KARA SALTUK AYNASI


Kara Saltuk dört yolun ağzındaydı. Biz ona kavşak diyoruz. Kavuşmaktan… Yüzünü doğuya döndü ve ellerini iki yana açtı. Şu anda bütün yönlere işaret ediyordu. Bizim gibi tek bir yönü değil; dört bir yanı, beş mevsimi, bütün insanları kucaklıyordu.
“Burası kavuşma yeri de olabilir; ayrışma noktası da, dedi. Hiç kimse hakikatte buluşmak istemiyor, hiç olmazsa adalet de buluşabilir; onu da yapmıyor. Bari merkezde buluşsa; ülkenin bütünlüğünde, birlik ve çıkar da. Bu kadar partinin, grubun, katmanın, etnik cemaatlerin menfaati çatışmaya dayalı olamaz; ayrılıkta bir kazanç olamaz. O halde ayrışmanın aktörleri neden birleşmeye karşı çıkarlar?
Nefsini tanrı yaptığı için. Herkes hem kendi yolunda dikine gitmek ve adım attığı her yere kavşağın taşınmasını istiyor. Bu kadar seyyare bir kavşak henüz icat edilmedi. Her partiyi takip edip liderlerin durduğu yerde yönleri gösterecek kadar dalkavukluğu öğrenemedi çok şükür.
Peki, bu kadar çok nara neden atılıyor? Çünkü kimsenin uyduğu genel bir kural yok. Yön levhası da. Değerler sistemi yok. Herkes kendisini merkez ve değerlerin odağı sanıyor. Her hizip kendisini ve davasını anlamlı kılmak için; buna dair içindeki kuşkuları bertaraf etmek için kavşak benim durduğum yerdir iddiasında bulunabiliyor.
Şehit ve gazi olmanın bir şerefi varsa buna paralel bir vakarı da var. Her düdük çaldığında sokaklara dökülen, küçük hesaplar uğruna şeref ve vakarı yerlere çarpıp kıran, kazandığı maddi manevi ne varsa ceplerinden dökendir.
Bir davaya inanan gözlerinde bir ümit taşıdığı gibi şehit ve gazilerin gözyaşında çözüme dair bir işaret de vardır. Şimdi bütün bu ümitler yeni gazi ve şehitlere yer açmak için iştahlı bir açlığa dönüştü. Ümidi bu kadar kolay harcayan bir millet yarına ne bırakabilir? Ölüm ve gözyaşından başka.
Haki bir formaya ve meydanlarda bir zafer işaretine kumar oynar gibi bütün varlığını yatıranlar nasıl bir davanın tarafı olabilir?
Savaşırken ve sevişirken aynı yüz ifadesiyle görünen bir başka devlet var mı acaba?
Ülkenin küçük bir bölgesindeki gerilim hatları bütün bir ülkeye döşenince, sınırlardan iç bölgelere mayınlar taşınınca nasıl bir çözüm çıkacak sizler adına?
Artık attığınız her adım “takva” ve “adalet” olmazsa topyekûn savaş çığlıkları eşlik edecek konuşmalarınıza. Hâlâ parkalarından soyunamayanların zihniyetlerinden sıyrılması nasıl mümkün olacak?”
Kara Saltuk yoruldu. İlk defa hiddetli bir ruh hali içinde gördüm onu. “Uzatılan eli ısıran köpeklerin ömrü uzun olmaz, dedi. Yeniden bir el uzatmaksa şehit ağaçını ormana çevirdikten sonra mümkün olur.
Bu nefislerin savaşıdır; davaların değil. Dava bir hedefe ulaşma yoludur. Sizde inadın adı olmuş. Küçük adamların büyük ve azgın nefislerinin savaşı?
Dünyayı ve ülkeyi yaşanılmaz kılan da bu nefislerin çok yüksekte oturuyor olması değil mi?
Hâlbuki nefisleri ayaklarımızın altına almamız ve adaleti baş tacı yapmamız gerekir.
Taç giyen baş akıllanır. Tarih taçlara uygun kafa taşıyan evlatlar doğuramayan anaları kan ve gözyaşına boğmasın da ne yapsın?
Artık taçlar bile ağlıyor Ağlamaktan utanmıyor. Çünkü yer aldıkları kafalar taçları doldurmuyor. Doldurmayınca şovenizm, intikam, nefis bu kafaların çevresine bir sarık gibi sarılıyor ve taç ancak o zaman duruyor kafalarda. Bulunduğu yerde iğreti bir şekil alan taçların ağlaması haktır. Artık Amerika’dan Türkiye’ye taçların bile ağladıkları zamanlara geldik,” dedi.
Ben farkında olmadan ağladığımı, gözyaşlarım elime damlayınca anladım.
Güzel Ülkemin birbirinin güzelliğine değil kötülüğüne ayna tutan adamlarla dolu olduğunu anladım ve ağladım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir