İsyan Ahlâkı ve Rosa Parks

1955’te Amerika’da zenci-beyaz ayrımı vardı ve zenciler ikinci sınıf insandı. O tarihlerde ABD’nin güney eyaletlerinde mesela otobüslere zencilerle beyazlar, ayrı kapılardan biniyordu.

Farklı koltuklarda oturuyorlardı.

Rosa Parks adındaki zenci bir bayan, siyahlara ayrılan bölümde otururken beyaz bir erkek, beyazlar için ayrılan bölümde boş koltuk olmaması üzerine Parks’tan kalkmasını istemiş ve Parks da yerini vermemişti. Otobüs şoförünün polisi araması üzerine 42 yaşındaki Parks, kamu düzenine aykırı davranmaktan suçlu bulunmuş, tutuklanan Parks’a 14 dolar para cezası verilmişti.

Yine aynı tarihlerde Alabama valisi, zencileri üniversiteye sokmama gayreti içindeydi. Böylelikle büyük olaylar patlak verdi. Ama bu mütevazı kadının otobüs yolculuğundaki kararlı tutumu, bir tarihî dönemin de başlangıcı oldu. Parks, böylece Amerikan toplumunun beyaz kurallarına karşı ilk direnişin sembolü oldu. Bu çalışkan, saygılı ve inançlı kadın büyük sempati topladı.

Rosa Parks olayının ardından siyah ırkın ileri gelenlerinden 50 kişi ne yapılacağını tartışmak üzere o zamanlar az tanınan baptist rahip Martin Luther King’in liderliğinde toplanmış ve Montgomery otobüs olayını başlatmıştı. Siyahlar 381 gün boyunca -otobüslerde ayrım yasası kaldırılana kadar- otobüsleri boykot etmişti. Bir yıl boyunca otobüslere binmeyen zenciler her yere yaya gittiler.

Irk ayrımcılığının sonunu getirdi…

Zencilerin düzenlediği protestolar bir yıl sonra meyvesini verdi. Parks davası, 1956’da otobüslerdeki ayrımın anayasaya aykırı olduğunun kabul edilmesiyle sonuçlandı. Bu dava, emsal bir karar olarak yalnızca eyaletler arası ticaret hukukuna değil, bütün ırk temelli ayrı tutma yasalarına karşı uygulandı. Eylem nedeniyle King’e Nobel barış ödülü verildi. Bu eylemler, 1964 sivil haklar yasasını getirdi. Yasa ile ABD’de ilk kez ırk ayrımcılığı yasaklandı. Ama bu arada Rosa Parks, 1957 yılında işini kaybetti, başka bir şehre taşınmak zorunda kaldı ve uzun yıllar yoksulluk içinde yaşadı.

Rosa Parks, 1996 yılında Başkan Bill Clinton tarafından Amerika’da sivillere verilen en yüksek ödül olarak başkanlık özgürlük madalyasına layık görüldü. 1999 yılında da Kongre tarafından altın madalya ile ödüllendirildi.

25 Ekim 2005 tarihinde Rosa Parks, hayata gözlerini kaparken bugün dünyada sadece siyahlara karşı ayrımcılığın değil, her türlü ayrımcılığın simgesi olmuş oldu. 92 yaşında vefat eden Rosa’nın cenazesi, Washington’a Kongre binasına getirildi. ABD Başkanı Bush, Dışişleri Bakanı Condolezza Rice ve Kongre üyeleri, katafalkın başında saygı duruşunda bulundular. Rice, yaptığı konuşmada, Rosa Parks olmasaydı şu an bu yerde ve bu mevkide olamayacağını söyledi. Rosa Parks’ın katafalkı, Amerikan Kongresi’nde ziyaretçilere açılan ilk kadın ve ikinci siyah Amerikalı oldu.

Yıllar önce Nurettin Topçu, bir eserinde isyan ahlakından bahsetmişti. İsyan ahlakı, her şeye boyun eğmek, her şeye evet demek, her söyleneni kabul etmek şeklindeki bir karakterden ziyade, düşüncelerini medenice ortaya koyabilmek, sonra bunların arkasında durmak, sonra da yine bu fikirlerini şahsiyetli bir şekilde savunabilmek şeklinde tarif edilebilir.

Yani burada, herkes ne derse ben de onu söylemek zorundayım fikrinden ayrı olarak, kendi fikrini söyleyebilme cesaretinin bir diğer adıydı isyan ahlakı. Özellikle haksızlıklara ve yanlış düşünce ve tutumlara karşı doğru bildiğini, doğru metot ve yollarla anlatabilmeydi isyan ahlakı. Hiçbir zaman ille de ben başkalarından farklı bir şeyler söyleyeyim diye zorlamayla meydana gelen bir karakter değildi isyan ahlakı.

Bu şekillerde çerçevesi çizilen isyan ahlakı, birbirine zıt iki kelimeden meydana gelmiş gibi görünse de aslında haksızlığa, yolsuzluğa, adaletsizliğe karşı bir isyan yani hakkını aramadır. Ama bir diğer yandan da bu hak aramayı, bizim kendi kültürel değerlerimiz içinde, sağı solu kırmadan, daha sonra onarılamayacak yaralar oluşturmadan, yapıcı bir tenkitle ve güzel bir üslupla, alternatif çözüm önerileriyle beraber ortaya koymadır. Hiçbir zaman Don Kişot’luğa soyunma değildir isyan ahlakı.

Aslında insanoğlu var olduğu günden beri haksızlıklara karşı isyanlar olmuştur. Bazen bunların faturaları çok büyük olmuştur, binlerce, hatta milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. Ama özellikle bizim İslamî geleneğimizde olduğu gibi önce sulh arama, yapıcı olma, sabretmesini bilme gibi prensiplerden hareketle Nurettin Topçu, bu iki zıt kelimeyi yan yana getirerek bundan güzel bir tertip oluşturmuştur. Adeta yenilemeyecek iki ayrı yiyecek, içilemeyecek iki ayrı içecek birleştirildiklerinde, yenilip içilebilecek maddeler haline geldiği gibi, Topçu da bu iki kelimeyi birleştirerek, apayrı bir mana ifade eden orijinal bir çerçeve çizmiştir. Bu çerçevenin içinde bir taraftan, düşündüğünü söyleyebilme, bir taraftan karşıdakini kırmama, en azından rencide etmeme, ama bir diğer taraftan da arzu edilen neticeye ulaşma mevcuttur.

Gandhi ve Topçu’da isyan ahlakı

Gandi’nin yaşamıyla misal olduğu bu isyan ahlakı, kavga etmeden problemlerin çözülebileceğini gösterdiği, gösterişten uzak ama çözüme yönelik davranış biçimi, o gün Hindistan halkını huzura kavuşturduğu gibi bugün için de geçerli bir felsefe haline gelmiştir. İsyan ahlakının her grupta, her toplulukta, her millette ve her çağda yeteri kadar olması, insanların daha huzurlu bir yaşam sürmesi açısından bir sigorta gibidir. Sorgulanmayan davranış ve düşünceler, bazen o kadar tehlikeli bir boyuta ulaşabilir ki, içinde bulunduğu grubu, topluluğu ve bütün bir cemiyeti, yerine göre bütün bir insanlığı çok büyük tehlikelere sürükleyebilir. Kendi kültürümüz içinde tarihte de çok zengin misallerini gördüğümüz olaylarla bu davranış biçiminin, hatta okullarda ders olarak bile okutulması gerekmektedir. Hep evet-hayırlar, ya da hep ya siyah ya beyaz değil, ara tonların, gri sahaların da olabileceğinin yeni yetişen nesillere bir metodoloji olarak öğretilmesi çok büyük bir önem arz etmektedir. Medeniyetler tarihi incelendiğinde, bunların temelinde daima, fikir üreten, isyan ahlakı karakterine sahip, yerinde duramayan insanların varlığını görürüz. Sabit fikirli, fazla hareketi sevmeyen insanların kurduğu tek bir medeniyet gösterilemez. Suyun bile durağan olduğunda değil aktığında kendisinden enerji elde edilir.

Kişilere ve hadiselere karşı, önyargı ile yaklaşma alışkanlıkları da terk edilmek zorundadır. Kimseyi, bir özellikle damgalayıp onu daima öyle görmeye ve göstermeye kimsenin hakkı yoktur. ‘Sadece ölüler fikir değiştirmez’ kuralı da unutulmaması gereken kurallardandır. Herkesi kendi konumunda kabul etme de bu çerçevededir.

Bu eğitim esnasında genç nesiller, kendilerinin farklı fikirleri yoksa bile, olanlara saygı göstermeyi ve onları sabırla dinlemesini öğreneceklerdir. İsyan ahlakıyla oluşan bu çok sesliliğin, hayatı daha bir yaşanılır kıldığını da yıllar içinde göreceklerdir. Gelene ağam, gidene paşam düşüncesinin de son derece yanlış bir felsefe olduğunu tarihteki misalleriyle hatırlayacaklardır. Ortaya atılan bir fikre hayır derken, onun alternatifini de getirmesi gerektiğini aklından çıkarmayacaktır.

Böylece hadiseleri sorgulayabilen, ama bu sorgulama esnasında haddini hududunu da öğrenen bir nesil, geleceğin daha sağlam temellere oturtulması yönüyle de bir garantidir. Zira, küreselleşen dünyada, bir yandan bilgi transferleri çok kolay olduğu gibi, diğer yandan gelişen teknik, teknoloji ve sosyal gelişmelerle hadiseleri değerlendirme ve hadiselere bakış açıları süratle değişmektedir. Bu gelişmelere ayak uyduramayan toplumlar da geri kalmış toplumlar olarak tarihe geçmektedir. Çünkü, bu vizyonu kazanan, yani isyan ahlakını benimsemiş ve pratiğini yapan fert, topluluk ve cemiyetler, demokrasiyi geliştirip iyileştirmeleri yanında, nanoteknoloji, gen mühendisliği gibi teknik konuları da bileşik kaplar usulü geliştirebilmektedirler ve bunların nimetlerini de beraber yaşadıkları fertlerle paylaşmaktadırlar.

Aksine, at gözlüğüyle bakan ve bakılmasını öğreten sistemler içindeki insan toplulukları ise, kabuklarını kırıp dışarı çıkamayan canlıların durumuna düşmektedirler. Eleştirel akla sahip fertlerin hadiselere yaklaşımı, aynı zamanda gerek fen bilimlerinde, gerekse sosyal bilimlerde, hali hazır oluşmuş olan ve bir türlü açılamayan tıkanıklıkların da ortadan kaldırılmasına vesile olacaktır. Açık olmaktan, fikirleri açıkça tartışmaktan, farklı düşünen insanları dinlemekten asla korkmamak gerekmektedir. Aksi bir davranış, bu tip insanları normal olmayan yollara doğru iter, işte o zaman kaoslar, başıbozukluklar, gelişigüzel davranışlar ve hatta terör hadiseleri meydana gelir.

Netice olarak, isyan ahlakı felsefesini öğrenmiş, benimsemiş ve içselleştirmiş Rosa Parks’lara, dünyanın olduğu gibi özellikle ülkemizin şiddetle ihtiyacı vardır. Ve bunların yetiştirilmesi, geliştirilmesi ve çoğaltılması, ilgili ve yetkili herkesin üzerine bir insanlık borcudur.

PROF. DR. ŞERİF ALİ TEKALAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir