Kendimi ta derinden tanımak istiyorum!

Beş yaşında bir çocuğun yanına yetmiş beş yıl unutamayacağı bir manzarayı koyuyorlar: Ölü bir kadın. Hayatın sıcaklığını taşıyan çocuk ölümün soğukluğunu taşıyan kadına bakıyor: Annesi! Öyle bir çığlık atıyor ve kaçmaya başlıyor ki, bir daha kendisini hiç kimse durduramıyor.
Kaçamadığı zamanlar kaçma planları yapıyor hayatı boyunca. On altı yaşında üniversiteye kaçarken, üç yıl sonra öğrenimini yarıda bırakıp Yasnaya Polyana’daki topraklarına kaçıyor. Toprakları evet, dokuz yaşında kaybedilen soylu bir babanın yadigârıdır. Fakat kaçacak o kadar çok yer vardır ki beklemek olmaz. Mesela Moskova ve Petersburg. Mesela Kafkaslar, asker ağabeyinin yanı. Neden orduya kaçmasın! Hem savaş var. Borular, sancaklar, marşlar… Kırım Savaşı’nda bir tuhaf asker. Savaşın görünmeyen yüzünü yazıyor. Mesela testereyle bacağı kesilen askerleri, şarapnel parçaları gibi dağılan bedenleri. “Sivastopol” adı altında topluyor hikayelerini. Savaş sona erer ermez de askerliği bırakıp kendi hikayesine kaçıyor. Aslında kendi hikayesinin peşine daha önce, henüz on dokuz yaşındayken düşmüştür. Bir defteri olmuştur da ona şu cümleyi yazmıştır: “Kendimi ta derinden tanımak istiyorum!” Sonra yirmi dört yaşında hiçbir yazarın cesaret edemediği bir şeye kendini yazmaya koyulmuştur da, üç halkalık altın bir zincir çıkmıştır ortaya: “Çocukluk Yıllarım”, “Ergenlik Yıllarım”, “Gençlik Yıllarım”. İki yaşını hatırlayacak kadar keskin bir hafıza, zaptedilmesi zor güçlü bir beden, aynaya her bakışta çirkin bulunan bir “köylü yüzü”. Ve bu yüzün sahibi garip bir kont: Kont Lev Nikolayeviç Tolstoy.

Ata binmeyi, ormanlarda gezinmeyi ve avı seven bu kaslı adam tabiatı kendiyle anlamlandırmakta, ancak merkezinde durduğu daireye bir çap biçmektedir. Tenine dokunan rüzgar o hissettiği için manalı, dalın üzerinde gezinen böcek o fark ettiği için harikadır. İri bedeniyle mütenasip olmayan küçük gri gözlerinden hiçbir şey kaçmamaktadır. Nereye nişan alsa hedefini bulan bu saçmalar, bir yandan genç avcının heybesini doldururken, diğer yandan hedefe sahibini oturtmaktadır. Nasıl olur da bir kez daha hastalanmamış bedeni vurulmuş bir av gibi toprağın heybesine konulacaktır. “İstemiyorum! İstemiyorum!” Bu keskin çığlığı Tolstoy, İvan İlyiç’e attırmaktadır romanında. Hayır korkmamaktadır ölümden. Onun korkusu hayatı anlamlandıramamaktır. Otuz dört yaşında evlenmiş ve on üç çocuğu olmuştur. Yedi yılda yedi kere yazdığı iki bin sayfalık romanı “Savaş ve Barış”ta beş yüz kahramanı konuşturmuştur. Hem de hiçbir ayrıntıyı atlamadan. Öyle bir panoramadır ki bu, gerçek bir tabiat harikası gibi bütün ihtişamıyla ruhları sarsmış, her gününe on ıstıraplı saat sığdırılan yedi yılın madalyasını Tolstoy’un yorgun boynuna takmıştır. Ya Anna Karenina! Ya onun ruh labirentlerinde dolaşılan yüz elli kahramanı! Yüksek sosyetenin ikiyüzlülüğünü hangi roman daha iyi anlatmaktadır!

Tolstoy’un yüzlerce kahramanından söz ediyorum ya, itiraz ediyor bana. “Tek kahramanım var!” diyor. “Bütün ruhumla sevdiğim, bütün güzelliğiyle çizmeye çalıştığım tek bir kahraman: GERÇEK!” Ve şöyle devam ediyor sözüne: “Dün de en güzeli oydu, bugün de; yarın da en güzeli olacaktır!” Doğrusu usta haklıdır ve ömrünü görmeye adamıştır. Her seferinde daha kusursuz görmeye… Bu bakış, evlenmesinden Anna Karenina’yı bitirmesine kadar geçen huzur dolu on altı yılın sonunu getirecek, “Hayat durdu!” dediği yeni bir kapının eşiğine getirecektir onu. 1879’da büyük usta uykusuz gecelerden birinde şu soruları yazacaktır kağıda: “a) Niçin yaşamalı? b) Hayatımın ve başkalarının hayatının sebebi ne? c) Hayatımın ve başkalarının hayatının gayesi ne? d) İçimde hissettiğim iyilik ve kötülük çelişkisi ne anlama geliyor ve niçin var? e) Nasıl yaşamalıyım? f) Ölüm nedir? Kendimi nasıl kurtarabilirim?”

Tolstoy, hayatı bir sanatçının soğuk gözleriyle seyredememektedir artık. “Nasıl olur da acı çeken insanları roman malzemesi yapıp, onlar için bir şey yapmadan yaşayabilirim!” diye suçlamaktadır kendini. Tenin gönderdiği mesajlar onun için bir şey ifade etmemekte, alkışlar gürültüye dönüşmektedir. Akıl hayatı anlamaya yarasa da ölümü anlamaya yanaşmamaktadır. Eşya bütün sıcaklığını kaybetmiş, toprak, ekinleri ve ağaçları taşıyan yağız bir atken ayağı kırılıp şakağına bir tüfeğin dayanmasını bekler olmuştur. Elli yaşına kadar geçirdiği inançsız bir hayattan sonra inanabilecek midir! Nihilist bir fırtınanın sürüklediği açıklardan onu tekrar sahile çıkaracak güç nedir? İntihar mıdır yoksa çare? Yaşanacaksa nasıl?

“Bana inanç ver Tanrım!” diye yalvarır sonunda Tolstoy diz çöküp. “Bana bu gücü ver ve başkalarının da onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen!” (Haftaya devam edecek) [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir