Kırbaçlanan at değildi

Kumaşı alan da satan da iki parmağının arasında dener onu. İpekle yünü, inceyle kalını, gevşekle sık olanı birbirinden ayırır. Göz de yardımcı olur parmaklara; rengi ve deseni hafızasında süzerken, parıltısını ya da gölgesini kumaşın üzerine düşürür.
Satıcı kıymetini bilmeyene kumaş topunu açmak istemez, pahasını çok bularak savuşacağından korkar. Alıcı, ipeği yün fiyatına kapatmak ister, ne kadar pazarlık yapsa aldatıldığını sanır. Gerçi bedestendir burası; aldatan da vardır, aldatılan da. Bu yüzden “Benimle alay mı ediyorsunuz?” diye sorar kadın dükkân sahibine. Zira her satıcı alıcıdır aynı zamanda. Bu kez bir kadın, ipek elbisesini yüz dirheme satmaktadır da tacir, “Bu elbise daha çok eder, fiyatını yükseltin!” diye uyarmaktadır onu. Dahası ehli vukuf birine fiyatını takdir ettirip beş yüz dirheme satın almaktadır giysiyi. Bu akıllı tacir, Ebu Hanîfe’den başkası değildir. Zira akıl küçük bir çıkar için büyük bir zararı göze almamayı öngörür. Bu nasıl tüccardır ki, bir seferinde dükkânında olan kusurlu bir malın defosunu müşteriye bildirmesi için ortağını ikaz etmiş, bu uyarıyı unutup malı satan ortağından, satılan malların parasının tümünün yoksullara dağıtılmasını talep etmiştir. Belli ki bu tacir, başka bir ticaretin peşine düşmüştür: Bir dünyayla başka bir dünyayı satın almanın peşine…

Yeryüzünde kumaştan anlayanlar olduğu gibi cevherden anlayanlar da vardır ve onlardan biri olan Şa’bî esrarengiz bir makastar gibi Ebu Hanîfe’nin yolunu bedestenden ilim meclislerine çevirir. Yeni toprağını sever ağaç. Çok geçmeden bir sohbet halkası oluşur etrafında Ebu Hanîfe’nin. Ta ki bir kadın bu halkayı bir soruyla kesene dek. Genç âlim ve çevresindekiler doyurucu bir cevap veremeyince soru sahibi aynı camide ders veren Hammad b. Süleyman’ın yanına giderek sorusundan kurtulur. İşte bu olay Ebu Hanîfe’yi Hammad’ın halkasına taşır ve “Fıkıh istiyorum!” dedirtir ona. Hammad bunun üzerine 22 yaşındaki gencin her gün üç mesele öğrenmesini isteyerek 18 yıllık ilim serüvenini başlatır. Ebu Hanîfe de mesafe kat etmenin sırrını zorunlu olanlar dışındaki her şeyden kopmakta ve tembelliği yenmekte bulur. Öyle ki ilim sevgisiyle sık sık şu dizeleri mırıldanmaktadır: “İnsanlar tüm beldelerde tembelleştiğinde/ Ya Rab! Sen hiçbir tembeli affetme!”

Ancak kullar da çalışanı affetmemektedir. Hammad vefatıyla en parlak öğrencisi Ebu Hanîfe’ye yüklemiştir sorumluluğu. Artık Kûfe’de sorular ona yöneltilmektedir, tabiî oklar da! Halbuki o hasetçilerinin bile arkasından konuşmamış, Süfyan-ı Sevrî bu durumu, “O, yaptığı iyiliklere musallat olup, yok eden günahları işlemeyecek kadar akıllıdır.” diyerek açıklamıştır. Ebu Hanîfe’nin dikte etmeyen, aykırı görüşlere söz hakkı veren ve talebeleriyle birlikte hakikati arayan üslubu, İmam Ebu Yusuf ve İmam Züfer gibi ictihad edecek seviyede onlarca âlimin yetişmesini sağlamış, sahih nakillerle sahih aklın çelişmediği bu harmandan En Büyük İmam’ı yani İmam-ı A’zam’ı çıkarmıştır. Öyle bir imamdır ki o, bir hükme varırken bile her zaman mutlak hakikate açık bir kapı bırakmış, “Bizim ulaşabildiğimiz en güzel görüş budur. Bundan daha iyisini bulan olursa şüphe yok ki doğru olan onun görüşüdür.” diyebilmiştir hep.

Onun diyemediği şey “Evet”tir, Emevî ve Abbasî despotlarına. Kendisine teklif edilen yüksek makamlara “Hayır” demiştir İmam, zulmün kendi gölgesinde legalleşeceğinden korkarak. Önce Emevîler’in Irak valisi İbn Hübeyre’nin kadılık teklifini “O boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını yazacak, ben de ona mührü basacağım ha!” diyerek reddetmiş, bu yüzden hapse atılarak günlerce kırbaçlanmış, kararından vazgeçmeyince ‘bir daha danış arkadaşlarına’ denilerek serbest bırakılmış, bunun üzerine Mekke’ye kaçarak hüküm Abbasiler’e geçinceye kadar orada kalmıştır. Ancak tarih tekerrür etmiş, bu kez Abbasi Halifesi Mansur aynı şeyi istemiştir ondan. Ve bu kez şöyle reddetmiştir başkadılığı: “Kadılığa lâyık olacak kimse senin, oğlunun ve kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok!” Ve yine hapse atılmıştır Ebu Hanife, nahif bedeni bir at gibi kırbaçlanmıştır. Her gün zindandan çıkartılıp on kırbaç vurulmuş ve “Kadılığı kabul et!” denmiştir ona. O ise her seferinde “Ben buna lâyık değilim!” demiştir cellatlara. Sonunda evinden çıkmamak ve ders vermemek kaydıyla serbest bırakılmış, ancak bu kez Mekke’ye değil, âhiret yurduna göç etmiştir.

Acaba hapiste aklına gelmiş midir, meyhaneden çıkıp yollarda “Beni ziyan ettiler, hem de nasıl bir genci…” diyerek yüksek sesle şarkı söyleyen sarhoş komşusunu? Gece bekçisinin yakalayıp hapsettiği o zavallı genci kurtardığında söylediği sözü acaba hatırlamış mıdır: “Delikanlı! Görüyorsun değil mi bizi! Seni gerçekten ziyan etmişiz!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir