KORKAK FİRARİ

O kadar alışmıştı ki zindana, kaçmak aklının ucundan bile geçmiyordu. Ta ki gardiyan, hücre kapısını açık unutana dek.
O gün, o aralık kapıdan özgürlüğün bilenmiş ışığı dalmıştı odasına. (Küçük de olsa oda diyebilir, anlayın.) Birkaç saniyede her yeri kolaçan ettikten sonra gözlerinde karar kılarak kirpiklerini yontmuş, gözkapaklarını savaş tuğlarıyla donatmıştı şafakta. (Geriye kaldı üç nalla bir at. Bir salla üç deniz.) Fakat çok geçmeden güneş, tuğları susuz bırakarak pörsütmüş, mahkûm duvara bir çizik daha attıktan sonra aralık kapıyı kendi elleriyle kapatarak rüyalara sığınmıştı. (Açık kapının arkasında bekleyebilir gardiyan.) Her ilticayı kabul etmez rüyalar oysa. Kulaç attırmazlar, yüzmeyi bilmeyenlere. Omuzlarına bastırdıkları gibi derinlere gömerler acemileri. Bir salkım sunulsa da yükseltemez başlarına çaylaklar. Bir salkım küflü anahtarı fırlatırlar yere; bir avuç akrep! Söyleyin, kim kaçabilmiş şimdiye kadar! Vauvenargues da kim, “Kölelik kişiyi köleliğinden hoşlanacak kadar alçaltır.” diyen! Hem köle olma özgürlüğü var! Cehennemde iyi kötü bir yerleri var kölelerin. “Har” ve “Hür” arasında “Har”ı seçtiler!


“Ha” ve “Ra”nın iki köklü ağacı yapraklarını hışırdatıyordu zindanın penceresinde. Mahkûmu yatağından pencereye koşturan rüzgâr, dalların arasında uyuyan kuşları serpiştiriyordu göğe. Bir ironi mi bu! Kuşları göstererek özgürlüğü mü ima ediyor? (Özgürlüğün kuşlarla ne ilgisi var! En çok onlar hoşnutlar kafeslerinden.) Cılız dereye gürül gürül akan ırmakları mı gösteriyor? (Bendiyle barış yapan nehirler ne olacak!) Hem nasıl kaçacak! Demir kalın, kule yüksek, ip kısa. Gardiyan uyanık, anahtarlar uzak, dikenli teller paslı. Beden duvarı yüksek, ruh kuyusu derin, nefs zindanı nursuz.


-Umutsuzsunuz.


-Sarp yerde vücudumun zindanı.


-Tırmansanız…


-Ayaklarım nefsin istekleriyle bağlı.


-Kimse yok mu etrafta, seslenin!


-Nereye dönsem ben varım!


-Kendinize seslenin o halde.


-Ne diyeyim kendime?


-Çekil önümden, deyin.


-Çekilir mi?


-Çekilmez, “Şuhûd” mertebesine yükselemezse.


-Ne demek şuhûd?


-Şahitler.


-Kimdir onlar?


-Mânâ âlemini seyredenler.


Parmaklarının ucunda yükselip mânâ âlemini seyretmeye çalışıyordu penceresinin önünde. Parmaklar yükseltmeye yeter mi? Bir merdivene ihtiyacı var. Bütün ormanlar yanmış. Varlığını serebilir mi yere? Boydan boya uzanabilir mi toprağa? Üzerine basarak yükselebilir mi, kulak verip Nasrâbâdî’ye: “Nefsin hapishanen. Kaçarsan kurtulursun!”, Cüneyd-i Bağdâdî’ye, “Allah’tan başka herhangi bir şeyin esaretindeyken Allah’ın olamazsın!”, İbnü’l Arabî’ye, “Kâmil kul hür kişidir, Allah’tan başka hiçbir varlığın sahip olamadığı.”


-Böyle insan var mı?


Şaire sorarsan yok.


-Ne diyor şair?


-“Asırdan olmayacak bir işi diliyorum: İki gözümün özgür bir insan yüzü görmesini istiyorum.”


-Yoksunluk bu kadar mı genişletti sınırlarını!


-Hürriyet, peygamber ve sıddıkların makamı!


-Peygamberler göçtü dünyadan. Sıddıklar kim?


-Onlar Son Peygamber’in bağlıları. O’nun -Allah’tan getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişenler, söylediği her sözü taşıyanlar hayata.


-Özgürlük bağlanmak mı?


-Bütün bağlardan kurtarırsa bağ!


Penceresi büyümeye başladı mahkûmun. “En büyük Allah’tır” cümlesini tekrarladıkça genişledi pervazlar. Taş ufalandı, parmaklıklar düştü, parmaklar yapıştı birbirine. Dünya haritası yırtıldı, denizler taştı, cılız dereler coşkun ırmaklar oldu bentlerini yıkan. Allah, hürriyeti âşıklarına verdi. Korkak firarîlere tüneller bağışladı. Dünyalarında mahsur kalanlara ipini sarkıttı gökten. Atâullah-i İskenderânî, “Dünyada bulunup da kendisine gaybın kapıları açılmayan kimse kendi muhiti ile hapsedilmiş ve kendi heykeli içinde mahsur kalmıştır.” dedi ilâhî ipi görünce.


-Kendi heykeli içinde mahsur kaldı insan demek!


-Mahsur kaldı evet.


-Firar etmeye çalışmadı mı heykelinden?


-Hayır. Dahası bu heykele ‘Özgürlük Heykeli’ adını verdi.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir