Kainatta Zikrullah ve Seher

Seherlerini uykuya mahkum edenler, çöle, denize ve yalçın kayalıklara yağan bereketli nisan yağmurlarının heba olması gibi, bu bereket ve feyizden mahrum kalırlar.

Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız…” (el-İsrâ, 44)


Rabbimiz, “el-Hay” ism-i şerîfinin tecellîsi ile, yarattığı bütün varlıklara hayat nasîb etmiştir. Kâinatta esâsen “cansız” denilebilecek hiçbir varlık yoktur. Bitki, hayvan, insan gibi canlıları dikkate alarak, canlılık, yalnız onlara mahsus görülürse de, bir atomun içindeki maddelerin cümbüşünü ilâhî muhabbet gözlüğüyle temâşâ edersek, cansız zannedilen bir maddenin aslında sâhip bulunduğu müthiş canlılığın hayranlığı ve dehşeti içinde kalırız. Bu dehşet, mikro varlıklardan makro varlıklara doğru mütemâdiyen artarak tezâhür eder.


Cenâb-ı Hak yarattığı canlı-cansız bütün mahlukâtına kendini tanıtmış ve onları dâimî bir sûrette zikir ile vazifelendirmiştir. Bu sebeple bütün varlıklar, yaradılışları muktezâsınca kendi hâllerine mahsus bir sûretle Rablerini tanırlar ve O’nu zikrederler.


Cemâdât, nebâtât ve hayvânât, aynı zamanda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i ve diğer peygamberleri de tanırlar. Bu hâl nebevî mûcizelerde mütemâdiyen görülür. Onlar yeri geldiğinde taşa, asâya ve benzeri cansız varlıklara Allâh’ın lutfuyla âdetâ ruh verirler. Bu sebepledir ki Ebû Cehl’in elindeki taşlar, Peygamberimizin mûcizesi olarak lisâna gelmiş, O’nun doğruluğunu tasdîk etmiş ve Hakk’ı zikretmiştir. Hazret-i Mûsâ’nın elindeki asâ ise yine Allâh’ın lutfuyla ejderhâya dönüşmüş, Firavun’u korkutmuştur. Yine bir zamanlar Kızıldeniz, ilâhî emre boyun eğerek Hazret-i Mûsâ ve ashâbına yol olmuş, buna mukâbil sıra Firavun ve askerlerine geldiğinde ise, onları tanıyıp helâk etmiştir. Mescid-i Nebevîdeki hurma kütüğü, Rasûlullâh’a firak ve hasretinden inleyerek ağlamıştır. Ayrıca bir çok hayvan da, kendilerine zulmeden sahiplerini, yine o Varlık Nûru’na şikâyet etmişlerdir.


Hazret-i Mevlânâ şu veciz beyitleriyle cemâdâtın ilâhî emre itaat etmelerini ne güzel ifâde eder:


“Görmez misin? Bulutlar, güneş, ay ve yıldızların hepsi de bir nizam üzere hareket ederler. Bu sayısız yıldızların her biri, vaktinde doğar, doğuş zamanları ne geri kalır, ne de önce olur.


Bu hârikaları nasıl oldu da, peygamberlerin mûcizelerinden bilmedik, anlayamadık? Onlar taşı ve asâyı akıllı hâle getirdiler. Bunları gör de öbür cansızları asâ ile, taş parçası ile kıyas et.


Taş parçalarının azîz Peygamber Efendimize ve asânın da Hazret-i Mûsâ’ya itaat etmeleri, diğer cansız sandığımız bütün varlıkların Hakk’ın emrine nasıl boyun eğdiklerini haber verirler.


Onlar derler ki: “Biz Allâh’ı biliyoruz ve O’na itaat ediyoruz. Biz rastgele yaratılmış boş şeyler değiliz. Biz hepimiz Kızıldeniz’e benzeriz. O, deniz olduğu halde batırıp boğacağı Firavun ile İsrâiloğullarını tanıyıp ayırd etti.


Nerede bir ağaç ve taş varsa, Hazret-i Mustafâ’yı görünce apaçık selâm vermişti ya. İşte cansız bildiğin her şeyin de canlı olduklarını böylece bil!..”


Yâni sadece insanlar ve cinler değil, hayvânat ve hattâ cemâdâta kadar bütün varlıklar, yüzü suyu hürmetine yaratıldıkları Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i ilâhî bir sır ile tanırlar. O’na sonsuz bir muhabbetle kayıtsız şartsız itaat ederler. Fakat dünyâ hayatındaki imtihan sırrına binâen insanoğlunun gözlerine çekilen gayb perdesi, bunun farkedilmesine çoğu zaman mânî olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bizleri gafletten uyandırıcı şu hadîs-i şerîfleri, ne kadar ibretlidir:


“Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yerde ve göklerde bulunan bütün varlıklar, benim, Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilirler.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned)


Bu da gösteriyor ki Allâh ve Rasûlünü tanıyıp itaat etme keyfiyeti sâdece insana münhasır değildir. Bilakis bu hususta diğer mahlûkâtın, gayr-i irâdî olarak daha ileri seviyede bulunduğu bile söylenebilir.


Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bu gerçeğin bir başka varlıktaki tezâhürünü de şöyle bildirir:


“… Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvud’a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.” (el-Enbiyâ, 79)


Rabbimiz âyetlerinde gâfilleri uyandırmakta, yarattığı her şeyin kendisini tanıdığını ve bizim idrâkimiz dışında bir hâl lisânı ile Halık’ını zikrettiğini bildirmektedir. Mahlûkâtın zikrini işitebilmekse, ancak ibâdet, zikir, tesbîh ve samîmî bir kulluk hayatı netîcesinde gönlün saf hâle gelmesi ve böylece gaflet perdelerinin kalkıp hakîkat âlemine vâkıf olmasıyla mümkündür. Yûnus Emre Hazretleri’nin sarı çiçekle sohbeti de bu kabildendir. Büyük Hak dostu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin şu kıssası, bitkiler âleminin de zikrullâh ile meşgûl bulunduklarını ne güzel ifâde eder:


Birgün Üftâde Hazretleri, müridleriyle berâber bir kır sohbetine çıkmıştı. Emri üzerine bütün dervişler kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirdiler. Ancak Kadı Mahmud Efendi’nin elinde sapı kırılmış, solgun bir çiçek vardı sâdece… Diğerlerinin neşeyle elindekileri hocalarına takdîminden sonra Kadı Mahmûd, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği Üftâde Hazretleri’ne takdîm etti. Üftâde Hazretleri diğer mürîdânın meraklı bakışları arasında sordu:


“-Evlâdım Mahmûd! Herkes demet demet çiçek getirdikleri hâlde sen niçin sapı kırık, solgun bir çiçek getirdin?”


Kadı Mahmûd edeple başını önüne indirerek cevap verdi:


“-Efendim! Size ne takdîm etsem azdır. Ancak hangi çiçeği koparmak için elimi uzattıysam, onu “Allâh, Allâh” diyerek Rabbini tesbîh eder bir hâlde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mânî olmaya râzı olmadı. Çâresiz ben de elimdeki, tesbîhine devâm edemeyen şu çiçeği getirmek zorunda kaldım.”


Hazret-i Mevlânâ buyurur:


“Kuşların sultanı leylektir. Onun “lek, lek”leri nedir bilir misin? O:


Hamd ü lek, şükrü lek, mülkü lek, yâ Müsteân! (Yâni hamd sana, şükür sana, mülk senin ey kendisinden yardım beklenen Rabbim!) demektir.”


Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- da bu hususta şöyle buyurur:


“Bütün varlıklar kendilerine mahsûs bir sûrette Allâh’ı zikrederler. Fakat bu hususta varlıklar farklı seviyelerdedir.


Mahlûkât içinde gafletten en uzak olanı cemâdâttır. Çünkü onlar, yemek içmek, hava teneffüs etmek gibi ihtiyaçlardan müstağnîdirler.


Cemâdattan sonra nebâtat gelir ki, ihtiyaç başlar. Zîrâ, toprak, su ve güneşten aldıkları gıdâları ilâhî tâyinle terkîb edip rengârenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücûda getirirler.


Daha sonra hayvânât gelir. Bunların hayatî fonksiyonları nebâtâttan daha mütekâmildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır. Nefsâniyet artmıştır.


İnsanın ihtiyâçları ise bitmek tükenmek bilmez. Benlik, hayâlât ve dünyevî ihtiraslar onu devamlı gaflete sevk eder.”


Âyet-i kerîmede buyurulur:


“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği gibi şekillendiren, kerem sâhibi (ihsânı bol) Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitar, 6-8)


Kâinât sayfalarındaki esrar ve hikmeti gerçek anlamıyla telakkî edebilmek, ancak gönül âleminde derinleşmeye bağlı bir keyfiyettir. Gönül gözüyle yeryüzüne ve semâya nazar eden bir mü’min, kalbinin bambaşka bir hissiyat ile dolduğunu farkeder. Kur’ân-ı Kerim, göklerde ve yerde zerreden kürreye herşeyin Hâlık’ını zikr u tesbihte bulunduğunu îlân etmektedir. Göklerin, yerin, dağların, ağaçların, çimenlerin, güneşin, ayın, yıldız ve yıldırımların, hayvanların, yuvarlanan taşların, hattâ yere düşen sağlı sollu gölgelerin sabah-akşam secde ettiğini şöyle bildirir:


“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allâh’a secde ederler.” (er-Ra‘d, 15)


“Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allâh’a secde ederek sağa sola döner.” (en-Nahl, 48)


Âyet-i kerîmeler, önümüze son derece ihtişamlı bir manzara seriyor. Bu manzarada secdeler, gölgelerin de iştirâkiyle…


hâldedir. Yâni biri varlığın; diğeri de o varlığın gölgesinin olmak üzere aynı anda çift secde… Kâinâtın her zerresi, inanarak veya inanmayarak hep birlikte Rabb’e ibâdet için secdeye varmış ve kendisini Hâlık’ının huzûrunda vazifesini îfâ etmeye vermiş… Bütün kâinât secdedeyken, hattâ münkir ve gâfillerin varlıkları bile gayr-i irâdî Hak Teâlâ’nın irâdesine râm olmuşken, heyhât ki o gâfillerin kalbleri inkâr ve mâsiyetin gaflet ve şaşkınlığı içindedir!..


Allâh’tan başka ilâhlar edinen gâfiller de bilmezler ki, putlaştırdıkları eşyanın gölgesine varıncaya kadar bütün varlık, aslında o inkâr ettikleri Allâh’a yönelmiş hâlde ve Rabb’in bütün kâinâta koyduğu nizâma tâbî durumdadır! Bu ne büyük aldanış ve ziyandır!


Yine âyetlerde gölgelerden, eşyâdan, canlılardan ve meleklerden müteşekkil bir sahne tasvîr ediliyor. Hepsi bir ibâdet vecdiyle ve huşû içinde vazîfesini îfâ ediyor. Allâh’a ibâdet etmekten kaçınıp, emrine muhâlefet etmek bedbahtlığı ise yalnızca insanoğlunun şaşkın gâfillerine âid bir keyfiyet olarak kalıyor. Âyet-i kerîmeler, bütün mahlûkâtın ve hattâ gölgelerinin bile Rablerine boyun büküşünü, bu gâfillerle âdetâ istihzâ edercesine yüzlerine çarpıyor.


Gerçekten etrafımızı bir ibret nazarıyla seyredersek, ufukların derinliklerine doğru uzanan göklerin yerlere kapanışı, dağların uzanışları ne değişik bir secde hâlidir. Ağaçların, çiçek ve çimenlerin, hayvanların ve insanların, sağdan soldan topraklara düşen gölgeleri, o heyecanlı secde hâlini ne güzel sergiler. Sanki toprak her varlığın gölgesinin bir seccâdesidir. Yağmur hâdisesi de, sanki bir semâvî ağlayış, çakan şimşeklerin arkasından gelen gök gürültüleri, semânın sînesinden fışkıran âşikâre feryatlardır.


Yerdeki ve göklerdeki mahlukâtın hâlleri duyarlı bir yürek için ne müthiş bir irşaddır. En küçük bir böceğin iğne ucu kadar kalbindeki niyazlarından taa cesim ve haşmetli hayvanların kükreyişlerine kadar hepsi ilâhî kudret akışlarının ayrı ayrı tezâhürleridir.


Bülbüllerin bir damlacık yüreklerinden dökülen feryat nağmeleri, kumrulardan yayılan “hû, hû”lar, leyleklerin “lek, lek”leri, alıcı gönüller için ne duygulu tesbihlerdir. Hak Teâlâ âyette şöyle buyurur:


“Görmez misin ki; göklerde ve yerde olanlar güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allâh’a secde ediyor: Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur…” (el-Hacc, 18)


Görüldüğü gibi varlıklar ve hattâ cemâdât, hep tesbihât hâlindedir. Ne yazık ki insanların bir kısmı Allâh’ın zikrinden gâfil kalmaları sebebi ile azâba dûçâr olacaklardır. Gerçekten cihandaki zerrelerden kürrelere kadar her şey Halık’ını tanımakta, kuşlar bile ibâdet ve niyazlarını bilmekte, dağlar, dereler zikr ü tesbîhe devam etmektedir. Hâl böyleyken kâinâtın bu ihtişamlı zikir, tesbih ve ibâdet programı karşısında bile insanın intibâha gelmemesi ve bu ibretli manzaradan hisse alamayıp alık ve abus bir hâlde Hakk’ın zikrinden mahrum kalması, insanlık haysiyetiyle bağdaşmayan ne acı bir kayıptır.


Şüphesiz ki, ilâhî ünsiyetin yolu, kulun Rabbini unutmamasıdır. Basîret sahibi mü’minler hangi yöne baksalar O’nun zikir nûrunu; neye kulak verseler O’nun tesbih nâğmelerini dinlerler. Bizler de bu dünya hayatında Rabbimizi ne kadar anarsak yarın ukbâda ilâhî vuslata o seviyede vâsıl oluruz.


Temiz bir vicdanla yaşamanın, îmânla ölüp ebedî huzur ve safâya kavuşmanın yolu Rabbi unutmamaktır. Zîra Rabbini unutanın ömrü, bir gaflet girdabındaziyan olur gider. O gafletten ancak ölümle uyanılır. Lâkin o vakit her şey bitmiş ve büyük bir hüsranın içine düşülmüş olur.


Âyet-i kerîmede buyurulur:


“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)


Sahâbeden biri:


“Yâ Rasûlallâh! İslâmî hükümler çoğaldı. Bana Allâh’ın rızâsını ve âhiret saâdetini kolayca kazanacağım bir şey öğret ki yapayım.” deyince, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ona:


“Dilin zikrullâh tesbihiyle dâimâ ıslak olsun.” buyurmuşlardır.


Allâh’ı zikretmek, Allâh lafzını sâdece kelime olarak tekrarlamaktan ibâret değildir. Zikir, ancak tahassüs istîdâdının merkezi olan kalbde mekân bulduğu zaman niyet ve amellerin seviye bulmasına âmil olur. İşte bu keyfiyette bir zikir, kulun bezm-i elestte, “Evet! Sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde Cenâb-ı Hakk ile yapmış olduğu ahdine vefâ göstermesi ve o sadâkatle Rabbini aslâ unutmamasıdır.


Zikrullâh’tan gâfil kalmanın büyük tehlikesinden dolayıdır ki Cenâb-ı Hak biz kullarına bu hususta pek çok îkâzlarda bulunmuştur. Hattâ Hazret-i Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm- birer peygamber oldukları hâlde Cenâb-ı Hak onları Firavun’a gönderirken:


“Sen ve kardeşin, birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmâl etmeyin.” (Tâhâ, 42) buyurarak, onları dahî bu îkazdan hâriç tutmamış, bu sûretle muhtemel ki bizlere bir örnek ve ibret teşkil etmesini murâd eylemiştir.


Mü’min gönüllerin gaflet katılığından kurtulup ilâhî rızâya nâil olabilecek hassâsiyete ulaşmasının yolu, zikr-i dâimîden geçmektedir. Bu da bir müddet veya bir mevsim değil; bir ömür boyu, her nefes alıp verişte zikrullâh şuurunu taşımakla mümkündür ki ancak bu sâyede mânevî uyanıklık hâsıl olur.


Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de:


“Îmân edenlerin Allâh’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalblerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?” (el-Hadîd, 16) buyurur. Bu âyet, Mekke’de çile ve sıkıntı içinde yaşadıkları hâlde, hicretten sonra bol rızık ve nîmetlere kavuştukları için gevşeyen bir kısım sahâbîyi uyarmak için nâzil olmuştur. Bu itibarla bizler de Rabb’e sonsuz bir muhabbet iklîmine girerek, dünyevî ihtirasların ve fânî menfaatlerin sarsamayacağı bir mânevî zindeliğe erişme gayreti içinde bulunmalıyız.


Zîrâ sevenler sevdiklerini dâimâ gönüllerinde taşırlar ve aslâ hatırlarından çıkarmazlar. Sevgisiz bir kalb ise ham toprak gibidir. Mârifet sevmektedir. Zîrâ varlığın sebebi muhabbettir. Cenâb-ı Hak zâtına duyduğu muhabbet sâikıyla bilinmeyi murâd etmiş ve bu âlemi yaratmıştır. Sevginin büyüklüğü, sevilen uğrunda yapılan fedâkârlık ölçüsündedir. İşte seherlerde uyanıp Hak Teâlâ’ya ilticâ etmek de bu hâlin en bâriz misâllerinden biridir.


Mü’minlerin dâimî bir zikrullâh şuuruna sâhip bulunması gerekmekle birlikte, diğer taraftan zikrin en bereketli vakti, “seher”lerdir. Cenâb-ı Hak gecenin bu vaktinde îfâ edilen zikre, sâir zamanlardakinden daha fazla kıymet vermektedir. Zîrâ seherlerde zikir ve ibâdetle meşgûl olabilmek, diğer zamanlardan daha zordur. Bu sebepledir ki seherleri ihyâ, kulun Rabbine karşı duyduğu hâlisâne muhabbet ve ta‘zîmin bir ifâdesidir. Gönüldeki aşk ve muhabbet-i ilâhiyyenin şiddeti ne kadarsa muhakkak ki gece namazına ve tesbihâta rağbet de o derecede tezâhür eder. Bu bakımdan da, gece namazı ve tesbîhâtı, âdetâ yüce yâr ile buluşup sohbet etme mâhiyeti taşır.


Âyet-i kerîmelerde buyurulur:


“Gecenin bir kısmında O’na secde et; gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et. Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmâl ediyorlar.” (el-İnsan, 26-27)


“(O muttakî kimseler geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar. Rablerinin azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infak ederler.” (Secde, 16)


Hakîkaten, kemâle erişmiş mü’minler için geceler, derûnundaki sükûnet ve feyz dolayısı ile müstesna bir ganîmettir. Bu ganimetin kadrini lâyıkı ile bilenler bilhassa gece yarısından sonra yani cihanı derin bir sükûnetin kapladığı hengamda duâ, ibadet ve Hakk’a yanık yalvarışların kabûlü için Rablerine teveccüh etmenin feyizli zeminini bulurlar. Nasıl ki gündüzler, beden gıdâsını temin maksadıyla çalışma vaktiyse, onların nazarında geceler de rûha gıda verip kalbi feyz-i ilâhî ile aydınlatmanın fırsat demleridir….


Bir Hak dostuna, talebeleri, hikmetini anlayamadıkları bir mes’ele sorarlar:


“-Efendim, etrafımıza baktığımızda görüyoruz ki, köpekler diğer bazı hayvanlar gibi eti için kesilmeyip eceli ile ölürler. Üstelik sâir hayvanlara nazaran, bir batında çokça yavruladıkları hâlde bir türlü çoğalmazlar.


Lâkin, insanlar ibâdet kastıyla ekseriyetle koyunları kurban etmekte ve eti ile de gıdâlanmaktadırlar. Koyunlar bu kadar sarfiyâtın zıddına umumiyetle tek kuzu yavrularlar. Ama yine de sayıları bir türlü eksilmez hattâ aksine artar. Koyunlardaki bu bereketin hikmeti acabâ nedir?”


O zât, soruyu tebessümle dinledikten sonra şu hikmetli cevabı verdi.


“-Ne ibrettir ki hayvanlarda müşâhede ettiğiniz bu hâl, seher vaktinin bereketine bâriz bir işârettir. Çünkü seherler, rahmet ve feyzin sağanak hâlinde boşandığı bir bereket vaktidir. Köpekler, gece boyunca havlayıp dururlar. Ancak seher vakti uykuya dalarlar. Koyunlar ise seher vaktinde uyanıktırlar. Bu yüzden seher vaktinin bereketinden paylarına düşeni alırlar.”


Görüldüğü üzere seherlerini uykuya mahkûm edenler, çöle, denize ve yalçın kayalıklara yağan bereketli nisan yağmurlarının hebâ olması gibi, bu bereket ve feyizden mahrum kalırlar.


Yâ Rabbî! Biz kullarını bir nefes bile Sen’den gâfil eyleme! Günlerimizi ve gecelerimizi zikrullâhın bereketiyle tenvîr eyle! Seherlerin feyz yağmurlarıyla gönlümüzü ihyâ eyle! Zikrullâhın ihtişamlı hakîkatinden hisse alabilmeyi cümlemize nasîb eyle! Senin azamet-i ilâhiyyeni idrakten mahrum kalanlara da hidâyet eyle!


Seherlerde Sen’i zikredenler hürmetine vatanımızı ve milletimizi şerirlerin şerlerinden muhâfaza eyle! İçinde bulunduğumuz maddi, manevî, ictimaî ve iktisadî şu zor günleri, saadet günlerine tahvil eyle!…


Osman Nuri Topbaş


gonuldunyamiz.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir