İnsanla Allah arasındaki dört deniz

Bin sene önce Bağdat’ta bir çocuk yürüyordu. Sevinci gözlerinden taşan bu yedi yaşındaki çocuk dayısının elini sevgiyle sıkıp bırakıyor, yaşıtlarının hayal bile edemeyeceği bir yolculuğun büyüsüyle ayakları yerden kesiliyordu. Kervanın hareket edeceği meydana vardıklarında dayısının elini bir kere daha kuvvetle sıktı ve şüpheyle güvenin, nazlanmayla korkunun harmanlandığı bir ses tonuyla; “Beni de götürüyorsun değil mi?” diye sordu. Dayısı “Evet!” demek yerine belinden tuttuğu gibi havaya fırlattı yeğenini. Çocuk havada o kadar uzun bir süre kaldı ki, dayısının güçlü kollarıyla yeniden kavranıldığı âna kadar meydandaki ve kervandaki her şeyi gördü. Yüklerinden ve yolcularından anlaşılan o ki bir ticaret kervanı değildi bu! Kervan hareket ettiğinde “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk!” sesleri yükselmeye başladı. Çocukta yankılandı ses: “Buyur Allah’ım! Emrindeyim Allah’ım! Huzurundayım Allah’ım!” Bu bir hac yolculuğuydu, Kâbe’ye götürdü onları. Dört yüz bilge adam Harem-i Şerif’te büyük bir halka oluşturmuşlar, şükür hakkında konuşuyorlardı. Herkes şükrü kendi penceresinden tarif etmeye çalıştı, sonra dayı bu topluluğu hayranlıkla izleyen yeğenine dönerek: “ Ey çocuk! Sen de söyle, nedir şükür?” diye sordu. Çocuk şaşkınlıkla durakladı, düşündü ve şöyle dedi: “Allah’ın nimetleriyle Allah’a isyan etmemektir!”
Çocuk Bağdatlı Cüneyd’di. Dayı Seriy es-Sekatî. Nihavendli bir aileden geliyorlardı. Seriy, yeğeninin eğitimini üzerine almış, onun ilk hocası olmuştu. Tasavvufla ilmin bir bütün olduğuna inanan Seriy, yeğeninin İslâmî ilimlerle donanmasını, daha sonra tasavvufta derinleşmesini arzu ediyor, ona “Allah seni sûfî hadisçi değil, hadisçi sûfî kılsın!” diye dua ediyordu. Cüneyd bu tavsiyeye uyarak fıkıh ilminde derinleşti ve yirmi yaşında fetva verecek seviyeye geldi. Peşinden ikinci bir kanatla zenginleşmek için zühd, ibadet ve tasavvufa yöneldi. Bu iki kanadı o kadar güzel dengeledi ki onu tanıyanlar ilminin mi zühdünden, zühdünün mü ilminden üstün olduğunu anlayamadılar. Edebiyatçılar sözlerine, filozoflar düşüncelerine, kelamcılar bilgilerine, sufiler hallerine hayran olup etrafında toplandılar. Sûfî olduğu halde hırka giymeyen, “Önemli olan yamalı elbise giymek değil, bağrı yanık olmaktır!” diyerek şekilciliği reddeden Cüneyd, Hz. Peygamber’i örnek alma dışında hiçbir yolla Hakk’a ulaşılamayacağını düşünüyor, “Tasavvuf ilmi Kur’ân ve hadisle sınırlıdır.” diyordu.

Seriy, yeğeninin olgunlaştığını, ilim ve tasavvufta derinleştiğini düşünerek ona halka nasihat etme zamanının geldiğini bildirdi bir gün. Cüneyd-i Bağdâdî ise bu isteği, “Dayıcığım, sen benim mürşidimsin. Huzurunda söz söylemeye hayâ ederim!” diyerek zarafetle reddetti. Fakat o gece müthiş bir şey oldu. Hz. Peygamber, Cüneyd’in rüyasına girdi ve ona; “Ya Cüneyd! Sen ümmetime nasihat etmeye layıksın. Sana izin verdim, vaaz et!” buyurdu. Cüneyd uyanır uyanmaz dayısına koştu. Seriy yeğenini görünce; “Ey yeğenim! Benim sözümle vaaz etmedin, bari Muhammed Mustafa (sas)’nın sözüyle vaaz et!” dedi gülümseyerek.

Ve konuştu Cüneyd. Sufîlere, ibadet susuzluğuyla yanmanın su üstünde yürümekten üstün olduğunu söylerken, dünyanın peşinde koşanlara dünyada mutlu olmanın formülünü verdi: “Dünyayı küçümseyin!” İlmini eyleme dönüştüremeyenlere, kendi içinde barındırmadığı ilkelere davet etmenin anlamsızlığını bildirirken, yöneticilere adalet, rahmet ve olgunluk sahibi olmalarını tavsiye ederek, “Âriflerin ibadeti, kralların taçlarından daha güzeldir!” dedi. Ve konuştu Cüneyd. Kul ile Allah arasında dört deniz vardı. Allah’a ulaşmak için bu dört denizi dört ayrı gemiyle aşmak lâzımdı. Dünya denizi ancak zühd gemisiyle geçilirdi, halk denizi uzlet gemisiyle. İblis denizinde boğulmamak için bir savaş gemisine ihtiyaç vardı, nefis denizini aşmak için “arzuya gem” gemisine. Ve konuştu Cüneyd: “Rabbe dost olanların evleri ne güzel! Ve ne ıssız, ne korkunç şu isyan evleri!”

“Allah’ım! Kalbimi senden gelen sevinçle doldur!”, “Allah’ım beni riyâkâr yalvarıcılardan eyleme!”, “Allah’ım yönetenleri ve yönetilenleri ıslah et!”, “Allah’ım bizi kabirlerimizden göz aydınlığıyla kaldır ve dirilt!” dualarıyla yaşadı Cüneyd. Ölümüne gelince; hastalığından dolayı ayakları şişmiş, zorlukla hareket ediyor, oturarak namaz kılmaya çalışıyordu. Arkadaşları biraz dinlenmesini salık verdiklerinde, “Bu bir nimet vakti! Kur’ân’a bugünden daha muhtaç olacağım bir gün var mı?!” demiş, sonra yüzünü kıbleye dönüp ruhunu teslim etmişti. Bir dostunun, “Nasıl davranıldı sana?” sorusunu şöyle cevapladı rüyada: “Tüm işaretler uçtu, ibareler kayboldu, ilimler tükendi, her şey bitti. Bize sadece seher vakti kıldığımız iki rekat namazın faydası dokundu!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir