Karikatür

Haberdar köşesinin ilk yazısı, ismi Muhammed olduğu için ABD’de pilotluk yapmakta güçlük çeken bir Türk’ün ismini değiştirme hikâyesiydi. Haberdar köşesinin bu son yazısı da yine Peygamber Efendimiz’in Batı’da tahrif edilmeye çalışılan imajıyla ilgili oldu.

Karikatürü “İnsan ve toplumla ilgili her tür olayı konu alarak abartılı bir biçimde veren, düşündürücü ve güldürücü resim.” olarak tarif eden sözlükten içinde bulunduğumuz durumu adlandıracak bir kelime aradığımızda “cinnet”ten daha uygununu bulamıyoruz. Cinneti “delilik” olarak tarif eden sözlüklerin ise cinnetin, deliliğin hangi boyutu olduğunu belirtmesini istiyoruz. Zira üzerinde fırtınalar kopan karikatürler düşünceden aklı, dudaklardan tebessümü kovmuş, “abartma” kelimesiyle izah edilemeyecek bir haksızlıkla haklı olanları haksız çıkaracak eylemlerin pimini çekmiştir. Doğrusu olay mahalline büyütecimizi yaklaştırdığımızda gördüğümüz iç içe karikatürlerdir. Bu cinnet matruşkasını ele almadan önce biraz geri çekilip kadim bir manzaraya bakalım:

Kainatın Efendisi (sas) peygamberliğini açıkladığında içinde yaşadığı toplumun güç odakları nübüvveti reddetmekle yetinmemiş, önceden “güvenilir” sıfatını vermiş oldukları Hz. Muhammed’e onu toplumun gözünden düşürecek yeni sıfatlar aramışlardır. “Küfr” kelimesinin kökü “Kefere” olup “Örttü” anlamını taşımaktadır ve kafirler hakikatin örtücüleri olarak Efendimiz’in peygamberliğini, “Sihirbaz”, “Mecnun” ve “Şair” sıfatlarıyla kapatmaya çalışmışlar, bunu başaramayınca hırçınlaşıp alemlere rahmet olarak gönderilen bu yüce peygamberi dönemin şairlerine hicvettirmeye kalkmışlardır. İslam tarihi burada iki şairi anar ki bugün bu şairleri yeniden anmanın zamanı gelmiştir: Kaab bin Zuheyr ve Hassan bin Sabit. Bu şairlerden Kaab bin Zuheyr, Hz. Peygamber’i hicvetmeye kalkarken, Hassan bin Sabit şiirleriyle Peygamber Efendimiz’i müdafaa etmiş, “Babam, babası ve benim namusum / Muhammed’in namusunu korumaya siperdir” mısraları üzerine Hz. Peygamber (sas)’in “Allah da seni cehennemin sıcağından korusun” dua ve müjdesine nail olmuştur. Ancak kader bu iki şairi sonunda aynı noktaya getirerek nefretin muhabbete dönüşünü gelecek yüzyıllara nebevi bir örnek olarak taşımış, Kaab bin Zuheyr, ölümle cezalandırılmak yerine Efendimiz’in hırkasıyla ödüllendirilmiştir.

Kaside-i Bürde adıyla tarihe geçen meşhur şiirin şairidir Kaab bin Zuheyr. Hicvin okunu insanlığın önderinin kalbine yöneltmesi onu bir anda aranılan ve cezalandırılması gereken bir hedef durumuna sokmuş, öfkenin büyüdüğünü gören Zuheyr, söylediklerinin yanı sıra söylemediklerinin de kendisine nisbet edildiğini düşünerek kardeşinin tavsiyesiyle Hz. Peygamber’den özür dilemek üzere gizlice Medine’ye gitmiştir. Şimdi şu sahneyi dikkatle izleyelim: Kaab, Mescidi Nebevi’ye girerken kalbi bedeninden kopacak gibidir. O esnada Hz. Peygamber ve sahabileri mescitte oturmaktadırlar. Kaab’ı gören Hz. Ömer, ayağa kalkarak kılıcını sıyırır ve Hz. Peygamber’den izin ister: “İzin ver, boynunu vurayım!” Ancak Peygamber Efendimiz eliyle işaret ederek Kaab’a dokunulmasını engeller. Bunun üzerine Kaab bin Zuheyr, meşhur kasidesini okumaya başlar: “Bânet Suâdu fekalbilyevme metbûlu, muteyyemun isrehâ lem yufde mekbûlû…” şiir oldukça uzundur. Kaab, şiirin bir yerinde “La tahuzenni biakvalilvuşâti velem uznib ve in kesure fiyelakâvîlu” (Beni dedikoducuların sözleriyle cezalandırma. Hakkımda dedikodu çok olsa da ben bir suç işlemedim) diyerek Sevgili Peygamberimiz’den affını istemiştir. Kainatın Efendisi şiir bittiğinde sırtından hırkasını çıkarmış ve Kaab’a hediye etmiştir. İslam tarihinde verilen ilk edebiyat ödülü olan bu hırka halen Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilmektedir.

Şimdi tekrar karikatür meselesine dönelim: Bütün peygamberler masumdurlar ve onları karikatürize edenler insanlığın yüz karası olarak birer karikatüre dönüşmeye mahkumdurlar. Fitne, adam öldürmekten daha şeni bir fiildir ve böyle zamanlarda yapılacak şey yangına odun değil su taşımaktır. Suç bireyseldir ve hiç kimse işlemediği bir suçla muaheze edilemez. Müslüman onurludur ve sadece hakarete uğradığında değil, bütün zamanlarında kimliğinin gerektirdiği hassasiyeti gösterir. “İşlerin hayırlısı vasat olandır” nebevi ilkesi yeryüzünün bozulan dengesini tamir eder ve provokasyonların önünü keserek taşkınlıklara izin vermez.

Haberdar köşesinin ilk yazısı, ismi Muhammed olduğu için ABD’de pilotluk yapmakta güçlük çeken bir Türk’ün ismini değiştirme hikâyesiydi. Muhammed ismini duyan yolcular bu ismi terörle özdeşleştirerek paniğe kapılıyorlar, bu yüzden pilotumuz ismini değiştirmek zorunda kalıyordu. Haberdar köşesinin bu son yazısı da yine Peygamber Efendimiz’in Batı’da tahrif edilmeye çalışılan imajıyla ilgili oldu. Ben bu satırları yazarken kapım çalındı ve hacdan dönen bir kardeşimiz Medine’den getirdiği hurmaları masama koydu. Salat ve selam Efendimiz’in üzerine olsun. Biz Peygamberimiz’e layık bir hayat sürersek, dünya şahsımızda sevecek efendimizi. Karikatür Müslümanlar değil gerçek Müslümanlar olduğumuzda dünya Hz. Muhammed (sas)’i keşfedecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir