri takımını 93-79 gibi açık bir farkla yendiler. Bu başarıları da devam edecek. Hedefleri Avrupa basketbol liginde final oynamak.

Peki bugünlere nasıl gelindi?

1993 yılında ekonomik krize giren NASAŞ`ın takımını Ülker Grubu satın aldı. Ülkerspor o gün bugündür Lütfü Arıboğan`ın yönetiminde başarıya koşuyor. Ülker Grubu ilk etapta 750 bin dolarlık bir altyapı yatırımını gerçekleştirdi. Ahmet Cömert Salonu`nun alt yapısı tamamlanarak sekiz yıllığına kullanma hakkı alındı. Burhan Felek`in otelinin faaliyete geçmesi sağlandı ve o gün bugündür yatırımlara devam ediliyor. Özel sektör açısından spor kulüplerine sponsor olmak en önemli tanıtım çalışmalarından biri. Hem firma, hem spor hem de Türkiye kazanıyor. Firmaların aktardığı para sayesinde Efes Pilsen, Ülker`in basketboldaki başarıları bunun en iyi kanıtı.

EK BİLGİLER

Arıboğan 11 Eylül 2002’den önce ne demişti ?
‘‘Teröristler, herhangi bir laboratuvardan sağlanabilecek kobalt 60 ya da iyodin 131 gibi kimyasal maddeleri kamyonlara yerleştirip Dünya Ticaret Merkezi`ne saldırırlarsa, New York`un en önemli finans merkezi nesiller boyu yaşanmaz hale gelebilir.’’
X
Neden bir eylemlik süper örgüt olmasın? Faruk MERCAN
Uluslararası ilişkiler ve terör uzmanı Doçent Doktor Deniz Ülke Arıboğan, ABD`deki saldırıların arkasından bugüne kadar bilinmeyen yeni bir örgütün çıkacağına inanıyor. Arıboğan`a göre, bugüne kadar bilinen örgütlerden herhangi birinin bu çapta bir eylemini aynı anda hem CIA hem de MOSSAD`ın fark etmemesi mümkün görünmüyor.
Dünyada terörün aldığı yeni çehreler üzerinde çalışan Ülke Arıboğan, Milli İstihbarat Teşkilatı`nın eski yöneticilerinden Mahir Kaynak`ın kızı ve İstanbul Ü. İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü`nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Arıboğan, 1993`te yayınladığı “Globalleşme Senaryosu`nun Aktörleri” kitabında terörist gruplar, mafya ve gizli servislerin faaliyetlerini ele aldı. 1996`da İskoçya`da dünyanın önde gelen terör uzmanlarının ders verdiği, “Uluslararası Güvenlik ve Terörizm” konulu bir okula devam etti. Ardından, ABD`de örgütlü suç konulu bir seminerler dizisine katılıp organize suç, mafya, uyuşturucu ticaretinin ABD`de ve dünyadaki boyutları ile ilgili çalışma yaptı.
xxx
Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan bir uluslararası ilişkiler uzmanı. Kuşkusuz Arıboğan`ın bir başka özelliği de eski istihbaratçı Mahir Kaynak`ın kızı oluşu. Her ne kadar akademisyen olsa da 1993 yılında yazdığı “Globalleşme Senaryosunun Aktörleri” isimli kitabında terör grupları, organize suç örgütleri ve gizli servislerin çalışmalarını anlatıyor. Arıboğan 1996`da ABD ve İskoçya`da uluslararası güvenlik, terörizm ve örgütlü suç başlıklı bir dizi seminere tek Türk olarak katılmış. “Türkiye`deki terörü de konuştunuz mu?” diye sordum, beni gülerek yanıtladı “O zamanlar yabancılar PKK`nın bir terör örgütü olduğunu asla kabul etmiyordu. Bu yüzden üç dört kez atışmamız oldu.”

Süper terör

Arıboğan, üç yıl önce yazdığı bir makalede terörün alacağı yeni yüzü ele alırken, “süper terör” deyimini ve şu cümleyi kullanmıştı: “Teröristlerin herhangi bir laboratuvardan sağlanabilecek olan kobalt 60 ya da iyodin 131 kimyasal maddelerini kamyonlara yerleştirip Dünya Ticaret Merkezi`ne saldırmaları halinde New York`un en önemli finans merkezlerini nesiller boyunca yaşanmaz hale getirebilirler.” Doç. Arıbağon`la üniversitedeki odasında, ABD`de yaşanan terör dalışlarını konuştuk.
Hepsinden Kur`an çıkması garip
Dünya Ticaret Merkezi`ne yapılacak bu saldırıyı tahmin mi ettiniz?
-Aslında sadece ben tahmin etmedim. Uluslararası ilişkilerde çalışanlar, terör uzmanlarının hepsi böyle kitlesel yıkım getirecek bir şiddet hareketine maruz kalınacağını tahmin ediyorlardı. Bunun metotları hakkında bir fikir yoktu. Kimyasal ve biyolojik silahlarla bir saldırı bekleniyordu. En üst düzeyde de nükleer silah diye düşünülüyordu.
Bu saldırıyı muhtemelen yeni bir örgütün yaptığını söylüyorsunuz.
-Usame bin Ladin`in böyle bir hareketin arkasında olduğunu düşünmüyorum. Olsaydı, hareketi üstlenirdi. Belki bir eylemlik kurulmuş bir örgüt de olabilir. Sistematik olarak faaliyetlerine devam edecek olan bir örgüt olmayabilir. Böyle bir terör grubunun arkasından bir İslam motivasyonunun çıkacağını, en azından bu olayın oraya doğru yönlendirileceğini tahmin etmiştim. Çok ilginç bir biçimde söylediklerimiz net olarak ortaya çıktı. Meğer bütün teröristler yanlarında Kur`an-ı Kerim taşıyormuş. Birer de Boeing 747 kullanma kılavuzu. Ne kadar terörist varsa hepsinden çıktı birer tane. Bu, aslında çok sofistike bir olay.
Hem CIA hem MOSSAD atlamaz
Dünyadaki çeşitli terör gruplarının oluşturduğu bir konsorsiyumun işidir gibi bir senaryo var.
-Olabilir, akla yakın geliyor. Ama bilinen terör gruplarının hepsi istihbarat takibindedir. Usame`nin ne yaptığını, her şeyini ABD biliyor. CIA de MOSSAD da dünyanın en güçlü istihbarat örgütleridir. İkisinin birden haber alamayacağı böyle büyük çaplı bir şey çok kolay bir olay değil. Muhtemelen ABD`nin içinden destek aldıkları düşünülüyor. Herkeste aşağı yukarı böyle bir kaygı var. Sistemin içinden bir destek gelmeden böyle bir eylemin yapılması gerçekten çok zor. Hakikaten karmaşık bir olay. Bildik bir terörist grup olması halinde istihbarat bunu yakalardı diye düşünüyorum. Sonuçta ortaya çıkan etkiler bütün İslam uygarlığı açısından ciddi birtakım gelişmelere neden olabilir.
Bunu olumlu anlamda mı söylüyorsunuz, olumsuz anlamda mı?
Ne olumlu, ne de olumsuz söylüyorum. 21. yüzyıl pek çoklarına göre bir dinler çatışması yüzyılı olacak. Yani insanların kendi kimliklerini dinsel bağlamda ifade ettikleri bir dönem olacak diye düşünülüyor. Tabii burada radikalleşme ve marjinalleşme de söz konusu olabilir. Terörist taktiklere başvurabilecek gruplar çok küçük marjinal gruplardır; ama sonuç olarak bir terör çağına yol açabilecek kadar da sayıları vardır. Bu sadece İslam`la sınırlı olan bir şey değildir. Hıristiyanlığı veya Museviliği kullanan örgütler var. İsrail`de Kahane, Japonya`da Aum Şinriko, Amerika`da Yükselen Güneş Tarikatı, böyle bir sürü tarikat var. Bunlar da Müslümanlara karşı terör eylemlerine girişebilirler.
Türkiye, Osmanlı`nın rolüne soyunacak
Türkiye bu krizden pozitif kazanımlarla çıkabilir diyorsunuz.
-Türkiye stratejik öneme yeniden haiz olacak. Türkiye, egemen ve eşit üye olarak sisteme entegre olmak isteyen ülkeler için örnek bir model teşkil edebilir. Yani aslına bakarsanız biraz Osmanlı tipi bir role doğru soyunmak zorunda kalacak. Çünkü Osmanlı, Batı sisteminin bir üyesidir, yüzü Batı`ya dönüktür. Türkiye`nin de yüzü Batı`ya dönüktür; ama bir ayağı da hep doğuda kalmıştır. Bu, Batı`nın istediği tipte bir örnek modeldir. Bu role soyunabilecek Mısır gibi ülkeler de var. İran`ın konumu enteresan. İran teröre destek veren bir ülke olarak bilinmesine rağmen bu olaydaki tutumu çok net olarak Amerika`nın yanındadır.
Bankalara saldırı dünyayı çökertir
-Hiçbir yer güvenli değil artık. Hayal edilebilen her şey gerçekleştirilebiliyor. Özellikle bankacılık sistemine yönelik saldırı söz konusu. Onun parasını alıp öbür tarafa, öbürünün parasını alıp bu tarafa. Bir anda gidiyorsunuz milyon dolarınız olmuş, bir anda gidiyorsunuz milyarlarca dolarınızı kaybetmiş olabileceksiniz. İki tane böyle olay olsa bütün insanlar bankalardan paralarını çekmeye çalışır. Bu olduğu zaman da bütün bankacılık sistemi çöker. Milyonlarca insan işsiz kalır. Bütün ekonomi çöker, her şey biter. Bunun için de birtakım önlemler, cezalar geliştirilmeye çalışılıyor.
İstihbaratçı babanın terör uzmanı kızı
MİT`ten emekli olan istihbaratçı Mahir Kaynak`ın kızı Doç. Arıboğan, İskoçya`da ve ABD`de terörizm konulu program ve seminerlere katılmış bir isim. İskoçya`da dünyanın önde gelen terör uzmanlarından Paul Wilkinson ve Bruce Hoffman gibi isimlerden dersler aldı. Hoffman aynı zamanda ünlü “Speed” filminin senaristi. Ülke Arıboğan`a göre, bu eylemin arkasında küreselleşme karşıtlarının olması zayıf ihtimal. Beş yıl gibi bir mazisi olan bu grupların henüz bu düzeyde bir hazırlıkları terör potansiyelleri yok. “Küreselleşmeye karşıt olmak adına intihar komandosu olunmaz. Hıristiyanlık`ta da Tanrı`nın devletine gidiş ancak ölümle mümkündür; ancak huzur orada sağlanabilir. Dinsel motivasyonları olanlar daha kolay intihar komandosu olurlar. Bu kadar intihar komandosunu başka bir ideolojiyle bir araya getiremezler” diyor.
x
Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan 1965 doğumlu. Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Ülkerspor Basketbol Takımı Genel Menejeri Lütfü Arıboğan ile evli ve iki çocuk annesi.
X
Arıboğan`ı üne kavuşturan çalışması 1997`de yazdığı `Uluslararası Terörizmin Yeni Yüzü` adlı makalesi… Arıboğan bu çalışmada, 11 Eylül saldırısından önce Dünya Ticaret Merkezi`ne yakın zamanda kitlesel bir saldırı yapılabileceğini yazmıştı. Makale 11 Eylül sonrasında tekrar gündeme geldi. Bu öngörünün ardından Arıboğan’ın MİT İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Prof. Dr. Mahir Kaynak`ın kızı olması tekrar gündeme geldi.
Kehanetin sırrı ‘kuşku duymak’
Arıboğan, İkiz Kule kehanetinin ardındaki şeyin şüphe olduğunu söylüyor. Ona göre bir bilim insanını başarıya götüren en önemli unsur kuşku. ‘‘Bir şeyi mantığıma uymuyorsa kabul etmem. Araştırır ve kendi bilgimi edinmeye çalışırım. Öğrencilik yaşamım boyunca çok başarılı sonuçlar almadım. Ama başarılı bir hoca olabilmek için çok gayret ettim. Çünkü işimi çok seviyorum.’’
Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan şimdi Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi. Akademik çalışmaları uluslararası güvenlik alanına yöneldikçe ‘‘Babama benzemekten ve onunla aynı alanlarda uzmanlaşmaktan kendimi hep sakındım’’ dediği noktaya gelmiş. Soğuk Savaş`ın son günlerinde dünya globalleşme tartışmalarına yeni başlamışken, Arıboğan bu konuya kafasına takmış. Nihayet 1993`te ‘‘Globalleşme Senaryosu`nun Aktörleri’’ başlıklı bir kitaba imzasını atmış. Kitapta terör grupları, organize suç örgütleri ve gizli servislerin çalışmalarını incelemiş. 1996`da ABD ve İskoçya`da uluslararası güvenlik, terörizm, örgütlü suç başlıklı bir dizi seminere katılmış. 1996`da kaleme aldığı `Süper Terör` konulu bir makalesindeki öngörüleri dikkate değer: ‘‘Teröristler, herhangi bir laboratuvardan sağlanabilecek kobalt 60 ya da iyodin 131 gibi kimyasal maddeleri kamyonlara yerleştirip Dünya Ticaret Merkezi`ne saldırırlarsa, New York`un en önemli finans merkezi nesiller boyu yaşanmaz hale gelebilir.’’
Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın daha önce Globalleşme Senaryosunun Aktörleri, Kabileden Küreselleşmeye, Çin`in Gölgesinde Uzakdoğu Asya isimli kitapları yayınladı. Uluslararası İlişkiler Sözlüğü`nün yazarlarından birisi olan Arıboğan, yeni kitabı ise uluslararası terörizm konusunda. Arıboğan’ın yeni kitabı Tarihin Sonundan Barışın Sonuna adını taşıyor. Timaş Yayınları’ndan neşredilen kitap, şimdiden büyük bir okuyucu kitlesinin ilgisini çekti.

Haksız müdahale terörü motive eder

Prof. Dr. Mahir Kaynak`ın kızı Arıboğan, Amerika`nın gerekçesiz müdahalelerinin bu ülkeye karşı terörizmin motive edilmesi sonucu doğuracağını düşünüyor: “Hava kuvvetleri olmayan ama bombaları olana terörist deniyor ve dünyada bu durumda birçok kişi ve örgüt bulunuyor. Bunlar da nefretle donandıkları zaman, kendilerini eziyete maruz bırakıldıklarını hissettikleri zaman, o bombaları kullanırlar. Açıkçası, Bush yönetiminin şahin tavrının Amerikan halkına çok ağır bedeller ödetebileceği gibi bir sonuç ihtimal dışı değil.”
Çuval Olayı yıllardır oluşan yapı taşlarını altüst etti
Uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Süleymaniye krizi için “Türk askeri teslim olmamıştır. Ortada düşman yok ki” dedi. Doçent Arıboğan`a göre ABD`nin bu tutumu dünya üzerindeki bütün dengeleri yıktı. NATO`yu, BM`yi, yıllardır oluşan yapı taşlarını altüst etti.

-Çuval geçirmenin anlamı aslında çok açık. Biraz aşağılama, biraz “köle” gibi davranma. Müslümanlıkla alakası yok. Aslında çok da anlam yüklememek gerekir, yapılan ortada. Türkiye`de maalesef kamuoyunu belli bir yöne sevk etmek adına birtakım şeyler yapılıyor.
Tezkere pazarlığı
* İyi ama bu durumu yaratanlardan biri de hükümet değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam sizin “Teksaslı Bush at pazarlığında Kasımpaşalı Tayyip Erdoğan`ı soyup soğana çevirdi” diye bir cümleniz var.
HAKARETİ SİNDİREMEDİK
* Değişik çevrelerde olan rahatsızlık orduda daha mı yoğun hissediliyor?
-Dostluğu en çok hissedenler onlardı, düşmanlığı da en çok onlar hissediyorlar tabii. Zaten deminki sorunuza dönersek Süleymaniye`deki olay daha çok TSK`ya yönelik bir girişim.
* Neden doğrudan TSK`ya?
-Sivil politikalarında daha olumlu olmayı ama askeri otoriteler açısından daha gergin ilişkileri yürütmeyi tercih ediyorlar. Amerikalılar bilmiyor olabilir, ama biz Türkler ordusuna çok düşkün bir milletiz. Ordumuza yapılan bir hakareti kolay kolay affedemeyiz. Hatta bunu affeden hükümeti benimsememiz mümkün değil. Ve hakikaten göründü ki sindiremedik. Yani bizim orada ne yaptığımız, yapmadığımız çok fazla tartışmaya değmez çünkü eylemin yapılış biçimi çok önemli bir mesaj taşıyor.
TSK TEZKEREYE DİRENDİ
* Türkiye`de tezkere Meclis`ten geçseydi böyle bir kriz yaşanır mıydı?
-Kesinlikle yaşanmazdı ama daha farklı boyutlarda problemler yaşayabilirdik. Bu sefer ABD askerleri topraklarımızda olacaktı. Dünya kamuoyu gibi Türk kamuoyunu da ikna edemediler. Aslında her ne kadar Genelkurmay Başkanı “tezkerenin geçmesi gerekir” diye görüş beyan etmiş olsa da, tezkereye karşı en büyük direniş TSK`dan geldi.

K. IRAK POLİTİKASI DEĞİŞMELİ
Doç. Dr. Arıboğan, Kuzey Irak`ta 10 tane Kürdistan kurulsa bile Türkiye`ye bir şey olmayacağı görüşünü taşıyor “Çünkü Türkiye çok güçlü bir ülke”
* Amerika ile yaşanan kirizlerden sonra sizce dış politikamızda bazı değişiklikler yapmamız gerekir mi?
-Açıkçası benim tek umudum, Amerika`nın Kasım 2004`teki seçimlerinde. Ancak Bush yönetiminin gitmesiyle Amerika-Türkiye ilişkilerinin düzeleceğine inanıyorum. Zaten pek yandaşı yok. Yeni yönetim Afganistan`da olduğu gibi küçük bir birlik bırakarak Irak`tan çekilebilir.
* Dış politikamızı sadece Bush`un geliş-gidişine göre ayarlamamız biraz garip olmaz mı?
-Tabii. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, Türkiye`nin K. Irak politikası Türkmen politikasından ibaret olamaz, olmamalı da. Irak politikası bizim bundan sonraki dış politikamızın belkemiğini oluşturacaktır. Olaya global bakmak gerekir.
KÜRTLERLE İÇ İÇEYİZ
labirent-fare teori
* Peki ya sizin deyiminizle durum kötü gider de ABD Irak`tan çekilmezse ve K. Irak`ta bir Kürdistan kurma eğilimi içine girerse neler yaşanır? Sizin bu konuda bir labirent-fare teoriniz var.
-O teoride şunu söylemek istiyorum. Fare sadece duyularına ve güdülerine güvenerek peynire ulaşmaya çalışır oysa tepeden baksa çıkışı görecektir. Aynı şey bizim için de geçerli; biz de duyularımızdan ve bizi yönlendiren tarihsel güdülerimizden uzaklaşıp Kürt sorununa öyle bir gözle bakarsak bu problemin çözümüne daha net ulaşabiliriz. Bağımsız bir Kürdistan Türkiye için sağlıklı bir gelişme olmaz, ama federal bir yapı içinde değerlendirilebilir. Çok güçlü, 10 Kürdistan kurulsa Türkiye`ye yine bir şey olmaz; önemli olan halka güvenmektir. Türk ve Kürtler o kadar birbirinin içinde yaşıyorlar ki, o kadar iç içeyiz ki.
xx
Bence önemli olan Türkiye`yi güçlü kılıp onlar için bir çekim merkezi haline getirmektir.
ANLAMSIZ KAYGI
* Peki o zaman orada kurulacak bir Kürdistan`dan niye bu kadar korkuyoruz?
-Türkiye`nin kaygıları dışarıdan çok yoğun destek alarak bir anlamda petrolüyle beslenecek şekilde çok zengin müreffeh bir Kürdistan`ın kurulması yönünde. Bu Kürdistan eylemlerini Türkiye içine yayarak bütünlüğünü bozabilir endişesi taşıyoruz. Ben bunu anlamsız buluyorum çünkü bağımsızlıklarını kazanmak isteselerdi daha önceden yaparlardı bunu. Bence önemli olan Türkiye`yi güçlü kılıp onlar için bir çekim merkezi haline getirmektir.
Xx
ÇÖZÜM: ADİL BARIŞ
DOÇ. DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN’A GÖRE ABD’NİN ORTADOĞU BARIŞI İÇİN ÖNÜMÜZDEKİ ON YILDA YAPMAYI PLANLADIKLARI GERÇEKLEŞİRSE ULUSLARARASI TERÖR MARJİNALİZE OLABİLİR.
Uluslararası güvenlik, organize suç örgütleri, terör gibi konularda yayımlanmış kitap ve makaleleriyle tanınan uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Deniz Ülke Arıboğan’la 11 Eylül’den bu yana dünya gündeminin ön sırasına yerleşen küresel güvenlik ve terör sorununu konuştuk. Arıboğan’ın terör ve uluslararası güvenlikle ilgili son kitabı “Tarihin Sonundan Barışın Sonuna: Terörü Anlamak ve Anlamlandırmak” geçen ay Timaş Yayınları tarafından yayımlandı. Arıboğan’ı güvenlik ve terör uzmanı olarak üne kavuşturan çalışması 1997’de yazdığı “Uluslararası Terörizmin Yeni Yüzü” adlı makalesi oldu. Bu çalışmasında Arıboğan, Dünya Ticaret Merkezi’ne yakın zamanda kitlesel bir saldırı yapılabileceğini yazdı. Makale 11 Eylül sonrasında tekrar gündeme geldi.
TURKISHTiME: Özellikle 11 Eylül sonrasında güvenlik kavramıyla demokrasi ve insan hakları kavramları arasında ciddi bir gerilim oluştu. Afganistan ve Irak operasyonlarının ardından, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde çıkan yasalar bunun en çarpıcı göstergesi. Aynı noktadan hareketle, gelecekte Batı demokrasisinin temellerini oluşturan demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin önüne, güvenlik kaygısının yerleşeceğini söyleyebilir miyiz? Bir başka deyişle liberal demokrasi yerini “güvenlik toplumu”na mı bırakıyor?
DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN: Bu konuda ciddi bir kavram kargaşası ve kafa karışıklığı yaşanıyor. Fazla demokrasinin güvenliği tehdit edip etmeyeceği yüzyıllardır tartışılan bir konu. Bütün barışların güvenlik sağlayacağı kesin değildir. Adil temeller üstüne kurulmamış bir barışın sürdürülebilir olması ve savaşların önüne geçmesi imkansızdır. Bütün barışlar, gelecekteki savaşların koşullarını hazırlar, bütün savaşlar da barış için yapılır. Savaşı başlatan için amaç kendi çıkarlarına uygun bir barışın gerçekleşmesidir. ABD de 11 Eylül’den sonra yaptığı operasyonları aslında kendisinin daha da lehine olacak bir barışı sağlamak için yapıyor. Barışı isteyenler de daha önceki statükoyu savundukları için barıştan yana göründüler. Güvenlik kaygılarının arttığı ortamlarda demokrasi ve insan haklarından bahsetmek anlamını yitiriyor. Barış dönemlerinde bu tür kavramlar ön plana çıksa da savaş koşullarında gerçek ortaya çıkıyor.
ABD küresel statükoyu değiştirmeye çalışırken, ülke içinde de güvenlik eksenli ve Batı demokrasisi gelenekleri açısından son derece yadırganan yasal düzenlemelere gidiyor…
Bush yönetiminin ABD içindeki politikaları dış politikayla uyumlu ve tutarlı bir çizgi izliyor. “Patriot Act,” “Executive Order” gibi yasalar demokratik ilkelerle uyuşmaz. Hukuki ve siyasal anlamda çok ciddi kısıtlamalar getiren, yasamaya karşı yürütmeyi olağanüstü güçlendiren yasalardır bunlar. ABD’nin üstünde kurulduğu felsefeyi, ilkeleri yıkan bir yapıya sahip. Bush yönetimi bu politikayı kamuoyuna karşı “size özgürlük ve demokrasi değil, can güvenliği ve teröre karşı koruma vadediyoruz” argümanıyla savunuyor. Amerikan kamuoyunu ne kadar ikna edebildiğini 2004 Başkanlık seçimlerinde göreceğiz.
Bu noktada karşımıza terör ve terörizm konusundaki kavram kargaşası çıkıyor. Önümüzdeki dönemde terörün tanımında uluslararası düzeyde mutabakata varılacak mı?
Sanmıyorum. Terörü ve terörizmi durduğunuz yere göre tanımlıyorsunuz. Kavramların içini güçlü olan, hegemonyasını kuran dolduruyor. Asinin tanımını güçlü olan yapar. ABD bir hiper güç olarak terörün tanımını yapıyor. Başkaları da ABD’nin tavrını terör olarak tanımlıyor. Ama uluslararası literatürde güçlü olan aktörlerin tanımı kabul görüyor. Buna bugün ABD ve Batı dünyası demek mümkün. Her ne kadar Batı dünyasında bir çatlama olsa da bu böyle. Sisteme muhalif olanlara terörist deniyor. İlginç bir söz vardır. Uçağı olmayıp bombası olana terörist, uçağı olana ise devlet denir. Tartışmalar sürse önümüzdeki dönemde ABD’nin terör tanımı elbette ağır basacak.
ABD’nin güvenlik politikasına yön veren “pre – emptive strike” ya da “preventive strike” olarak tanımlanan “önceden ya da önleyici vuruş” ilkesi, uluslararası hukuku, ilkeleri ve kurumları önümüzdeki dönemde nasıl etkiler? En önemlisi de BM’nin geleceğini…
Aslında BM’nin konumunda ve işlevinde bir değişiklik yok. Daha önce BM’nin işleyişinde SSCB’nin önemli etkisi vardı. BM zaten ABD tarafından çalıştırılan bir örgüt. Askeri bütçesinin yüzde 30’unu ABD karşılıyordu. Bugüne kadar BM, yapılan operasyonları meşrulaştırıcı bir zemin olmaktan öteye gidemedi. BM sistemi adaletli bir sistem değildir. Örgütün kuruluşunda 2. Dünya Savaşı galiplerine ayrıcalıklar tanınmıştır. Galiplerin istediği statükonun korunması için kurulmuştur. Günümüz koşullarında Almanya ve Japonya’nın Güvenlik Konseyi daimi üyesi olmaması düşünülebilir mi? Bugün ABD zaten kendi lehine olan statükoyu daha da ileriye taşımak istiyor. BM’yi gerekirse dikkate almayacağını gösterdi. Ama savaştan sonra BM’ye kısmi rol vererek gerektiği zaman kullanabileceğini de kanıtladı. Filistin sorununun çözümü için hazırlanan yol haritasında, Irak’ın yeniden yapılandırılmasında BM’ye kısmen de olsa rol verildi. BM tamamen gözden çıkartılmadı. Kavramları tartıştığımız kadar örgütleri ve onlara yüklediğimiz anlamları da tartışmalıyız. BM’yi insani nedenlerle uluslararası sorunlara müdahale edecek sihirli bir el gibi görmemek gerekir. BM siyasi bir örgüttür. İnsani nedenler kullanılarak siyasi çıkarlar sağlanabilir. Siyasi olarak gerekli olduğu ölçüde müdahale yapılıyor.
İsrail – Filistin meselesi çözülmeden terör meselesi çözülebilir mi?
Temel mesele bu. Ortadoğu barışının birkaç ayağı var: Bir tanesi iktisadi ayağı ki ABD’liler 10 yıl içinde Ortadoğu genelinde serbest ticaret bölgesi kurulmasını öngörüyor. Ürdün – İsrail arasında bir serbest ticaret anlaşması imzalandı. Amerikalıların bunu tüm bölgeye yayma niyetleri var. İktisadi bütünleşme arzuluyorlar ki gerçekleşirse bu barışın gerçekten önemli bir ayağı olacak. Amerikalılar, Türkiye’yi bunun içinde saymıyorlar; çünkü Türkiye’nin AB’ye entegre olacağını varsayıyorlar. İkincisi Ortadoğu’da siyasi ve sosyal değişim öngörülüyor. Artık Baas tipi rejimlere yer yok. Batı yönelimli, demokratik öğeler içeren rejimler öngörülüyor. Bu rejimler Avrupa’ya yakın dursa da İran tipi anti – Amerikan rejimler olmayacak. Terörizmin bölgeden temizlenmesinin yolu da Filistin sorununun dünya Müslümanlarının kabul edebileceği biçimde çözülmesi. Yol haritası bu açıdan önemli ve Şaron’la Filistin’in yeni başbakanı Ebu Mazen tarafından kabul edildi. Filistin sorununda bütün zorluklara rağmen çözüm yoluna girilirse tüm Ortadoğu ülkelerine yayılmış durumdaki terör örgütleri marjinalize olabilir. Şu anda önemli olan yeni oyun için yeni oyuncular bulabilmek. Bunun için Arafat tasfiye edilmeye çalışılıyor, bunu anlayan Şaron da yeni koşullara uyum sağlamaya çalışıyor.
13 Mayıs’ta El Kaide örgütünün üstlendiği bir dizi bombalama gerçekleşti? En çarpıcı olanı da Suudi Arabistan’da Riyad’da gerçekleşen Amerikalılara yönelik eylemlerdi. Bu tür eylemler devam ederse bunun ne tür sonuçları olabilir?
Bu tür eylemler devam edecek. ABD’ye karşı Ortadoğu’daki nefret ve Sovyet sisteminin yıkılmasının ardından doğan ideolojik boşluk anti – Amerikancılık ve anti – semitizmle dolduruldu. Bu durum, ABD ve İsrail’i hedef haline getiriyor. Öte yandan bu tür her eylem ABD’yi bölgeye daha çok çeker. Riyad’daki bütün Amerikalılar ölse ABD’nin hegemonyası çökmez. Ama ABD’nin Riyad yönetimi üstünde daha kolay baskı kurmasını ve operasyonlarını meşrulaştırmasını sağlar.
Irak’tan sonra sıranın Suriye ve İran’da olduğu görüşü çok yaygın. Buna katılıyor musunuz?
İran’da, Irak’taki gibi bir operasyon mümkün görünmüyor. İran’daki rejim çok daha güçlü. Ancak İran’da iç ayaklanmalar kışkırtılıp içeriden çözmeye çalışabilirler. Suriye’de ise daha farklı bir yöntem uygulanabilir. Beşar Esad’ı ikna etmek çok zor olmaz. Esad, gerektiğinde yeni koşullara uyum sağlayabileceğinin sinyallerini verdi.
Xx
Terör kitabı light kitap

Bu kitap, her şeye rağmen terörizmin kontrol edilemez bir boyuta gelmediği ve gelemeyeceği umuduyla tasarlandı. Önümüzdeki dönemin, “keşke hiç yaşamasaydık” diyeceğimiz günlere gebe olmayacağı ümidiyle. Bir şeyi anlamanın, onu çözmenin önkoşulu olduğunu görerek ve mümkün olduğunca objektif kalmaya çalışılarak yazıldı” diyor yazar.
Eser hakkında yazarın görüşleri şöyle: “Ancak her şeye rağmen terörizm gibi bir konuda tam bir tarafsızlık sağlamanın imkansızlığını da belirtmek gerek. “Terör” kavramını kullanıyor olmanın bile, ne tarafta durduğumu yeterince gösterdiği düşüncesindeyim. Hiçbir özgürlüğün bedeli başkalarının tutsaklığı olmamalı, hiçbir yaşamın bedeli, başkalarının ölümü olmamalı inancındayım.
Özgürlük ve haklar adına verilen mücadelelere olan saygım, kabul edilemez metotları çare olarak benimsememi gerektirmiyor. Terörü bir mücadele stratejisi olarak reddediyor ve onunla mücadele edebilmek için çok yönlü bir analizin önemli olduğunu düşünüyorum.”
xxx
Çin’e dikkat
Çinin Gölgesinde Uzakdoğu Asya
Deniz Ülke Arıboğan
BAĞLAM YAYINCILIK / İnceleme-Araştırma Dizisi
Toktamış Ateş, Kaan H. Ökten, Beril Dedeoğlu, Hakan Güneş, Deniz Ülke Arıboğan, Burak S. Gülboy, Namık Sinan Turan, Mesut Hakkı Çaşın, Murat Çıplak, Sinan Yıldırmaz, E. Zeynep Güler, Ayşegül Komşuoğlu

Dünya “uygarca yaşayıp, uygarca savaşanlarla (!), barbarca yaşayıp barbarca savaşanlar (!)” arasında ikiye ayrılmış durumda. Soğuk savaştan sonra soğuk barışın da bittiği kuşkusuz. Yeni bir düzen ve yeni bir kutuplaşmanın ilk adımları atılmakta. Elbette her yeni düzen yeni hegemonyalar, yeni bloklar, yeni trendler yaratacak. Bir başka deyişle 21. yüzyıl yeniden başlayacak.

Bu yeni dönemde siyasal merkezlerin nasıl şekilleneceği, temel eğilimlerin neler olacağı ve kimlerin dünya sahnesinin en önemli aktörleri olacağı konusunda spekülasyonlar yapmak mümkün. Bu kitap da her daim yükselen ve çöken güçleri bünyesinde barındıran ve her bitişle yeni bir başlangıç yapan uluslararası sistemin yeni güçlerinden birinin Çin olabileceği gerçeğinden hareketle hazırlandı.
– Deniz Ülke Arıboğan-
x
xSohbet Odası`nın bu hafta ki konuğu Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan

Üçüncü Dünya’ya sürükleniyoruz

Derya SAZAK
AKP’nin içindeki bir grup, Türkiye’yi ‘Üçüncü Dünya’ya doğru sürüklüyor! Türkiye’nin yerini başka bir yerde çizmeye çalışıyor. Üçüncü Dünyacılık, anti Avrupa çizgisinde yer alıyor Üçüncü Dünyacılık aynı zamanda anti ABD çizgisinde. Özü itibariyle İslam motifiyle de beslendiği için Türkiye’ye çok farklı bir rol model oluşturuyor. Bu sağlıklı bir gelişme değil

Amerika artık çağın Roma İmparatorluğu olarak anılıyor. Irak savaşının kazanılması taktik galibiyettir. Ortadoğu bölgesinin ve petrolün kontrolü ve Avrupa’yı yenilgiye uğratabilmek, stratejik bir kazanımdır. Ama büyük strateji Amerika’nın hegemonyasının devam ettirmesini sağlayacak üst yapının hazırlanmasıdır, bir imparatorluk stratejisinin uygulamaya konulmasıdır. Amerika, büyük stratejik düzlemde bir imparatorluk oluşturabilecek felsefi temelleri atamıyor. Sadece güce dayalı bir politika, bir imparatorluk için yeterli değildir. Roma benzetmesi çok yapılıyor ama Roma askeri bir güçten ibaret değildi: Bir normlar bütünüdür; hukuk kuralları, felsefesi vardı. Romalılık diye bir şey söz konusuydu.

Yani Bush’tan Sezar olamaz.
Sezar olur Aurelius olamaz. Bütün savaşları kazanabilirsiniz ama bütün barışları kazanamayabilirsiniz.
Bizimkileri çiğ çiğ yediler

Türkiye’nin tutumuna ne diyorsunuz?
AKP hükümeti siyaset üretmekte hayli zorlandı. Ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabildi. Teksaslı Bush, at pazarlığında Kasımpaşalı Tayyip Erdoğan’ı soyup soğana çevirdi.
Kapalıçarşı esnafı zihniyetiyle masaya oturduğunuz kişiler, küresel kapitalizmin vandalları… Petrol ve silah lobileri. Dünya üzerinde trilyonlarca doları kontrol eden insanlar ve pazarlığın nasıl yapılacağını çok iyi bildikleri için bizimkileri çiğ çiğ yediler gibi görünüyor.

Türkiye ne kazandı, ne kaybetti?
Şimdi dış politika çok ciddi bir olay, dünya vizyonu isteyen bir şey. Sadece su sattım, simit sattım demekle olmuyor. Biz yüreğimizin gittiği yere gittik, aklımızın dur dediği yerde durmadık. Sıradan insanlar, vatandaş olarak bizler duygularımızla hareket etme hakkına sahibiz. Devleti yönetenler böyle davranamaz. Diplomaside pazarlık yapılır. Ancak Türkiye kendi inisiyatifini para karşılığı satıyor gibi görüldü. Bu vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. Türkiye masaya bir siyasi proje koymalıydı. Akdeniz’in güvenliğini gündeme getirebilirdi, Avrupa’yla birlikte hareket edebilirdi.
İnanın o tezkere geçseydi kendimi çok rahatsız hissedecektim. Aklım geçmesi gerektiğini düşündüğü halde yüreğim geçmediğine çok sevindi.

AKP’nin içindeki bir grup üçüncü dünyacı

Türkiye bu süreçten nasıl etkilenecek?
AB, kanımca çok stratejik bir hata yaptı. Türkiye’yi Amerika’yla yalnız bıraktılar. Burada başka problem ABD ile iplerin de önemli ölçüde gerilmesi karşısında Türkiye’nin bir belirsizlik içerisinde yer almasıdır. Meclis’teki bir grup, Türkiye’yi’ Üçüncü Dünya’ya doğru sürüklüyor! Bu son derece tehlikeli bir durum. Hükümet diyemeyeceğim ama AKP’nin içindeki bir grup Türkiye’nin yerini başka bir yerde çizmeye çalışıyor.

Onlar AB’ye de karşı
AKP içindeki ‘Üçüncü Dünyacılar’ın varlığını mı öne sürüyorsunuz?
Evet, Üçüncü Dünyacılık hem anti Avrupa, hem anti Amerikan çizgisinde yer alıyor ve özü itibariyle İslam motifiyle de beslendiği için Türkiye’ye çok farklı bir rol model oluşturuyor. Bu da çok sağlıklı bir gelişme değil.

Tezkereyi de onlar mı engelledi?
Evet tezkereye karşı başı çeken grup onlar oldu. Aslında bu insanlar Avrupa’ya da yakın durdukları için bunu yapmadılar. Onlar, “Türkiye’nin açılımı AB olmalıdır” demiyorlar.

Nerede B, C planımız?
Savaş sonrasına dönük senaryonuz nedir? ABD bölgede uzun yıllar kalacak mı?
ABD artık bir şekilde bir ahtapot gibi dünyanın içine doğru birkaç koldan askeri yayılmacılığa başlamış durumda. Bunu terörü önleyici savaş adı altında yapıyorlar.

Türkiye’nin kaygısı ise Kuzey Irak. Bir Kürt devleti oluşumu beklenebilir mi savaştan sonra?
Benim ‘labirent fare’ diye bir doktrinim var.

Anlatır mısınız?
Dış politikaya uyarlayarak anlatayım: Labirentteki fare peynirin kokusuna göre hareket eder. Peynir duvarın arkasındaysa, duvara kadar gelir ve peynire ulaşabilmek için sürekli duvarı zorlamaya çalışır, çünkü kokuya ve duyularına göre hareket etmektedir. Halbuki peyniri o labirente yukarıdan bakarak bulabilir.
Duyularımız bizim zihinlerimizin prangalarıdır: Etnik kimliğimiz, şovenizmimiz, geçmişteki travmalarımız, kan döktüysek oradan bize kalan miraslarımız bizi kokulara göre hareket etmeye götürür. Biz çıkış yolunu bulamıyoruz. Ne zaman ki duyularımızdan arınacağız, tepeye çıkıp aklımızla o fare gibi labirentin hangi bölümündeyiz, onu göreceğiz. Ancak o zaman doğru çıkış yolunu bulmak mümkün olabilecek.
Dış politikada biz hep duyularımıza göre hareket ediyoruz. Seviyor muyuz, sevmiyor muyuz? Dost muyuz, düşman mıyız? Geçmişte kan döktük mü, dökmedik mi? Toprak mı, bayrak mı diye bakıyoruz. Bu tür duygular dış politik kimliğimizi şekillendiriyor. Halbuki aklın öne geçtiği bir yerde çok farklı çıkışlar bulabiliriz.

Bu teoriyi Kürt sorununa mı uyarlıyorsunuz?
Şimdi Irak’taki Kürt devletinin oluşumuna karşı bir politikamız var ve tek politikamız bu. Bunu savaş nedeni sayıyoruz. Burada bir Kürt devleti de olabilir. Tamam birinci stratejimiz bunun olmamasıdır. Ama B planımız nedir, C planımız nedir? Biz mecbur muyuz Iraklı Kürtlerle mutlaka düşman olmaya. Belki çok iyi ilişkiler geliştirilmesi, Türkiye için çok ciddi kazanımlar sağlanması da mümkün. “Türkiye, bölgedeki Kürtlerin hamisidir” deniyorsa niye düşmanlık pompalanıyor?
Xx
ABD

Bugünlerde güneşin altında değişen, yeni bir şeyler var. Tarihte ilk kez bu büyüklükte bir imparatorluğun ayak sesleri duyuluyor. Kendisinden sonra gelen yirmi beş ülkenin toplamından daha büyük bir askeri gücü arkasına alarak, ekonomik ve ticari potansiyelini sınırsız kılacak, stratejik hamlelerle dünyanın dört bir tarafına bayrak dikmeye hazırlanıyor. Kurulduğu 1776’dan bu yana önce İngiliz egemenliğine, sonra kıta Avrupa’sının çok uluslu tarihsel imparatorluklarına, sonra faşizme ve en son da sosyalizme karşı kazandığı zaferlerin büyüsüne kapılmış ilerlemekte. Yeni Roma, dünya üzerinde fethetmedik yer bırakmaya niyetli değil. Onların düşüncelerine göre, anayurdun savunulması; ancak egemenliğin dünya sathında tesis edilmesiyle mümkün. Kendilerine rakip olabilecek hiçbir gücün karşılarına çıkmasına izin vermeyeceklerini ilan ediyor ve haykırıyorlar; “Amerika için iyi olan, dünya için de iyidir”. Dünyanın her yerinde savaş hazırlıkları yapılıyor. Limanlar, hava üsleri, askeri kuvvetler seferber durumda. Sezar, fethe hazırlanıyor. Bir yandan fethederken, diğer yandan da kendisi ile boy ölçüşebileceğini zanneden Avrupalı, Asyalı büyük güçlere hadlerini bildirecek. O yozlaşmış Avrupa aristokratlarına ne denli kof ve beceriksiz olduklarını göstermenin zamanı. ABD’ye rağmen bir oluşum yaratmanın hem de onunla rekabet etmeye çalışmanın bedelinin ne olabileceğini görmeleri gerekiyor. Truva atlarının içerisinden askerler çıkmaya başladı bile! Kentin düşmeyeceğini kimse garanti edemez, artık.
Dünya sathında bir egemenlik kurulmasının, her yeri askeri işgal altında tutmakla mümkün olamayacağını, imparatorluk stratejistleri çok iyi bilmekteler. Askeri denetim yalnızca belli noktalarda zaruri. Dünyanın bir organizma olduğu düşünüldüğünde, kalbi kontrol etmek, her şeyden değerli. Kanın vücuda pompalanması aşamasında müdahil olabilmek demek, tüm vücudun tansiyonunu, nabzını kontrol edebilmek anlamını taşıyor. İsterseniz vücudun düzenli bir ritm içerisinde var olmasını sağlıyor, akışı rahat bırakıyorsunuz; isterseniz de akışla sık sık oynayarak tansiyon hastası haline getiriyorsunuz. İstikrar sizin elinizde. Bu nedenle tarihin her döneminde, o günkü siyasi koşulların “hearthland”i olarak kabul edilen bölgelerin kontrolü, hegemonik güçler açısından büyük anlam taşıyor. Böylece şahı esir alıyor; ama hiç mat etmiyorsunuz, maksat oyun zevki olsun.
Pek çoklarına göre küresel Roma’nın satranç tahtasına bu denli hakim olması, oyunun sonucunu şimdiden gösteriyor gibi. Galip belli ve turlar nafile. Ama bugünlerde güneşin altında değişen çok şey var. Tarihin ilk küresel çaplı imparatorluk iddiasına karşı, tarihin ilk küresel çaplı direnişi filizleniyor. Dünyanın her yerinde, milyonlarca insan, yüz binlerce sivil toplum kuruluşu, “savaşa hayır” sloganlarıyla düzeni silkeliyorlar. Farklı ırkları, dinleri, dilleri, ideolojileri bir araya getiren bu heterojen grubun paylaştığı ortak değer “savaş karşıtlığı”. İşin ilginç yönü, bu konuda en aktif kalabalıkların ABD’de toplanması. Amerikan halkı da yüzlerce yıldır inandıkları değerleri altüst eden, bu yeni yönetim anlayışı içine sindirmekte zorlanıyor. İmparatorluklar son derece maliyetli ve ilk bedeli de onlar ödüyorlar. Özgürlüklerinden yaşam standartlarına kadar kaybettikleri ve kaybedecekleri birçok şey var. Çok kısa bir süre içerisinde dünyada en çok nefret edilen halk unvanını almış olmalarına bir anlam veremiyorlar. Oysa onlar daha dün, tüm insanlık adına, tarihin sonuna imza atmış olmanın zafer sarhoşluğu içerisindeydiler. 11 Eylül’de binlerce masum kurbanı toprağa vermiş olan onlardı. Acıları daha dinmeden kendilerine yönelik bir nefret kampanyasıyla neye uğradıklarını şaşırmışlardı. 250 yıldır özgür dünyanın savunucusu misyonunu taşıdığını iddia eden bir devletin vatandaşıyken, aniden bir güvenlik imparatorluğunun kulları haline gelmiş olmayı onlar da kabullenemiyorlardı. Bu yüzden de en yüksek sesle haykırmak onlara yakışıyordu. Duyan olursa!
ABD yönetiminin bütün bu seslere karşı duyarsızlığı sağırlığından ya da anlama güçlüğünden değil elbette. Küresel dengelerdeki değişikliklerin farkındalar ve önlem alınmazsa, üstünlüklerini bir daha elde edemeyecekleri ölçüde kaybedeceklerini düşünüyorlar. Bu nedenle de her türlü bedeli ödemeye hazır, uzun soluklu bir maratonun ilk metrelerini koşmaya hazırlanıyorlar. Almanya ile Fransa’nın çekirdeğini oluşturduğu daha dar bir Avrupa’nın ekonomik açıdan olduğu kadar siyaseten de güçlü olacağını biliyorlar. Rusya ile Çin’in yakınlaşmasının birkaç on yıl içerisinde bütün siyasi hesapları altüst edebileceğini, kendilerinin ise dünya üzerinde güvenebilecekleri bir ittifaka sahip olmadıklarına inanıyorlar. Tarih kitaplarının vefasız Albion’u olarak bilinen İngiltere’yi yönetemeyecekleri gibi yönlendiremeyeceklerini de görüyorlar. Britanyalılar asla bir başkasının oyununda taş olamayacak kadar ciddi bir emperyal geleneği hâlâ taşıyorlar.
ABD’nin diğer büyük müttefiki Türkiye’nin statüsü de onlardan farksız. Vefasızlık gibi tarihe geçmiş bir niteliğimiz bulunmuyor olsa da, imparatorluk reflekslerimiz hâlâ duruyor ve hükmedilmeye alışkın bir ulus olmadığımız açık. Asimetrik de olsa bir ittifak ilişkisine girilebilse bile, Türkiye ile bir tahakküm ilişkisi kurulamayacağını Amerikalılar da biliyorlar. Türkiye’yi yanlarında istiyorlar; ancak şantajla yola getirmektense, dostluk adına işbirliğine davet etmenin daha verimli olacağını henüz keşfetmiş değiller.
Küçük müttefik İsrail’in demir yumruğunun ise artık iyice yıprandığının ve kalbi kontrol etmekte yetersiz kaldığının farkındalar. Bu nedenle bizzat kontrolü ele geçirmekten yanalar. Bu şekilde organizmanın daha istikrarlı bir yaşama kavuşacağını ve akışın güvenli bir biçimde sağlanacağını iddia ediyorlar. Bu, ABD için çok yeni bir tavır değil aslında. Gerekli gördükleri yerlere askeri müdahalelerde bulunmaları sıradan hadiseler. Ancak problem, bugün şu noktada çıkıyor; Bush yönetimi artık eylemlerine meşru zemin oluşturacak ve onu evrensel söylemlerle besleyecek bir altyapı oluşturmakla vakit kaybetmek istemiyor. Daha önceki bütün savaşları cephede kazandıklarını ve bugün, her günkünden daha muhteşem bir askeri güce sahip olduklarına göre yine kazanacaklarını düşünüyor. Bencil ve dar bir vizyonla sorunlara yaklaşıyor. Kullanılan söylemler yalnızca Amerikan halkına yönelik ve hiçbir felsefi temeli olmayan düzey yoksunu iddialar!
Oysa küresel bir imparatorluk, asla yerel söylemler üzerine kurulamaz. Temel sloganını “dünya için iyi olan, ABD için de iyidir” haline dönüştürmeden, hiçbir ABD yönetimi cephede kazandığı başarıları uzun dönemli siyasal üstünlüklere tahvil edemez. İnsanların yüreklerini ve beyinlerini fethedemeyen hiçbir yönetim, insanların bedenlerine hükmedemez. Atalarından kalan mirası kumarda bu kadar kolay harcayabilen evlatlar, değil başkalarınınkini kendi geleceklerini de belirleyemez. Güneşin altında değişen çok şey var artık! Duyan var mı?
Doç. Dr., Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi 01.02.2003
x
Deniz Ülke Arıboğan
Uluslararası Barış ve Güvenliğin Sağlanmasında Bir Araç Olarak Birleşmiş Milletler ve Temel Sorunları
Asam avrasya dosyası
xx
11 Eylül saldırısını bildi

Hakan Kırkoğlu

(Astrolog)

Kamuoyu Kırkoğlu`nu 11 Eylül saldırısını bilen astrolog olarak tanıyor. İTÜ İşletme Mühendisliği mezunu. Boğaziçi Üniversitesi`nde Ekonomi yüksek lisansı yaptı. 1993`te BNP Ak Dresdner Bank`ta kredi analisti olarak çalıştı ve 2000’de bankacılığı bıraktı. Dergilere astroloji ile ilgili yazılar yazdı. Türkiye-AB ilişkileri konusunda astrolojik bir çalışma hazırladı ve İngiltere’de sundu. Kırkoğlu başarısını astroloji tutkusuna bağlıyor: ‘‘Başarı için merak ve araştırma önemli. İyi bir astrolog sürekli düşünce fırtınası yapmalı, güncel olayları takip etmeli, yalnızca kendi alanında değil, astronomi, psikoloji konularında da bilgi sahibi olmalı. Astrolog yalnızca bilgi veren kişi değildir. İnsan psikolojisini anladığı sürece yardımcı olabilir.‘‘

Yeni düzenin alt yapısı
Aylık düşünce dergisi `Yarın` Mart sayısında `Pax Ottomana Mirası`nı dosya olarak işledi. `Pax Ottomana` yani `Osmanlı Barışı`… Burada kastedilen Osmanlı yönetiminin birbirinden çok farklı dini ve etnik grupları çatıştırmadan, uzun süre bir arada tutabilmesi…

Dergi, tarihçi İlber Ortaylı ile de bir söyleşi yapmış. Ortaylı özetle, “Batı ve Doğu (Bizans) Roma`dan sonra Osmanlı III. Roma İmparatorluğu`ydu… O Müslüman Roma`ydı…” diyor.

Bu cümleleri hatırlamama Derya Sazak`ın Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü`nden Doç. Deniz Ülke Arıboğan ile yaptığı söyleşi neden oldu. (Milliyet, 24 Mart)

Bakın Arıboğan ne diyor

“ABD`nin Irak`ı yenmesi taktik galibiyettir. Petrolü kontrol edip Avrupa`ya üstünlük sağlaması ise stratejik bir kazanımdır. Ama asıl büyük strateji ABD hegemonyasının devam ettirilmesini sağlayacak üst yapının hazırlanmasıdır. ABD ancak bunu yaparak bir imparatorluk olabilir. Bunun için de imparatorluğun felsefi, hukuki temellerini oluşturması gerekiyor. Ne var ki şu anda sadece güce dayalı bir politika izliyor. ABD`yi Roma`ya benzetiyorlar ama Roma askerden ibaret değildi. Normları vardı, Romalılık diye bir şey vardı.”

Bunun üzerine Sazak soruyor

“Yani Bush`tan Sezar olamaz.”

Cevap “Sezar olur da Aurelius olamaz. Bütün savaşları kazanabilirsiniz ama bütün barışları kazanamayabilirsiniz.”

Ortaylı ile Arıboğan`ın söylediklerini bir potada eritirsek ABD`nin yeni dünya düzenini tasarlarken; Roma ya da Osmanlı gibi sağlam bir üst yapı kuramadığını görüyoruz. Eğer, “Ee peki üst yapısı hazırlanmamış bu düzenin alt yapısı nasıl oluyor” derseniz; işte o da fotoğrafta gördüğünüz gibi bir şey…
x
21. YÜZYILDA NATO BARIŞI

Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan
(İÜ SBF)

“Kılıçsız ahit boş sözlerden ibarettir, insanların yaşamını güvenceye alacak kudretten yoksundur.” Thomas Hobbes.
Güvenlik sağlama kaygısı insan yaşamınının belirleyici unsurlarından birisidir. Hobbes`un deyimi ile “herkesin herkese karşi savaştigi” bir dünyada güvende olabilme arayışı pek çok tercihimizin, davranışımızın ve sosyal gelişimimizin ana motivasyonudur. Bize, sevdiklerimize yönelen tehditler her zaman vardır ve bunları savabilmek adına, bizimle aynı tehditleri algılayanlarla bir arada olmak, çoğu zaman kaçınılmazdır. Kendimizi ve bizimle birlikte olanları tanımlarken, bize yönelik tehditin menşei olarak düşündüklerimizi de “öteki” olarak tarif ederiz. Biz olarak tarif ettiğimiz herkesle dayanışma duygusunu geliştirebilecek arayışlara gireriz; silahlanırız, güç gösterisinde bulunuruz, hatta savaşırız. En ilkel uygarlıklardan en modern topluluklara kadar, aynı arayışın peşindeyizdir: Yaşamımızı güvenle sürdürebilmek.
Devletlerin (vb. siyasal birimlerin) varlıklarını sürdürebilmek ve tehditlere karşı durabilmek amacıyla birlikler oluşturmaları, tarihin çok eski dönemlerine kadar uzatılabilmektedir. En bilinen savaşlardan birisi olan Peloponez Savaşı, Attik Deloz Deniz Birliği ile Peloponez Birliği arasında gerçekleşmiş ve savaşçılar ülkesi despotik Sparta ile müttefiklerinin, zenginlik ve demokrasi simgesi olan Atina ile müttefiklerini yenmesiyle sonuçlanmıştır. Bu savaştan yaklaşık 2500 yıl sonra, aynı tür bir kutuplaşmadan galip çıkan taraf, zenginlik ve refahın simgesi olan ABD ve müttefikleri iken, askeri ve ideolojik gücün merkezi olan SSCB ile müttefikleri kaybeden taraf olmuştur. Zafer ve sahibi aşikardır, ama ya sonra…
Varşova Paktı lağvedilirken, kimileri NATO`nun varlık sebebinin de ortadan kalktığını iddia etti. Gerçekten de NATO`nun kuruluş unda “öteki” olarak tarif edilen tehdit artık yok olduğu gibi, bu tehdidi yaratan devletlerin bazıları da NATO`nun güvenlik şemsiyesinin altina girmektedirler. Ortadaki gerçek, NATO`nun lağvedilemeyeceği, ancak yeni bir güvenlik tanımı oluşturmanın ve yeni bir “biz-öteki” tarifinin zorunlu olduğudur. Uluslararası koşulların olağanüstü bir hızla değişmesi nedeniyle ortam belirsizleşmektedir. Bilinen ve somut tehditler ortadan kalkarken, pusların arasındaki düşmanı tanımlamak kimi zaman hayal ve öngörü sınırlarını zorlamaktadır.
1999`da, yarım yüzyıllık geçmişini Washington`da kutlayan NATO, bir yandan yeni üyelerin katılımı ile kurumsal anlamda, diğer yandan alan dışı müdahale yetenekleri ile coğrafi anlamda, öte taraftan da terör, organize suçlar, çevre gibi konuları gündemine alarak fonksiyonel anlamda genişlemektedir. “Yeni NATO”, kurulduğu yıllardaki “Sovyet tehdidine karşi bir savunma” örgütü rolünü terk etmekte ve global güvenliğe yönelik her türlü tehdide karşı “kapsayıcı bir güvenlik örgütü” rolünü benimsemektedir. Bu çerçevede BM`nin güvenlik misyonlarını da yüklenmeye talip olan NATO, Mart 1999`da Kosova`ya müdahale etmekte tereddüt etmemiştir. Ilk kez BM karari olmadan, kendi üye ülkelerinin sinirlari dişinda bir yere müdahale eden NATO, gerekçe olarak da bir yönetimin, kendi sinirlari içinde yaşayan vatandaşlarina karşi uyguladigi etnik temizligi göstermiştir. Yani artik kendi sinirlarini müdafaa etmeye çalişan bir örgüt degil, “hattı müdafaadan, sathı müdafaa”ya geçmiş – ki o satih bütün dünyadir!- bir örgüt vardir karşimizda. Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan gibi eski sosyalist ülkelerin de katilimiyla doguya dogru genişlemeye başlayan NATO yeni üyelere de açik bir kapi birakti. Alternatif ya da tamamlayici olarak tasarlanan diger askeri örgütlenmelerin belirsiz gelecegine karşilik, oldukça saglam bir geçmişe sahip olan, yenilenmiş örgüt, 21. yüzyilda belki de bir Pax-Natoica`ya vesile olacaktır.
xx
Deniz Ülke Arıboğan, Globalleşme Senaryosunun Aktörleri,2.Basım, Der Yayınları, İstanbul,1997
Xxx
Deniz Ülke Arıboğan`dan terör üzerine `light` bir kitap
X

Türkiye 2003-07-09
KARŞILIKSIZ KALMAMALI!!!
Kuzey Irak’taki askerlerimiz serbest bırakıldı, ancak kriz henüz bitmedi. Türkiye’de herkes “Bundan sonra ne olacak?” sorusunun cevabını arıyor.
11 subay ve astsubayın ABD tarafından esir alınmasını gazetemize değerlendiren Uluslararası İlişkiler Uzmanları esir krizinde kaybeden tarafın Türkiye değil ABD olduğunu vurguladılar. Uzmanlar, ABD’nin Irak’ta yaşadığı sorunlarla başedemezken, İran, Suriye ve Suudi Arabistan’dan sonra Türkiye’yi de karşısına aldığını belirterek, “Bundan sonra Türkiye-ABD ilişkileri de eskisi gibi olmayacaktır. Türk kamuoyu ve yöneticiler ABD ilişkilerinde hep “acaba?” sorusunu soracaklardır. Bu yüzden de Ortadoğu’da kalıcı olmak isteyen ABD’nin işi daha da güçleşti” dediler.

Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Deniz Ülke Arıboğan Türkiye-ABD ilişkilerinin eskisi gibi olmayacağının altını çizerek şunları söyledi:“Bu krizden sonra, yeniden bu derece büyük bir kriz yaşanacağını tahmin etmiyorum. Ancak yaşananlar Türkiye-ABD ilişkilerinin bundan sonraki seyrini belirleyecektir. ABD uluslararası ilişkilerde yeterince rasyonaliteye sahip yöneticiler tarafından yönetilmiyor. Bu yüzden de askerlerimizi esir alan ABD son derece hayati bir hata yaptı” dedi.

“KARŞILIKSIZ KALMAZ”

“ABD, İran, Suriye ve Suudi Arabistan’dan sonra Türkiye’yi de karşısına aldı” diyen Doç. Dr. Arıboğan, uluslararası ilişkilerde savaş halleri dışında askerlerin esir veya rehin alınması durumunun sözkonusu olmadığını kaydetti. Arıboğan, “ABD, Irak’ta iki aşireti arkasına alarak bir yönetim oluşturmaya çalışıyor. Bölgedeki devletlerin desteğini almadan orada kalıcı bir barış ortamı oluşturulamaz. Bu yüzden de ‘esir alma’ krizinde kaybeden ABD oldu. Türkiye-ABD ittifakını önemsiyorum, ancak son hareket hasmane bir ortam oluşturmuştur ve Türkiye’nin bu konuyu karşılıksız bırakmayacağını düşünüyorum” şeklinde konuştu.

Uluslararası stratejide Çin`in yeri
Çin`in Gölgesinde Uzakdoğu Asya
Deniz ülke Arıboğan
Bağlam
348 sayfa
0 212 513 59 68
Kitap her daim yükselen ve çöken güçleri bünyesinde barındıran ve her bitişle yeni bir başlangıç yapan uluslararası sistemin yeni güçlerinden birinin Çin olabileceği gerçeğinden hareketle hazırlanmış. Kitap, sistematiğin sağlanması açısından iki bölüme ayrılmış ve ilk bölümde Uzakdoğu konusu ve Türkiye`nin bölgeyle ilgili tarihsel tutumu irdelenirken, ikinci bölüm Çin özelindeki araştırmalara ayrılmış. Bu iki bölüme ilaveten bir Uzakdoğu olayları kronolojisi de hazırlanmış ve okuyucuya sunulmuş. Bir çok makalenin yer aldığı kitap, 19. yy`dan itibaren Uzakdoğu genelinde Çin`e bir bakış getiriyor. Osmanlı-Uzakdoğu ilişkileri, Uzakdoğu`da değişen dengeler ve Türkiye gibi. Eğer herhangi bir kuvvetten bağımsız olarak Çin`i görmek istiyorsanız “Klasik Çin`de Devlet Öğretileri” başlıklı ikinci bölüme bakabilirsiniz.
Xx
Uluslararası İlişkiler Akademisyenlerinden “Kıbrıs’ı Çözün ” Bildirisi
Kıbrıs sorunu ve Türk dış politikasını yakından izleyen Uluslararası İlişkiler akademisyenleri olarak BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin taraflara sunduğu öneri paketinin müzakere edilebilir bir içerik taşıdığını düşünüyoruz.
Siyasal eşitlik, egemenlik, güvenlik ve toprak konularında Türk tarafının yıllardır öne sürdüğü taleplere yakın görülen bu planın bürokratik ve siyasal tutuculuğa kurban edilmeden bir çözüm çerçevesi olarak kabul edildiğinin Türkiye ve KKTC temsilcileri tarafından bir an önce ilan edilmesi ve gecikmeden müzakerelere başlanılması gerekmektedir.
Kıbrıs’ta statüko çözüm değildir; aksine Türkiye’nin ve KKTC halkının geleceğini ipotek altına alan bir hal almıştır. Hem Kuzey Kıbrıs hem de Türkiye halkının AB üyeliğine ilişkin yaygın taleplerinin karşılanması Kıbrıs sorununun çözümüne bağlıdır. Bu yönde bir siyasal irade Annan planını bir ‘çözüm çerçevesi’ olarak ilan ederek gösterilmelidir. Siyasal liderlerden tarihi sorumluluklarının gereğini yerine getirmelerini bekliyoruz.
Kamuoyuna duyurulur.

İmzalar
Doç. Dr. İhsan D. Dağı (ODTU) Doç Dr. Deniz Ülke Arıboğan (Bilgi Üni.)
Xxx
Gelecekteki Global Düzenin Dört Senaryosu
Global Toplum Yenilenmiş Devlet
Sistemi Çoğulcu (Plüralist) İkiye Bölünmüş Süregiden
Çatallaşma
Bölünmüş dünyanın yapısı Merkezileşmiş bir ortamda merkezsizleşme Üst düzeyde merkezileşme Üst düzeyde merkezsizleşme Merkezileşme ve
merkezsizleşme arasında
Denge durumu
Çok merkezli dünya statüsü
Devlet merkezli dünya statüsü Otonom
Otonom Bağlılık Tabiyet
Baskın Baskın
Bağlılık Otonom
Otonom
Her iki dünyayı da yöneten
Kuralların geliştirilmesi Tüm kurallar dizisi
gelişiyor Egemenlik – bağımlı aktörler
Uymama haklarını muhafaza
etmekte ve kullanmaktadır. Hür aktörler uymama
Haklarını muhafaza etmekte
ve kullanmaktadırlar. Önemli: Her iki aktör tipi de ulusötesi sonuçlara uyuyor.
Yöntemlerin mikro düzeyde
Karakteri Bireylerin gelişmiş
yetenekleri evrensel
normların paylaşımı
konusundaki isteklilerin
artmasına önderlik
ediyor. Bireylerin gelişmiş yetenekleri
devlet önderlerinin
yönlendirmesini önlemeye yeterli
olamıyor ve böylece devletlerin
baskınlığının yenilenmesi
kabulleniliyor. Bireylerin gelişen yetenekleri
devlet liderlerine yönlendirmelerine
ve alt gruplar vasıtasıyla
kendi çıkarlarını izlemelerine
önderlik ediyor. Bireylerin gelişen yetenekleri
gerek merkezileşme ve
gerekse merkezsizleşmenin
üstünlüklerini algılamalarına
yardımcı olarak devlet
otoritesini destekleme ve
altgrupların dalgalanmaya
sebep olmakta.
Makro-mikro etkileşiminin ilk yönü Makrodan mikroya Makrodan mikroya Mikrodan makroya İki yönlü akış
Bireyin (insanın) durumuna
ilişkin perspektif Liberal ve iyimser Muhafazakar ve kötümser Liberal ve kötümser Faydacı

Kaynak: Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Globalleşme Senaryosunun Aktörleri
xx
Babamı matematik öğretmeni sanırdık
Ersin KALKAN
Babanız bir istihbaratçıydı, siz ne sanırdınız?

DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN- Biz babamı matematik öğretmeni zannederdik.

Neden başka bir meslek değil de matematikçi?

DÜA- Fen Fakültesi`nde matematik de okumuş. Fakat ilkokul dördüncü sınıftayken bir öğretmenim bana babamın matematik hocası değil istihbaratçı olduğunu söyledi. Hüngür hüngür ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Çünkü sanki babamın yaptığı işi kötü bir şeymiş gibi söylemişti bana. Çünkü biz çocuklar, olaylar meydana geldiğinde hiç farkında değildik.

MODA’YI SUADİYE BİLİRDİM

MAHİR KAYNAK- Evet annesiyle ben çocukları olayların tamamen dışında tutmaya çalıştık. Ben deşifre olduğumda evimizi değiştirdik. Anneleri bir oyun buldu onu oynamaya başladık. Moda`ya taşınmıştık ama buranın adını Suadiye diye değiştirmiştik. Biz Suadiye`ye tatile gelmiş gibi oynuyorduk.

DÜA- Ben hala şuur altımda Moda`yı Suadiye Suadiye`yi de Moda diye bilirim.

MK- Yani semtin ve kendimizin isimlerini değiştirmiştik. Her birimiz yeni bir isim almış ve birbirimize o isimle hitap etmeye başlamıştık. Bunu çevredekiler, kimliğimizi öğrenmesin diye yapmıştık. Çocuklar sokakta soranlara babamın adı Mahir annemin adı Şükran demiyor, başka bir isim kullanıyorlardı. Çocuklar da bu oyunu çok sevdiler. Ankara`ya taşınana kadar durumu idare ettik.

Hiç kılık ya da tip değişikliğine gittiniz mi? Hani ajanlar yapar ya bıyık takmak etek giymek gibi?

MK- Hiçbir zaman öyle bir şeye gerek görmedim. Karşı taraf sizi öldürmeye karar verdiğinde zaten bundan kurtulamazsınız. Bu iş korunmayla değil dengeleri iyi hesaplamakla olur.

Babanızın ajan olduğunu öğrendikten sonra durumlar nasıl değişti?

DÜA- Şaşkınlık dönemini atlattıktan sonra kendimi James Bond`un kızı gibi hissetmeye başladım. Biraz da yabancı filmlerin etkisiyle tekvando ve karateye merak sardım. Bu meseleyi babamla da uzun zaman hiç konuşmadım. Açıkçası üniversiteye gelene kadar hayatımızı etkileyecek kadar farkında değildik biz bu durumun.

YAPTIĞIM İŞİN YANLIŞI YOK

Ülke Hanım neden uluslararası güvenlik gibi bir konuda çalışmayı seçtiniz. Hani diyorlar ya `armut dibine düşer` diye.

DÜA- Aslında ben özenle gayret ettim babamla aynı konuda çalışmamaya. Ama bu konular bana çok cazip geliyordu. Babam, hayatın pratiğinden yola çıkarak analiz yapar. Ben ise daha ziyade altyapıyla değil üstyapıyla ilgilenirim. Ben terör uzmanı değil uluslararası ilişkiler uzmanıyım. Globalleşme Senaryolarının Aktörleri kitabını yazarken, terör gruplarının sistemde önemli bir rol oynayacağını söylemiştim. Bu tez kitaptaki iddialardan sadece biriydi. 1996`da kaleme aldığım bir makalede, ‘‘Ericson`ın çarpan etkisi’’nden bahisle şunları yazmışım: Terörizm çok daha büyük çaplı güvenlik problemlerini başlatacak bir tetik olabilir. Bu tetikleme sistemli bir terör örgütü tarafından yapılırsa önümüzdeki dönemlerde Huntington`ın söylediği gibi bir uygarlıklar çatışması gibi olaylara neden olabilir.

Sizi bu konulara çeken James Bond`un kızı olmanız olmasın!

DÜA- Hayır hayır… Bu konular sadece bana değil herkese de cazip geliyordur diye düşünüyorum.

Aslında birbirine yakın alanlarda çalışıyorsunuz ama taban tabana zıt konumdasınız.

MK- Dikkat ediyorum da bizim aynı alanda çalışmamız rahatsızlık yaratıyor. Örneğin biz baba kız olarak doktorluğu seçseydik sizlerde böyle bir rahatsızlık ortaya çıkmazdı. Bu aslında benim üzerime yapıştırılmış etiketlerin hoş olmamasından kaynaklanıyor.

Peki neden hoş değil?

MK- Bu benim yaptığım işin hoş olmamasından kaynaklanmıyor. Öyle bir kanaat yaratılmış. Yaptığım işin ne ahlaka aykırı bir yanı vardır ne yanlışı ne de ilk defa yapılmaktadır. Buna rağmen toplumda bazı güçler benim misyonumu lanetlemiş.

Mahir Kaynak nasıl bir babadır?

DÜA- Valla çok iyi bir babadır. Küçükken tavlada bize mutlaka yenilirdi, üzülmeyelim, güvenimizi kaybetmeyelim diye. Katı kuralları yoktu. Sadece fazla telaşlıdır. Eve gelmemek başka bir yerde kalmak gibi şeylere izin vermezdi. Ben evlenene kadar evimizin dışında bir arkadaşta kalamadım.

Tutuculuktan mı kaynaklanıyordu yoksa bir ajan evhamı mı?

DÜA- Hayır, hiç bir mazbutluğu yoktur.

Erkek arkadaşlarınıza karışır mıydı?

DÜA- Hiç karışmazdı. Hatta eşimle ilk tanıştığım zamanlarda babama gelip, `Baba seni erkek arkadaşımla tanıştırmak istiyorum` demiştim de `İstemez, gerek yok, tanıştırma` diye bir cevap almıştım. Ama tanıyınca çok sevdi.

İnsanlara güvenir misiniz?

MK-Hayır asla. Benim insanlara karşı engin bir güvensizliğim vardır. Çok kötü bir çocukluk dönemi geçirdim. 14 yaşında ailemin yanından ayrılıp, askeri okula gittim. Kimsenin himayesi ve desteğini görmedim. Hayat yolumu kendim çizdim. Tüm zorlukları tek başıma aştım. Onun için de hayata karşı güvensizdim ve bu güvensizliğim de çocuklarımın üzerinde titizliğime yol açtı. Bu onları korumak amacına yöneliktir, onların zarara uğramasından endişe ederdim.

Sırlarınız çok mudur?

MK- Benim çok sırrım yoktur ama bu konuda asla konuşmam.

Çok polisiye okudunuz mu?

MK- Hayır aksine dünya klasiklerini severim. Diyebilirim ki tüm klasikleri okudum, hiç tanımadığım, karşılaşmadığım ve kendimde müşahede etmediğim birçok duyguyu, eğilimi edebiyatta öğrendim.

Hangi yazar favoriniz?

MK- Dostoyevski. Suç ve Ceza ile Yeraltından Notlar beni çok etkilemiştir.

Kızınızın ismini Edgar Allan Poe`dan esinlenerek koyduğunuza göre şiir seviyorsunuz.

MK- Evet halen okurum. Sadece yerli değil yabancı şairleri de takip ederdim. Eskiden ‘‘Tercüme’’ diye bir dergi çıkardı ve orada çok iyi yabancı şiir çevirileri vardı.

Nazım Hikmet okur muydunuz?

MK- Evet hem de severek okurdum.

DÜA- Bendeki Nazım sevgisinin temelleri ortaokuldayken atıldı. Bizim evde, bu yazar solcu, o sağcı gibi bir yasaklama ve savsaklama hiç olmadı. Mahallemizde iki grup vardı. Gruplardan biri `umudumuz Ecevit`çiydi. Ben de o gruba dahildim. Yerlere yapışıp babama `Ne olur Ecevit`e oy ver` diye yalvarmıştım. Babam da tamam tamam Ecevit`e oy vereceğim diye geçiştirmişti. Yıllar sonra Ecevit`i hiç sevmediğini öğrendim.

MK- Bizimkiler mahallede `umudumuz Ecevit` diye dolaşırken Ecevit, yaptığı her üç konuşmanın ikisinde bana çatıyordu. Madanoğlu`nu darbe yapmaya sevketmişim diye. O dönem ben yaptığım savunmada, böyle bir şeyin mümkün olmadığını, bunu öne sürmenin orduya hakaret olacağını söylüyordum. Ecevit`e hayatım boyunca kırgın kalacağım. Ama ailemin hiçbir ferdinin siyasi tercihine karışmıyordum.

DÜA- Annem CHP geleneğine inanır. Sıkı bir sosyal demokrattır. İşte o dönemde bütün bunlara rağmen annem gidip Ecevit`e oy vermişti. Ve babam hiç sesini çıkarmamıştı.
(Hürriyet 07.10.2001)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir