KARA GÖRÜNÜRKEN BATAN GEMİ

Dalgalar açmıyor avuçlarını. Gemiyi bir ceviz gibi çatırdatıp parçalıyorlar. Tam kara görünmüşken, gemi Akdeniz’in derinliklerine doğru süzülüyor.

Görünmez sicimlerin dalgaları bulutlara bağladığı fırtınalı günlerden sonra tam kara görünmüşken, suyun yılanlara dönüşüp geminin bordasına çöreklenmesi ne tuhaf! Yeniden denize dönebilmek için sabırsızlanıp ıslık çalan bu yılanların gemiyi çatırdatarak suya karışmaları da… İskenderiye Limanı ağır bir yük taşıyor.

Baş Kadı gözlerini yuvalarından çıkarıp üst üste iki nokta haline getirmese kimse aklından geçenleri bilmeyecek: İşte Tunus’tan gelen gemi! Yalnız eşini ve çocuklarını değil, kitaplarını da taşıyor. Hacca gitme bahanesiyle yola çıkıp, soluğu Kahire’de aldığı günlerde Sultan’ın geri dönmesi için bir güvence olarak alıkoyduğu ailesiyle nihayet bir araya gelebilecek. Kabileleri bir o sultan bir bu sultan lehine kışkırtmaktan, değişen iktidara göre haritadaki yerini belirlemekten bıkıp, İbn Selâme Kalesi’nde geçirdiği dört münzevi yıl meyvesini vermiş, el-İber adlı tarihinin uzun mukaddimesinin ardından kitabı için ihtiyaç duyduğu yeni kaynaklar, İbn Haldun’u tekrar saray gölgelerine savurmuş, sonunda yedi ciltlik efsanevî eserini Tunus’ta tamamlayarak Sultan’a ithaf etmişti.

Keşke bu ithafla bitseydi sultanlarla oynadığı satranç. Mat olmaya razı olacaktı belki de siyasetin zehrini kusabilse; Tunus, Cezayir, Fas ve Endülüs arasında mekik dokuduğu, kâh Ebu Hammu’nun, kâh Ebu Abbas’ın yanında köşe kapmaca oynadığı günlerden sıyrılıp sahradaki bir tekkede ilimle baş başa kalabilse. Fakat ne mümkün! Sultanlar değişse de istekleri değişmiyor. İlimle olgunlaşmış bir akıldan çok siyasetle kurnazlaşmış bir akla ihtiyaçları var. O halde izin istemeli Sultan’dan “Hacca gideceğim!” diyerek. Kahire’de yeni bir hayata başlamalı.

Kırk gün dalgaların avucunda çatırdadıktan sonra İbn Haldun’u bir gün ailesini bekleyeceği İskenderiye Limanı’na çıkartıyor gemi. 52 yaşında Memlûkîler’in Kahiresi’nde ilim halkasıyla kuşatılıyor bu kez. Konuştuğu zaman herkes susuyor. Sustuğu zaman herkes derinleşiyor. “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzerliğinden daha fazla benzer.” cümlesiyle çeviriyor anahtarı. Her şeyin ve her oluşun bir amaca yönelik olduğundan, gayesini gerçekleştiren varlıkların varlık sebeplerini yitirip yok olacaklarından, Bâki olanın yalnız Allah olduğundan söz ediyor. Coğrafi şartlarla sosyal hayatın ilişkisini, toplum biçimlerini, din ve devlet hayatının alanlarını, şehir köy ilişkisini irdeliyor. Bilgi teorisinden ve ilimlerin tasnifinden yola çıkıp, bilginin insanın iç bütünlüğünü oluşturduğunu, bilimsel disiplinin usta çırak ilişkisiyle gerçekleşebileceğini ileri sürüyor.

Devletlerin yıkılış sebeplerine değinerek siyasi otoritenin başarısını oluşturacağı ekiple ilintili kılıyor. “Bir şehir medeniyeti” olarak tanımladığı İslam medeniyetini ondan önceki bütün medeniyetlerden üstün tutarak, insanı insan yapan değerlerin başında irade, amaç ve düşünce gücünün geldiğini, insanı hayvanlardan düşünce gücünün, meleklerden ise irade ve amaç kuvvetinin ayırdığını vurguluyor. Yıllarca dil orucu tutan bir adam gibi durmadan anlatıyor İbn Haldun. Siyasetin kararttığı gümüşlerini yeniden ilimle parlatıyor. Kadılık cüppesinin hakkını adaletle vererek imtiyaz bekleyen zenginleri kızdırıyor. Kıskançlıklar baş gösteriyor yeniden. Çıkartılan cüppeler yeniden giyiliyor. Sıkılıyor İbn Haldun. Ailesi ve çocuklarıyla teselli bulmak istiyor.

Ancak bu kez dalgalar açmıyor avuçlarını. Gemiyi bir ceviz gibi çatırdatıp parçalıyorlar. Tam kara görünmüşken, gemi Akdeniz’in derinliklerine doğru süzülüyor. İbn Haldun’un eşi, çocukları ve kitapları her saniyesi kurgulanmış bir hayatın hiç hesapta olmayan yangınını İbn Haldun’un gözlerine taşıyorlar. İskenderiye Limanı’nda bir adam gözlerini yuvalarından çıkarıp üst üste iki nokta haline getiriyor: “Bu yangından geriye ne kalabilir!” Hasımlarıyla mücadele edecek gücü yok artık. Tutuşmuş gibi can havliyle sırtından çıkarıyor kadılık cüppesini. Bu kez Sultan’dan kurtulmak için değil, kendinden kurtulmak için hacca gidiyor. Dönüşte Mısır’ın en büyük tekkelerinden Baybars Tekkesi’ne şeyh oluyor. Sonra Filistin’e düşürüyor yolunu. Beytü’l- Makdis’i, Mescid-i Aksa’yı ziyaret ediyor. Dönüşte tekrar giyiyor kadılık cüppesini.

İnsan ne çabuk unutuyor. Nasıl bozuyor tövbelerini! Siyasetten yıkadığı ellerini Timur’un önünde nasıl da bağlıyor! Sosyolojinin kurucusu, ictimaî nazariyelerini nasıl anlatıyor bir bir Timur’a. Sonra alışkanlıklarının üflediği kavalla nasıl da oynatıyor dilini: “Hz. Âdem’den beri senin gibi bir hükümdarın geldiği kanaatinde değilim. Tam kırk üç yıldır seninle görüşme arzusundayım. Sen âlemin sultanı, dünyanın padişahısın. Beni seninle görüşme arzusuna sevk eden bir sebep de şudur: Müneccimlerden ve evliyadan muazzam bir hükümdarın zuhur edeceğini işitirdim Mağrip’te. Benim gibi biri bu hususlarda gelişigüzel konuşmaz. Çünkü ben bir ilim adamıyım.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir