Kim haklı, görüldü!

Hamas Lideri Haniye İsrail’in son saldırısını The Washington Post için kaleme aldı.İşte Haniye’nin makalesi…

Demokratik yollarla seçilmiş hükümetimizi ortadan kaldırmaya ek olarak, İsrail aramızda ciddi bir liderlik rekabeti olduğunu iddia ederek Filistinliler arasına ayrılık tohumları saçmayı istemektedir. Amerikalılar, sömürgeci işgalden kurtuluşlarının yıldönümünü kutlarken, biz Filistinliler yollarımızı ve binalarımızı tahrip eden, elektrik hatlarımızı ve su işletmelerimizi vuran ve sivil yönetimin tüm unsurlarına saldıran işgalcilerimiz tarafından hâlâ kuşatılmış durumdayız.



Evlerimiz ve hükümet yetkililerimiz top mermileriyle vuruluyor, parlamenterlerimiz tutuklanıyor ve kovuşturma ile tehdit ediliyor. Son Gazze saldırısı bu yıl başında düzenlenen adil ve serbest seçimlerin sonuçlarını yok etme çabasının bir ürünüdür. Bu, Birleşik Devletler ve İsrail tarafından beş aydır yürütülen ekonomik ve diplomatik savaş kampanyasının zirve noktasını oluşturmaktadır. Söz konusu stratejinin ifade edilen niyeti, Filistin’i giderek derinleşen bir zorlukla karşı karşıya kaldığında seçim sonucunu “yeniden gözden geçirmeye” zorlamayı kapsarken, yeni aleni askeri saldırı ve kolektif cezalandırma da bunun uygulamasıdır. Kaçırılan İsrailli onbaşı Gilad Shalit aylar önce planlanan bir işin sadece bahanesi konumundadır.


Dünya kimin mazlum olduğunu gördü


Demokratik yollarla seçilmiş hükümetimizi ortadan kaldırmaya ek olarak, İsrail aramızda ciddi bir liderlik rekabeti olduğunu iddia ederek Filistinliler arasına ayrılık tohumları saçmayı istemektedir. Bu düşünceyi bütünüyle def etmek zorundayım. Filistin liderliği sıkı bir biçimde İslamî şûra ya da karşılıklı danışma kavramı zemininde yol almaktadır; şu kadarını söyleyebilirim ki, birbirinden ayrılan düşüncelerimiz olmasına rağmen, karşılıklı saygı çerçevesinde bütünleşmiş ve insanlarımıza hizmet hedefi üzerine odaklanmış durumdayız. Dahası, Gazze saldırısı, hükümet kanadı ile El Fetih ve diğer gruplardaki kardeşlerimiz arasında çatışmaya, çözmeye yönelik bir uzlaşıyı başarma üzerinde varılan mutabakatı çökertme anlamına gelmektedir. İsrail’in kolektif cezalandırması sadece birlikte çalışmak için bizim kolektif azmimizi güçlendirir.


Altyapımızın kalıntılarını incelerken-bağışçı ülkelerin yardımlarının büyüklüğü ve uluslararası çabaların tümü bir kez daha F-16 uçakları ve Amerikan yapımı füzelerle moloz haline dönüşüverdi-düşüncelerim bir kez daha Amerikalıların zihinlerine yöneldi. Acaba ne düşünüyorlardı? Şüphesiz, savaşta rehin alınan askeri düşünüyorlardır-gerçi yüzlerce kadın ve çocuğun da içinde bulunduğu binlerce Filistinli yasadışı işgale direndikleri için İsrail cezaevlerinde tutuluyorken, devam eden işgal uluslararası hukuk tarafından kınanırken. İsrail’in yiğitliğini ve “sertliğini”, “teröristlere” karşı duruşunu düşünüyorlar. Ancak, nükleer bir İsrail; gezegendeki 13. büyük askeri gücüne sahipken, New Jersey büyüklüğünde bir bölgeyi kontrol ediyorken, saldırıda bulunduğu insanların konvansiyonel bir silahlı gücü bulunmuyor. Peki, bu durumda kim mazlum? Umarım Amerikalılar, İsrail gibi sözde “meşru” kabul edilen bir devletin on yıllardır mülteci konumundaki bir nüfusa karşı şimdiye kadar amaçlarına ulaşmaksızın bir savaş yürütmesi meselesini sorgulayacaklarını düşündüğüm bir davada sorunun çıkış noktası ve tarihi gerçekler konusunda gerekli dikkati sarf eder. İsrail’in geçen sene tek taraflı giriştiği eylemler barışı getirmeyecektir. Bu eylemler -Gazze’den geçici çekilme, Batı Şeria’yı tecrit etmek- çatışmanın temelinde yatan şeylere temas etmede başarısız olan boş ve sembolik eylemler olmaları dışında çözüme doğru atılmış adımlar değildir. Ocak seçimlerinden bu yana Filistinlilerin insani ve ekonomik acılarının da doğruladığı gibi İsrail’in Filistinlilerin yaşamları üzerindeki tam kontrolü asla yerinde değildir. İsrail’in devam eden genişlemesi, askeri kontrolü, suikastları ve egemenlik ya da iki taraflılık nosyonu ile alay etmektedir. İsrail’in “ayrılık duvarı” gelecekte bir arada var olma düşüncesine karşı bir iyi niyeti hemen hemen imkansız hale getiriyor.


Ancak bir çare var, ve hiç de kolay olmamasına rağmen bu çare uzun süreli inançlarımızla uyumlu. Filistinin öncelikleri tarihi Filistin toprağı üzerindeki esas çatışma noktasının ve Filistin halkının tüm haklarının kabulünü içerir; 1948’den bu yanaki mülteci sorununun çözülmesi; 1967’de işgal edilen toprakların tümünün iadesi ve İsrail saldırılarının, suikastlarının ve askeri yayılmasının durdurulması. Krizin Amerika’daki yaygın algılanmasının tersine, çatışma noktası sadece Gazze ve Batı Şeria değildir, bu Filistin ulusal haklarının bir bütün halinde tüm boyutlarının ele alınmasıyla çözülebilecek ulusal bir çatışmadır. Bu, Batı Şeria ve Gazze’nin eyaletliğiyle, Arap Doğu Kudüs’ünde bir başkent ve 1948 Filistin mülteci meselesinin uluslararası meşruluk ve hukuk zemininde adil bir biçimde çözülmesi demektir. Yayılmacı olmayan, hukuka uyan bir İsrail ile anlamlı müzakereler ancak bu büyük işe başlandıktan sonra yürütülebilir.


(The Washington Post, 11 Temmuz 2006)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir