KIRIKTIR KANATLARI HER SEVINCIN

Ne çok çark var, ne çok dişli! Tek başına hareket eden hiçbir şey yok. En küçük bir kıpırdanışta baştan aşağı titriyor mekanizma. Bütün çarklar aynı anda soluk alıp verebilmek için nefeslerini tutuyor.
Bir arada olmak ne güzel! Ne güzel koro halinde dönmek! Fakat neden paslanıyor dişliler? Neden kuşlar yerden göğe değil, gökten yere yağmaya başlıyorlar? Neden beraber hareket etmenin coşkusu, beraber hareket etmenin usancına dönüşüyor? Neden küçük bir çark, mekanizmadan kopup yuvarlanmak istiyor kırlarda, evrensel bütünün bir parçası olduğunu aklından çıkarmadan? Yoksa ırmakların, denizlerin, bulutların, rüzgârların ve fırtınaların içinde kendi yerini mi arıyor! Her yaşayanı ölümsüz kılmak için açılan kanatların onu kucaklayacağı zamanın mı peşinde? Zaman! Ah kulelerden akrep ve yelkovanlarını keskin kılıçlar gibi çeviren başımızda. Zaman! Nasıl da çarklara, dişlilere, vidalara, helezonlara bölünmüş parlıyor tezgâhta!

Hermann Hesse, 1892’de küçük bir saat dişlisi gibi mekanizmadan kopup tabiata koştuğunda on beş yaşındaydı. Okuldan uzak kaldığı 23 saat içinde, sırtında palto, cebinde para olmadan eksi yedi derecede o orman senin bu orman benim, o nehir senin bu nehir benim dolaşırken gözünü okulun tecrit odasında açmış, kendine gelir gelmez ilk işi anne ve babasına şu satırları yazmak olmuştu: “Katıksız hapis cezamı çekiyorum. Ekmek ve su veriliyor yalnız. Saat yarımda başladı, sekiz buçuğa kadar sürecek… Şu an Homeros’a dalıyor, Odysseia’da şahane bir yeri okuyorum. Durumum fena sayılmaz, korkunç derecede güçsüz ve yorgunum sadece…” Her ne kadar cezası sekiz saatle sınırlanmış görünse de bu tecrit, suya düşen bir taşın etrafındaki daireler gibi çoğalıp genişleyecek, genç Hermann’a şiirin müebbet hücresinde “Ne tuhaf siste yürümek/Her çalı her taş ıssız/Ağaçlar görmüyor birbirini/Hepsi de yalnız.”, “… Yalnız olanın üzerine parlar tükenmeyen yıldızları gecenin/Taş çeşme sihirli şarkısını fısıldar/Yalnız bana; tek başına olan bana/Kımıldar gezinen bulutların renkli gölgeleri…” gibi mısralar yazdıracaktı bir ömür. Yalnız arkadaşlarının pencereleri değil, gittiği okulların kapıları da bir bir yüzüne kapanacak, sonunda kule saatleri üreten bir atölyenin torna tezgâhında bulacaktı kendini.

On yedi yaşında eğeyle demire şekil vermeye başlayan Hesse, aslında on üç yaşından beri cümleleri biçimlendirmenin hayaliyle yanıp tutuşuyor, “Ya bir yazar olacağım, ya da hiçbir şey!” diyor aynaya baktığında. “Çarklar Arasında” adlı romanını daha o günlerde mayalamaya başlıyor ve yalnızlığının kayalarından okumanın dipsiz sularına bırakıyor kendini. Goethe, Dickens, Swift, Cervantes ve Zola, romantizmin yarı karanlık ormanında bekliyor onu. Ve on sekiz yaşında ilk mısrasını yazıyor Hesse: “Bir düştü.- Önümde bitimsiz uzanıyor” Perrot Usta’nın saat atölyesindeki çıraklığı on dört ay sürüyor genç şairin. Yeni işinin tezgâhında bu kez kitaplar var. Hermann Hesse ve kitaplar… Üç yıl bir kitapçıda çıraklık yapıyor Hesse. Kitapların arasında büyüyor çırak. Büyüyen her çırak gibi usta oluyor bir gün. İlk romanı “Peter Camenzid”de insanlığı uygarlığın kalıplarından kurtulmaya, benliğini tanımaya çağırıyor. “Tanrı olmadığımızı ve kendi kendimizi yaratmadığımızı, tersine evrensel bütünün parçaları olduğumuzu akıldan çıkarmamalarını söylemek istiyordum onlara,” diyor, söz ederken romanından. Yüzeysel hayatların cenderesinde kıvrandığını düşündüğü insana kendine ait bir hayat kurması gerektiğini hatırlatıyor, “Hayatın ırmaklarını yeniden ele geçirin!” çığlığıyla.

Artık kitap okumadığı her saate kaybolmuş gözüyle bakıyor Hesse. “Şair oldum ama insan olamadım” cümlesiyle kırbaçladığı ruhunu kendi ifadesiyle “Cennetini kaybetmiş Avrupa”da yatıştıramayınca, Doğu mistisizmine sığınıyor. Siddharta Hint topraklarında doğuyor işte. O Tanrı’ya ve tabiata çağıradursun insanlık o günlerde birbirini boğazlamaya koşuyor: Birinci Dünya Savaşı. Savaşa karşı çıkınca Hesse Almanya dar geliyor ona. İsviçre’ye sığınıyor soluk alabilmek için. Fakat ne mümkün! İçindeki cephede hep infilak. Yaşamanın sorumluluğunu hissetmese canına kıyacak. “Bozkır Kurdu” romanında Harry Haller karakterine bürünüyor Hesse. Bir tarafı insan, bir tarafı kurt iki kişiliği olan Harry Haller’i ne tuhaftır ki kurt yanıyla seviyor insanlar. Vahşi, ele avuca sığmaz ve güçlü bir kurda taparken, onun iyilik ve sevecenlik özlemiyle yanıp tutuşan bir insan olduğunu öğrenince hayal kırıklığı yaşıyor ve terk ediyorlar.

O halde neden ziyaretine geliyorlar şimdi ölüm döşeğinde Hesse’in. Gelmesinler. Kapısına Çin hikmetinden şu sözleri asıyor yaşlı ozan: “İnsanlara gereksinimi kalmamıştır böyle bir kişinin… Uygun olanı içinde kimse yokmuş gibi kapısının önünden geçip gitmektir.” Yazarımız Hermann Hesse

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir