KADERİN BİLİNCİNDE OLMAK

İç içe geçmiş hayatlardan ve dehalardan oluşan tuhaf bir matruşkaydı Leibniz. Bir kimliği parçalandığında içinde yeni bir kimlik beliriyor, küçülen bebeğin aksine büyüyen bir adam ortaya çıkıyordu.
Altı yaşlarında bir çocuk babasının kütüphanesinin önünde durup başını kaldırdı. En üst raflardan en alt raflara kadar yavaş yavaş indirdi gözlerini. Baktıkça daha da kalınlaşan meşin ciltli kitaplar birden sırtlarındaki harfleri çocuğun üzerine döktüler. Henüz harfleri tanımayan bir çocuk için üzerine dökülen bu tuhaf şekiller parlak yıldızlardan başka bir şey değildi. Bir zamanlar babasını kuşatıp içlerine almamış olsalardı korkardı. Belli ki galaksi onu da davet ediyordu. Sekiz yaşında Latinceyi öğrenerek daveti kabul ettiğini gösterdi Leibniz. Altı yaşında kaybettiği babasının yerine onun kitaplarını koydu. Bir süre devam ettiği okulunu bırakarak bütün zamanını babasının kütüphanesinde geçirmeye başladı. 12 yaşında kendi çabalarıyla öğrendiği Yunancasıyla mantık kitapları okuyor, geliştirdiği Latincesiyle şiirler yazıyordu. 15’inde girdiği Leipzig Üniversitesi’nde hukukun yanı sıra Galile, Bacon, Hobbes ve Descartes gibi bilim ve felsefe öncülerinin düşünceleriyle tanıştı. Aynı yıllarda metafiziğin anahtarı olarak kabul edilen “Characteristica Universalis” adlı ilk eserini veren Leibniz, bir şeyin varoluşsal değerinin bütünsel varlığıyla açıklanması gerektiğini ileri sürdüğü “Teklerin İlkesi Üzerine” adlı tezini verdiğinde 17 yaşındaydı. 20 yaşındayken hukuk doktorası talebi yaşının küçüklüğü ileri sürülerek reddedilince, Leipzig’i terk eden Leibniz, Nürnberg’e giderek “Şaşırtıcı Davalar Üzerine” adlı teziyle hukuk doktoru unvanını kazandı. Reddedilişinin rövanşını profesörlük teklifini reddederek aldığında 21 yaşındaydı.

İç içe geçmiş hayatlardan ve dehalardan oluşan tuhaf bir matruşkaydı Leibniz. Bir kimliği parçalandığında içinde yeni bir kimlik beliriyor, küçülen bebeğin aksine büyüyen bir adam ortaya çıkıyordu. Matematikçiydi; kalkülüsü, diferansiyelin geometrik yorumunu, integral hesaptaki sürekliliği ve matematik mantığını keşfetti. Tarihçiydi; Alman hanedanlarının tarihini araştırarak 300 yıl önceye gitti. Kütüphaneciydi; Papa’nın Vatikan Kütüphanesi’nin başına geçmesi için yaptığı teklifi Katolik olması şart koşulduğu için reddetti. Siyasetçiydi; Fransa Kralı 14. Louis’nin Almanya’yı parçalama çabaları üzerine bu tehlikeye karşı Almanları birleşmeye çağırdı. Dahası 14. Louis’nin iştahını başka alanlara kaydırmak amacıyla, önemine binaen Mısır’ı almaları gerektiğini telkin etti Fransızlara. Mucitti; yalnız hesap makinesini değil, modern bilgisayarın kuramsal atasını icat etti. Hidrolik presler, yeldeğirmenleri, lambalar, denizaltılar, saatler ve çeşitli mekanik aygıtlar üzerinde çalıştı. Eğitimciydi; eğitimi günlük yaşamın gereklerine uygun hale getirecek akademiler kurulmasını teklif etti. Fizikçiydi; görecelilik kavramı ancak 200 sene sonra fizikte kullanılabildi. İktisat, filoloji, jeoloji, madencilik ve devletler hukuku da ilgi alanlarına girdi. Felsefeciydi; filozofların filozofu deniyordu ona. “Daha önce duyulardan gelmeyen hiçbir şey zihinde yoktur.” diyen deneycileri, “Zihnin kendisi dışında!” diyerek susturuyor, “Yalın bir töz bölünme ile ortadan kaldırılamaz: ruh da yalın bir tözdür; dolayısıyla ruh ölümsüzdür.” diyerek maddeci yanılgının altını çiziyordu. Tözü “monad” diye adlandıran Leibniz, her monadın evrenin bütününü içinde taşıdığını ileri sürüyor, “Çokluk içinde birlik” olarak görüyordu onu.

Ve ilahiyatçıydı Leibniz. Allah’ı sevmeden dindar olunabileceğini sananlara hayret ediyor, bu sevginin ancak O’nu tanımakla mümkün olacağını söylüyordu. İnsanı sevmek de ona göre dindarlığın vazgeçilmez bir şartıydı. Sevgisiz bir insanın dindarlığından söz edilemeyeceği gibi, iyi kalpli ve yardımsever olmadıkça Allah’a bağlılıktan söz açılamazdı. Ateşini kalpten, nurunu akıldan alan bir sevgiyle sevilmeliydi Tanrı. Ancak o zaman yaptığımız iyilikler manevi bir hazza dönüşebilir, insanların yasaları Tanrı’nın koyduğu sınırları koruyan bir duvar ödevi görebilirdi. Leibniz, içinde yaşadığımız dünyanın dünyaların en mükemmeli olduğunu söylüyordu. Tanrı’nın neden içinde kötülüklerin de bulunduğu bir dünya yarattığını soranları, “Özgür iradenin, dolayısıyla zulmün ve kötülüğün de bulunduğu bir dünya, özgür iradenin bulunmadığı bir dünyadan daha iyidir.” diye cevaplıyordu. Her türlü eksiklikten münezzeh olan Tanrı bu dünyayı yaratmayı seçmişti. Her şeyin önceden tespit edilmiş bir uyuma bağlı olduğu bu düzende özgürlüğe yer yok gibi görünse de, bu düzenin ayrılmaz bir parçası olan insanın gerçek özgürlüğü kaderin bilincinde olmaktı. İnsan varlıkların gerçekte niçin oldukları gibi olduklarını, bulanık ve belirsiz düşüncelerden doğru düşüncelere yükselerek ve özünde var olan güçlere eriştiğinde kavrayabilirdi. İnsan için özgürlüğün anlamı buydu.

Ve her insan gibi Leibniz de yaşlandı. Bedeni ve zekasındaki çöküş etrafındaki insanları birer birer uzaklaştırdı. Güçlü zamanlarında kendisine “Baron” nişanı verenler 1716 yılında onu hatırlamadılar. Cenazesine saraydaki eski sekreterinden başka kimse katılmadı. Arkadaşı Erckhart’ın ifadesiyle, “Bir dilenci gibi toprağa verildi.” a.ural@zaman.com.tr
Sayı: 1
Bölüm: Aktüel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir