KÖR EDEN SÜRME

Gözleri güzelleştikçe görmekte zorluk çekiyor. Hayır, bu cümle yanlış oldu. Gözleri güzelleştikçe görmekte zorluk çekmiyor. Hayır, bu cümle de yanlış oldu. Gözleri güzelleştikçe görmekte zorluk çekiyor ama zorluk çekmiyor, mutlu. Dün sadece yaprakları göremiyordu, bugün ağacın da farkında değil.
Dün sadece balıkları göremiyordu, bugün denizi de kaybetti. Dün sadece kuşları göremiyordu, bugün gökyüzü de yok penceresinde. Parçaları kaybolsa da yapbozun o hep aynı güne perdelerini açtığını sanıyor. Bir süre sonra perdelerin açık ya da kapalı oluşu da önemini kaybedecek. Gündüzü takip eden gece, bileklerine kelepçeyi takıverecek ıssız bir yerde. Anahtarını denize atacak ama deniz nerede! Anahtarını un ufak edip gökyüzüne savuracak ama nerede gökyüzü! Karanlığın krallığına başkaldırmayacak mı? Hayır, gözlerine sürme çekmeye devam edecek, karanın içinde kaybolsa da kara. Gözler karanlığa alışınca inletecek ortalığı gecenin tellalı: Duyduk duymadık demeyin! İnsan karanlığa da alıştı!


Ah alışkanlık! Plinius onu “Yöneticilerin en güçlüsü” olarak tanımladı, Pascal, “İkinci bir tabiat” olarak tabiatımızı bozan. Montaigne’e göre, “Sahtekâr bir öğretmendi o” zorba yüzünü saklayıp, yavaşça süzülen ruhumuza. “Bir halattı ördüğümüz lif lif”, böyle diyordu Heinrich Mann, koparamazdık, yetmezdi gücümüz. Biz küçümsesek de “Büyüktü” Cicero’ya göre; avcıları karda yatırır, dövüşçüleri uyuştururdu kanlar içinde. Hem “Zincirdi” her gün bir halka uzayan. Ne demişti Alain: ” Köle zincirlerine alışıverir günün birinde.” Ah alışkanlık! Ben de anlatmak istiyorum. Çek elini dudaklarımın üstünden! Saatlerle suç ortaklığı yapıp çirkin gelenekler taşıyan arabanın tekeri kırılmalı. Sözlükler “almak” fiilinden geldiğini yazsa da, eskiciye satmalı seni, yeni kelimelerle. “Rahatlatır”, desem parlar mı gözleri. “Çirkini güzel gösterir”, desem uzatır mı çuvalı. “Kendinle barışık kılar”, desem gülümser mi dudakları? Ya “Düşünceyi köreltiyor,” desem, almaktan vazgeçer mi eskici?


Çok zor. Vazgeçemez insan alışkanlıklarından. Belki birkaç adım geriletebilir onu. Eskici de vazgeçmeyecek. Kötü olsa da satın alacak, birkaç adım atarak ileriye. Satıcı ve alıcı iki ucunu tutuyor, eski bir perde. Siyah beyaz bir film, hiç çekilmemiş. Fakat ceviz oynayan çocuğu azarlıyor Platon. Nasıl bir oyun kim bilir! Çocuk şaşkın, bir cümleyi kekeliyor: “Pek önemsiz bir şey için azarlıyorsun beni!” Gülümsüyor Platon çocuğa. Ve bir cümle ekliyor hikâyenin sonuna: “Alışkanlık önemsiz bir şey değildir.” Çocukluğumuza götürüyor bizi bu cümle, kişneyen bir değneğe dönüşüp. Bir cümlenin sırtında dalıyoruz, ağladığımız oyunlara ve ağlattığımız. Her ne varsa hayatımızda bir çocuk yoğuruyor küçücük elleriyle. Nasıl boy atıyor her şey. Büyüyen çocuk değil yalnız.


Kötüden geçtik. Felaketler doğuruyor iyi şeylere alışmak. Kim kundaklayabilir bu bebekleri. Kim ayırt edebilir delirmişse mihenk taşları. Altınlar bakıra dönüyor, elmaslar cama. Gözlerimiz eskitiyor değdiği yeri. Göller buharlaşıyor, dağlar kamburunu çekiyor toprağa. “İlk görüşte pek büyük, pek hayranlık verici olup da, yavaş yavaş daha az hayretle bakılmayan hiçbir şey yoktur,” diyor Lucretius. Eksik parçasıymış meğer yapbozun “Hayret”. Boşluk dolar dolmaz parlıyor gözler, alışkanlık sürmesiyle körleşen. Ve kapımızı çalıyor Max Jacob’un dilencisi: ” Napoli’de oturduğum sırada, sarayımın kapısında, faytona binmeden önce birkaç kuruş atma alışkanlığında olduğum kadın bir dilenci dururdu. Bir gün birdenbire, bu dilencinin bana hiçbir zaman, şükranını belirtmediği gerçeğiyle aklım karışmış halde, gözlerimi ona diktim. İşte o zaman gördüm ki, o güne kadar bir dilenci olarak kabul etmiş olduğum, kırmızı toprak ve yarı yarıya çürümüş muz kabuklarıyla dolu, yeşil boyalı bir tahta kutudan başka bir şey değilmiş.”


Gözleri güzelleştikçe görmekte zorluk çekiyor. Dağlıyor sürmenin mili sonunda. Alevlerin dili buzullara uzanıyor. Kutuplarda çilek yetiştirmeye çalışıyor Eskimo. Bulutlar ani bir kararla yön değiştiriyor. Bedevi sabanla çölde! Göz göre göre batıyor kumlara güneş. Göz göre göre uzaklaştırıyor dürbün. Kapsama alanından ayrılıyor atlar. Dualar kötürüm kalıyor bozulunca tövbeler. Alışkanlık kazanıyor yine savaşı. Bağlıyor esirlerini bir bir. Bağlıyor ve mahir bir hırsız gibi çekiyor gözlerden resimleri. Resimlerden renkleri. Renklerden gölgeleri. Platon elini omzumuza atıyor. Bozuk paralar birikiyor tahta kutular içinde. [email protected]


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir