Kapıkule’nin Ucu Zirveye Doğru Uzanıyor

Gümrüklerin stratejik bir öneme sahip olduğunu sadece Gün Sazak anladı. Mücadele etti; gümrüklerin kontrol altına alınabileceğini gösterdi. Ama, bu hayatına maloldu.

Türkiye’de yolsuzluk ve kaçakçılık olayları hızla büyüyor. Kapıkule’de başlayan ve Habur Sınır Kapısı’na kadar uzanan yolsuzluk ve rüşvet iddialarının sadece buzdağının görünen küçük bir kısmı olduğu belirtiliyor. Eski Gümrükler Başmüfettişi Necati Can, üst makam pay almadan Türkiye’de yolsuzluk yapılamayacağını belirterek, “Bu bazen bakan, bazen müsteşar, bazen genel müdür olur. Gümrük teşkilatı “günah keçisi” olarak gösterilmesin” dedi.

Eski Gümrükler Başmüfettişi Necati Can, Kapıkule Gümrük Kapısı’nda Edirne Emniyet Müdürlüğü’nün operasyonu ile patlak veren kaçakçılık ve rüşvet skandalının Türkiye’de yolsuzluk olayının büyük bir hızla sürdüğünü gösterdiğini belirtiyor. Devletin en ciddi kurumlarından birisi olması gereken Gümrük Teşkilatı’nın ‘başıboş’ bırakıldığının soruşturmalar sonrasında daha net olarak görüldüğünü anlatan Can, “Ancak, Türkiye’de hiçbir yolsuzluk organize edilmeden yapılamaz. Bunu uzun yıllar bu teşkilatta çalışmış birisi olarak söylüyorum. Balık baştan kokar. Eğer rüşvete baştaki insanlar karşı çıkarsa, ülkenin hiçbir yerinde rüşvet alınmaz.” diye konuşuyor.
Milli Gazete’ye konuşan Can, sadece Gümrük Teşkilatı’nın ‘günah keçisi’ olarak gösterilmesine karşı çıkarak, “Kapıkule’de görüldüğü gibi bu çarkın içinde polislerimizde var. Hatırlayın; stratejik bir kurum olan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bile yolsuzluğa bulaştığı ortaya çıkmıştı. Hakeza, Kızılay gibi hayır kurumlarında bile yolsuzluklar yapılmıştı. Aslında herkes her şeyi biliyor ama olayların üstü kapatılıyor. En çok da yargıda kapatılıyor. Dosyaları sadece bürokratlar değil, savcılar da sümenaltı ediyor.”görüşünü savunuyor.

‘Kaçakçının akrabası Köşk’te çalışıyor’
Can, ‘bu bir sistem’ diye nitelendirdiği kaçakçılığın devletin üst kademeleri tarafından korunma altına alındığını ileri sürerek, çarpıcı bir iddia da bulunuyor: “Kaçakçılık olayını basit bir gümrük olayı olarak değerlendirmeyelim. Bu işleri organize edenlerin gücü Çankaya’ya kadar uzanmış durumdadır. Geçenlerde Akaryakıt Komisyonu’nda beni dinlediler. Orada önemli şeyler anlattım. Bir şey var ki; benim bu iddiamı güçlendiriyor. Şöyle; Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın Özel Kalem Müdürü bu hükümet tarafından Gümrük Müsteşarı yapılmak istendi. Kararnamesi hazırlanarak Çankaya’ya gönderildi. Ben kendisine ‘senin kararnamen çıkmaz’ dedim; o da ‘olur mu, abi; benim güvenlik soruşturmam dört dörtlük çıktı, önümde hiçbir engel yok’ dedi. Ama benim dediğim doğru çıktı ve kararname Köşk’ten geri geldi. Bakın, Çankaya’da kaçakçıların bu tip işleri takip eden adamları var. Öyle ki, bir petrol kaçakçısının hanımından dolayı bir akrabası etkili bir isim olarak orada görev yapıyor. Yani, tam organize olmuşlar.”

‘Bir aileye özel izinle kaçakçılık yaptırılıyor’
Mersin Limanı’nda yakın dönemde yapılan bir yolsuzluk olayını da anlatan Can, Ağrı Doğubeyazıt’lı petrol kaçakçılığı yapan bir aileye çok yakın zamanda Mersin Limanı’nda özel izinle akaryakıt antrepo deposu açtırıldığını iddia ederek, “Bu aileye yaklaşık bir yıldır; oradaki görevlinin izin belgelereni imzalamaması nedeniyle depo açmasına izin verilmiyormuş. Ancak aldığımız bilgilere göre Tüzmen, buradaki görevliye el çektirerek yeni bir görevli atamış. Ve bu görevli de bakanın baskısıyla belgeleri imzalamış.”diyor. Can, “Elimde belgeleri var. Ankara’da bir holding İran’dan kaçak mazot getiriyor ve kimsede kendisine dokunamıyor. Peki, bu nasıl yapılıyor? Değişik isimler altında sanki ithalat yapılıyormuş gibi belgelere yansıtılıyor. Kaçakçılıkta öyle bir sistem var ki, mesela binlerce ton petrol geçiyor. Bu işin içinde emniyet de var, jandarma da var. Mali şube ve hatta başka kurumlar bile var. Sizi dinleyenler, takip edenler de kaçakçılara bazen ‘Hadi bizi de gör bakalım’ diyorlar” diye konuşuyor.

AKP-Tüzmen kavgası derinleşiyor
AKP hükümetinin yolsuzlukları önleme çabasının bulunmadığını ifade eden Can’a göre, gümrüklerden kimin sorumlu olduğu belli değil ve Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’le hükümet arasında derin bir çatışma yaşanıyor. Can, Tüzmen’e bağlı Gümrük Müsteşarlığı’nda bürokratların gruplara ayrıldığına işaret ediyor. “Burada AKP’ye bağlı bürokratlar, Tüzmen’e bağlı bürokratlar ve eski bürokratlar var.” diyen Can, şunları aktarıyor: “Hükümetin yolsuzlukları önleme gibi bir niyeti olmadığı gibi şaibeli isimleri hala görevde tutuyor. Devletin bürokratları ise ‘nasıl olsa bir müddet sonra unutulur’ diye sadece üzüntülerini bildiriyor. Tüzmen’in bürokratları ise iddialara göre kaçakçılık olaylarına göz yumuyor”
Can, Kapıkule’de gözaltına alınan memurları ayıplamadığının altını çizerek, “Onlarda Türkiye’deki sistemin parçaları. Maalesef bugün devletin birçok ünitesi belirttiğim gibi böyle çalışıyor. Devasa bir örgütlenme var. Herkes nerden nasıl koparacağımın derdine düşmüş. Kimse maaşını bir gelir olarak görmüyor. Mesela Gümrüklerin içerisinde Devlet Demiryolları İşletmesi işçileri var. Orada adam rüşvet almadan vincin levyesine dokunmuyor” yorumunda bulunuyor. Can, eskiden müfettişlerin tam yetkiyle çalıştıklarını hatırlatarak, “Özal döneminde yetkileri kaldırıldı. Şu anda müfettişlerin hiçbir yetkisi yok. Bakan, bu işi kapatın derse o iş kapatılıyor. Üzerine gidin derse, gidiliyor. Artık teftiş kurullarında iki tür müfettişlik var. Birisi tetikçilik, diğeri sifonculuk. Teftişlerin üzerine bir sifon çekiyorlar, kirler gidiyor. Biliyor musunuz, eğer bakan veya üst bürokratlar izin verirse, hiç geçmeyecek eşyalar geçer gümrüklerden” şeklinde konuşuyor.

Yolsuzluk olayları yeni değil
Gümrüklerde yaşanan yolsuzluk olaylarının yeni olmadığını ifade eden Can, dünyanın hiçbir yerinde Gümrük ve Tekel Bakanlığı bulunmazken Türkiye’de bakanlık kurulduğuna dikkat çekiyor.
Can, şöyle devam ediyor: “70 cent’e muhtaç olduğumuz dönemde ben başmüfettişlik yaptım. O dönemde Türkiye, büyükelçilerinin maaşlarını bile ödeyemiyordu. Fakat fabrikalar çalışıyordu. Doğal olarak fabrikaların çalışması için hammadde temini gerekliydi. Peki, bu nasıl sağlanıyordu? Tabi ki kaçakçılık yapılarak. Sigara kaçakçılığı vardı mesela. Sigara, içki kaçakçılığını bazı bakanlar teşvik ediyordu, pay alıyordu. Bizim ortaya çıkardığımız bir Abuzer Uğurlu olayı var. Bir gümrük kapısıyla anlaşmış, Bulgaristan’dan sigaraları TIR’lara yükletiyor. 10 TIR’ı hiç gümrük muamelesi yapmadan bir gecede sallıyorlar. Amerikan sigarasının Türkiye’de satılması için ülkede yerli sigara üretiminin düşürülmesi gerekiyor. Bunlar bir sendikayla da anlaşıyor. Yerli üretim yüzde 75 düşürülüyor. O dönemde bazı sendikacılar ‘Amerika’ya hayır’ diye bağırıyorlar ama Amerikan sigarasını Türkiye’de böyle sattırıyorlar. Halk farkında değil. Biz bunu tespit ettik, kaçakçılığı durdurduk. Ama Türkiye’de öyle bir sistem var ki, yolsuzluğun içinde olanlar sistemin tıkanmaması için ne gerekirse yaparlar, hükümeti de düşürürler.”

2. MC Hükümeti niye düştü?
Can, sözkonusu operasyonların 2. Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde gerçekleştirildiğine işaret ediyor. Bir suikast sonucu öldürülen Gün Sazak’ın Gümrüklerden sorumlu bakan olduğu dönemde Şevket Kazan’ın Adalet Bakanı, Oğuzhan Asiltürk’ün İçişleri Bakanı olduğunu hatırlatarak, “Kendileri bana öyle bir destek verdiler ki, ben, bu isimlerle istediğim zaman direkt olarak görüşebiliyordum. Mesela Kapıkule’den tır sallanıyor. Polis nezaretinde getiriliyor. Biz bunları üç ayda ortaya çıkardık. Ne yaptılar? Hemen hükümeti düşürdüler. Meşhur 11’ler olayı. Tuncer Mataracı’nın bakan olduğu dönemde. Biz onun bir ay önce bakan olacağını ifadelere geçtik. Yakalanan kaçakçıların yardımcıları bize ‘yakında bu hükümet gidiyor’ dediler. Biz baktık ki, arkada üç beş kaçakçı yok; sanayiciler var, holdingler, istihbarat servisleri var.”ifadelerini kullanıyor.

Sazak ve Sabancı’yı kimler öldürdü?
Türkiye’nin gümrüklerle kontrol edildiğini vurgulayan Can, “Gümrüklerin stratejik bir öneme sahip olduğunu sadece Gün Sazak anladı. Mücadele etti; gümrüklerin kontrol altına alınabileceğini gösterdi. Ama, bu hayatına maloldu. Kendisi Japon sermayesinin Türkiye’ye gelmesi için yatırım anlaşmaları imzalamıştı. Yaklaşık 20 milyar dolar civarında bir sermayenin uzun vadede gelmesi hedefleniyordu. Peki, ne oldu? Öldürüldü!.. Avrupa gizli servislerinin öldürdüğüne dair de ciddi bilgiler mevcut. Yine ben, Özdemir Sabancı’nın öldürülmesini de aynı ketagoride değerlendiriyorum. Zira, kendisi Japon sermayesine sıcak bakıyor ve 500 milyon dolar gibi ufak bir rakamda olsa Türkiye’ye gelmesine vesile olmuştu. Dikkat edin, Sabancı’yı her gün yürüyüş yaptığı yerde öldürmediler. Gittiler, makamında öldürdüler. Aslında bu bir mesajdı.”iddiasında bulunuyor.

TSK’ya çöpe atılması gereken etleri sattılar
Can, 28 Şubat döneminde gerçekleştirilen Buffola Operasyonu’na dikkat çekerek, önemli tespitlerde bulunuyor: “O dönemde İngiltere’de ve Avrupa’da çöpe atılması gereken 20 bin ton et Türkiye’ye balık eti diye sokularak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne satıldı. Deli dana hastalığının dünyada en yoğun tartışıldığı dönemde hiçbir kontrol yapmadan bu etleri askerlere yedirdiler. Olay basit bir kaçakçılık olayı değildi. Bu bir istihbarat örgütünün organizesi ile gerçekleştirilmişti. Hedef neydi? Verilmek istenen mesaj neydi? Dediler ki; ‘eğer siz gümrükleri kontrol altında tutarsanız, biz de Türk Ordusu’nun iki günde işini bitiririiz’ Sadettin Tantan, hatırlayın, olayın üzerine gitmişti. Ama gücü yetmedi, esas organizatörleri ortaya çıkaramadı.”
Can, 28 Şubat döneminde meydana gelen Balina olayında da yapılmamış tekstil ürünleri ihracatının naylon faturalarla yapılmış gibi gösterilerek KDV iadesi alındığını hatırlatarak, “Ve devletten 40 milyon dolar çaldılar. Resmi makamlar hayali ihracatı bildirdiği halde, bakan soruşturmayı engelledi” diyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir