İmralı, PKK’nın Komuta Merkezi

İran İstihbaratına yakınlığıyla bilinen Baztab Haber Portalı’ndan Muhammed Hadi yazdı.

Türk Silahlı Kuvvetleri , iç ve uluslararası kamuoyu nezdinde kendine PKK sorununu halledebilecek makbul bir sima oluşturmak istemektedir. Bu çerçevede de örgütün silah bırakmasını ve Silahlı Kuvvetlere teslim olmasını istemektedir. Bunun gerçekleşmesi durumunda ordunun kamuoyu nezdindeki konumu güçlenecektir. Bu oyunu ordunun kazanması ve Erdoğan hükümetinin kaybetmesi durumunda onlar da ABD çizgisine girmeye mecbur olacak ve Kürtlere yaklaşma yönünde pratik adımlar atacaktır. Çünkü ABD’nin yeni Ortadoğu stratejisinde Türk ve Kürt ittifakı bir zarurettir ve bunlar ABD’nin bölgedeki en güvenilir müttefiklerindendir.



Muhammed Hadi
Baztab Haber Portalı
İRAN, Tahran:
Marmara Denizi’nde bulunan yerleşime kapalı İmralı Adası yüzölçümü bakımından da bu denizin ikinci büyük adasıdır. İmralı hapishanesi Deniz Kuvvetleri’ne bağlı İmralı Adası’nda bulunuyor. Hapishane, Abdullah Öcalan’ın buraya naklinden önce tamamen boşaltıldı. İmralı hapishanesinde şu anda sadece bir hükümlü bulunuyor: Öcalan. Türkiye’nin eski Başbakanlarından Adnan Menderes’in de bu hapishanede idam edildiği söyleniyor.

Güvenlik Durumu

Adada 24 saat boyunca, üst düzey 250 subayın yanı sıra er ve özel tim askerlerinden oluşan toplam 700 güvenlik görevlisi görev yapıyor. Güvenlik unsuru olarak biri büyük, ikisi küçük savaş gemisi, bir denizaltı ve altı adet sahil güvenlik botu bulunuyor. Öcalan 24 saat an be an gözetim altında tutuluyor. Bina içinde görev yapan korumalar silahlı değil, hatta silahlı bir görevli bile içeriye girmiyor. Görevliler girmeden önce silahlarını teslim ediyor. Öcalan, binanın en alt katında tutuluyor. Burada etten bir duvar oluşturulmuş ve burası elektronik cihazlarla donatılmış. İkinci ve üçüncü katlarda iç güvenlik sorumluları, personele ait çeşitli araç-gereçler, arşiv, bilgisayarlar, radar sistemleri ve ilaç deposu var. Öcalan’ın bulunduğu alt katta hava almak için kullanılan 9-10 metrekarelik alanın üzeri dikenli tellerle kapatılmış, 10’a yakın güvenlik kamerası bulunuyor. Öcalan, banyoda, tuvalette, uyurken, hava alırken, yazarken yani 24 saat bu kameralara bağlı monitörlerde gözetleniyor. Komandolar dışında adada görev yapan kişiler her üç ayda bir değiştiriliyor.

Öcalan ve Türk Genelkurmay Başkanlığı

Basında yer alan bilgilere göre, Öcalan tutuklandığından bu ana kadar eşi görülmemiş bir izolasyonun hakim olduğu bir alanda tutuluyor. Genelkurmay’ın izni olmadan su bile içilemeyen bir alan. Öcalan tutuklanıp uçakla Türkiye’ye getirilirken, “Beni idam etmezseniz sizin hizmetinizde olurum” dedi. Siyasi uzmanlara göre, Öcalan, “Demokratik Cumhuriyet” görüşünü ortaya atıp uzun bir dönem silahlı faaliyete son vererek gerçekten de hizmet vermiş olduğunu ispatladı. Yoğun güvenlik tedbirleri altında tek başına tutulan hapishaneden Öcalan, bazen savaş bazen ateşkes ilan ediyor ve Türkiye Genelkurmay Başkanlığı da fiilen İmralı’yı PKK’nın komuta merkezi olarak tanıyor. Bu gerçek, uzmanların çeşitli ve ilginç yorumlarına neden oluyor. Öcalan’ın bazen ateşkes ilan edip bazen militanlarını silahlı faaliyete yönlendirmesini, Genelkurmay’ın adada hazırladığı demokrasi ve özgür ortamdan yararlanarak Öcalan’ın, avukatlarına ve medyaya mesajlarını iletme imkanı bulmasını bazı uzmanlar savunuyor.

Çünkü bu süreç, ordunun planları dahilinde gerçekleşiyor ve Öcalan PKK, Talabani ve Bush arasında tam bir koordinasyon sağladıktan sonra ateşkes ilan ediyor. Öcalan 23 Eylül 2006 tarihli haftalık görüşmesinden sonra yani 27 Eylül 2006 tarihinde kendisine bahşedilen görüşmede şunları söylüyor: “Ben üstüme düşen görevi yerine getiriyor, PKK’yı ateşkese çağırıyorum. PKK’nın bu çağrıya kulak vermesini umut ediyorum ve eminim ki sonuç verecektir.” Komutanının emri üzerine PKK, resmen, “Liderimizin 1 Ekim 2006 tarihli emrinin ardından kayıtsız şartsız ateşkes ilan ediyoruz” diyor. Öcalan’a tutuklandığından bu yana hiçbir zaman bir hafta içinde iki kez görüşme izninin verilmediğini söylemek gerekiyor. Ancak stratejik mesaj için Öcalan’a bu görüşme verildi.

Türk Ordusu Ateşkese Karşı mı?

Türk ordusu neden ateşkesi kabul etmediğini ve silahların tamamı teslim edilene kadar mücadeleyi sürdüreceğini ilan etti. Bu konuda bazı sorular akla geliyor. Örneğin: Öcalan’ın ateşkes ilan edememesi için 27 Eylül 2006 tarihli görüşme izni önlenemez miydi? Yoksa Türk ordusu, ABD’nin dikte ettiği programlar çerçevesinde bu görüşme iznini vermek zorunda mıydı? Bazı yorumculara göre ordu, bu pazarlıkta daha fazlasını elde etmek için ateşkesi kabul etmediğini söylüyor. Bazılarına göre de ordu, şunu söyleyecektir: “Bu süreç içinde Öcalan’ı himaye etmemizin nedeni, iki kanadın hakim olduğu PKK’da Öcalan kanadının zayıflamasını istemememizdir. Biz PKK’nın Öcalan çizgisinde kalmasını ve Öcalan’ın da bizim programlarımız çerçevesinde hareket etmesini istiyoruz.”

Bu sorular uzayıp gidiyor. Ordunun rolü açısından yorum yapanlar şu soruyu soruyor: 2004 tarihinde Öcalan’ın beş yıllık ateşkese son vermesi, PKK’nın yeni bir silahlı mücadele safhasına girmesi ve bu iki yıl zarfında yüzlerce askerin öldürülmesinden ordunun kazancı neydi? Şu ana kadar terörle mücadele için ayrılan bütçe, 150 milyar dolardan fazla değil mi? Yoksa ordunun ülkede efendiliğini sürdürmesi için PKK’nın varlığı gerekli miydi? Bir takım yorumculara göre ordu, ateşkese karşı değil sadece ABD’nin bölgede başlattığı süreçte kendi efendiliğinin göz önünde bulundurulmasını garanti altına almak istiyor. Türkiye’nin AB Uyum Yasaları çerçevesinde ordunun iç politika alanındaki rolünün azaldığını biliyoruz. Atatürkçülüğün en büyük kalesi olan ordu, Atatürk’ün amaçlarından birinin AB’ye üyelik yönünde ülkenin modernleşmesi ve Batılılaşması olmasına rağmen, ülke içi politikadaki belirleyici rolü ve nüfuzunun azalmasından rahatsız.

Türkiye’nin AB’ye katılarak, Orta Doğu’ya ait İslami bir ülke konumundan çıkıp laik ve Avrupai bir ülkeye dönüşmesi ordunun tercihi gibi görünüyor. Ancak AB’nin demokratikleşme ve sivilleşme değerleri orduyu, asıl müttefiki olan ABD’ye daha fazla yaklaştırıyor. Çünkü ABD, ne Türkiye’nin iç politika konularında ne de bölgedeki stratejik konularda, Türkiye’den AB kadar isteklerde bulunuyor. ABD, AB gibi, sivilleşme ve demokratikleşmeyi Türkiye’ye dayatmadan stratejik ve güvenlik çıkarları doğrultusunda kendi politikalarına öncelik veriyor. Dolayısıyla Batılılaşma ve sekülarizm alanında ordunun liderlik rolünden memnundur.

ABD’nin Kuzey Irak ve Kürt sorunu hakkındaki stratejisinde Türk ordusunun kolaylaştırıcı rolü, onun orduyu himaye etmesine neden oluyor. Emekli General Suat İlhan, “AB’ye Neden Hayır” adlı kitabında, “AB’nin istekleri yerine getirilirse Türkiye’nin PKK ve radikal İslamcıların faaliyet alanı haline geleceğini yazıyor. AB, mütekabiliyet esasına dayanarak hareket etmiyor sadece istiyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya istikrarsızdır. Türkiye’nin jeopolitik çıkarları Ankara’nın siyasi bakımdan herhangi bir şey dayatmayan ABD ve İsrail ile paralel hareket etmesini gerektiriyor” şeklinde yazıyor. Türkiye’de bölgenin jeopolitiği hakkında yapılan yorumlar çerçevesinde, ordunun ateşkese karşı çıkmasının, ABD’nin planları dahilinde olduğu söylenebilir. Böylece yaramaz çocuğu yani PKK’dan en fazla çıkarı sağlayabilecek ve ABD’nin çıkarları yönünde yeni bir görev alması için PKK’yı yalvartabilecektir. Şimdi ordunun İmralı’dan çıkacak sonraki mesajının ne olacağını görmek için bekleyeceğiz. (İran’ın Baztab adlı haber portalı – 26 Ekim 2006-Saaf)

Yazar, Öcalan’ın avukatları aracılığıyla 27 Ekim’de verdiği mesajı ateşkes sonrası verilmiş yeni bir mesaj diye değerlendirerek yeni bir yazı kaleme aldı. Yeni yazısı şöyle:

PKK komuta merkezinin ateşkes sonrası mesajı

Hepimiz, PKK’nın İmralı’daki komuta merkezinden göndereceği bir sonraki mesajın ne olacağını bekliyorduk. Böylece ülkedeki muhtelif kesimlere verilen bir aylık süre sonunda konuyu analiz edebilecektik. 27.10.2006 tarihinde PKK komutanlığına avukatlarıyla görüşme yapması ve bir sonraki mesajını iletmesi için izin verildi.

Abdullah Öcalan, (ordunun) asıl mesajını anlayabilmemiz için ateşkesle ilgili olarak şu üç noktayı vurguluyor. Öcalan’ın mesajını aşağıya alıntılıyoruz.

1- “Operasyonlarla imha amaçlı üzerlerine giderlerse, doğal olarak savunma hakkı doğar.

2- Eğer bu şans da kullanılamazsa, zaten her şeyin bir sınırı vardır, ben ancak beş-altı ay bu ateşkes üzerinde etkili olabilirim. Ondan sonra etkili olmak istesem de olamam. Çünkü bu süreç de değerlendirilmezse ne PKK beni dinler artık, ne de ben bir şey yapabilirim. Bu son şanstır. Önümüzdeki Mayıs’a kadar, çözüme yönelik adım atılması gerekir. Eğer çözüm için adım atılmazsa önümüzdeki altı aylık sürenin sonunda süreç değişecektir.

3- Onlarca Belediye kazansan da on-on beş milletvekili meclise koyarsan neye yarar, bir şey değiştirmedikten sonra. Çünkü senin kimliğin tanınmadığı müddetçe belediye başkanı, milletvekili olmak çok önemli değil.

Birinci madde, militanlarla ilgilidir. O, kendilerini savunabilirler diye emir buyuruyor! Halbuki ordu da PKK güçlerini temizlemek için ülke içindeki operasyonlarını sürdürüyor. PKK’nın verdiği rakamlara göre geçen bir ay içinde (yani ateşkesin ilan edildiği Ekim başlarından itibaren) PKK’dan 8, Türk ordusundan da 12 kişi ölmüş.

İkinci maddede, devlete verilen süre belirleniyor. Yani kışın son ayına kadar PKK’nın istekleri doğrultusunda adım atılmazsa tıpkı geçmiş yıllarda olduğu gibi, saldırılar tekrar başlayacaktır. Bu mesaj, “PKK’nın ateşkesi taktik gereğidir, bu şekilde kışın güçlerini yenilemekte ve yazın silahlı saldırılarını tekrar başlatmak için hazırlık yapmaktadırlar” diyenlerin görüşünü teyit eder niteliktedir.

Üçüncü mesaj ise PKK’nın Türkiye içinde Demokratik Toplum Partisi (DTP) adıyla faaliyet gösteren siyasi kadrolarına yöneliktir. Bu mesaj, kimliğin tanınmasının en önemli mesele olduğunu ve bu yönde hareket edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu mesajlar, bu mülakatı verenlerin ulaşmak istedikleri hangi hedefleri göstermektedir?

Genel bir bakışla bu üç mesajı şöyle değerlendirebiliriz:

-Meşru savunma: Yani savaş ortamını sıcak tutma.

-Ateşkes süresi: Yani hükümete baskı.

-Kimliğin tanınması: Yani Kürt meselesinin resmen tanınması.

Bir cümleyle: Yani eğer ben istersem başkalarının PKK ile hesaplaşmasına izin vermem. (Sonuç itibariyle şu sonuca varılabilir: Ordu, meselenin asli muhatabı benim ve her şey benim kontrolüm altındadır.)

Genel itibariyle bu mesajın daha çok hükümete yönelik olduğu söylenebilir. Meselenin sivil yollarla halledilmesi doğrultusunda çözülmesini isteyen ABD ve AB baskıları altındaki hükümetin, orta vadede bazı demokratik haklar tanıması ve bazı gerekli yasal değişiklikleri yapması mümkündür. Hükümet bu yönde adımlar atılması durumunda şiddetin büyük ölçüde azalacağını iddia etmektedir. Öte yandan da bu adımların sayesinde 2007 seçimlerine kadar ülkede çatışmadan uzak ve sakin bir ortam oluşacağına inanmaktadır.

Fakat askeri kesimin, ABD ve AB’nin Kürt meselesiyle ilgili son dönemlerdeki politikalarından razı olmadığı gözüküyor. Bununla birlikte askerler, ABD’ye karşı açıkça tavır almıyor; ama AB taleplerine karşı duydukları rahatsızlıkları dile getiriyorlar. Askerler, 8 Kasım’da yayınlanacak İlerleme Raporunda ordunun siyasetteki rolünün eleştirileceğine inanmaktadırlar. Bundan dolayı da AB’ye karşı çok daha sert bir tutum takınıyorlar. Bu çerçevede, ordu ile hükümet arasındaki gerginlik yükselecek gibi gözükmektedir.


Sonuç olarak ordu, iç ve uluslararası kamuoyu nezdinde kendine PKK sorununu halledebilecek makbul bir sima oluşturmak istemektedir. Bu çerçevede de örgütün silah bırakmasını ve Silahlı Kuvvetlere teslim olmasını istemektedir. Bunun gerçekleşmesi durumunda ordunun kamuoyu nezdindeki konumu güçlenecektir. Bu oyunu ordunun kazanması ve Erdoğan hükümetinin kaybetmesi durumunda onlar da ABD çizgisine girmeye mecbur olacak ve Kürtlere yaklaşma yönünde pratik adımlar atacaktır. Çünkü ABD’nin yeni Ortadoğu stratejisinde Türk ve Kürt ittifakı bir zarurettir ve bunlar ABD’nin bölgedeki en güvenilir müttefiklerindendir. (İran’ın Baztab adlı haber portalı-Alptekin Dursunoğlu, Saaf)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir