KORKULARDAN KURTARAN KORKU

Doğmadan önce sesten korktu, doğduktan sonra ışıktan. Yürümekten korktu sonra, adım atarken düşmekten. Karanlıktan korktu her gece, her yağmurda gök gürültüsünden. Şimşeklerden annesinin tülbendine sığındı, köpeklerden babasının eline. Kaçtıkça peşinden koştu korkular. Ne kadar mesafe mi kaldı aralarında?
Arkasına bakmaya korktu. Karşısına çıkanlar serinletseydi bari içini. Bir ev yandı, ateşten; bir adam boğuldu, sudan korktu. Biraz dişini sıksa kurtulacaktı belki. Küçük kalacaktı korkuları, büyüdüğünde. Heyhât! Korkuları da boy attı onunla beraber. Hem öyle böyle değil, göğe değdi başları. Ve yepyeni bir korku hediye ettiler ona: Akrofobi. O şimdi balkondan bakarken aşağı, sıkı sıkı tutunuyor korkuluklara. Korkulukla korunuyor korkudan. Yine de fazla kalmamalı yüksekte. Çıkmalı dışarıya. Asansör mü? Hayır! Ya kapalı kalırsa içinde. Klostrofobisi var. Pekala inebilir merdivenlerden. İşte açık alan. Derinden bir nefes alabilir. Fakat nefesi daralıyor, ne tuhaf. Eve geri mi dönse. İzin vermiyor agorafobi. Kalabalıklardan sakındırıyor onu, meydanlardan, çarşılardan, sinemalardan. Tekrar çıkıyor merdivenlerden. Evde kimse yok. Bir aşağı bir yukarı geziniyor odada. Ta ki yalnızlık korkusu çalana kadar kapıyı. Ve monofobi bir hayalet gibi dolaşmaya başlıyor evde. Çiçekler! Çiçeklere su vermeli unutmak için yalnızlığını. Fakat neden menekşenin yaprağından zehir damlıyor? Neden devetabanı korkunç izler bırakarak yürüyor duvarlarda? İşte çiçeklerden bile korkuyor. Ah antofobi!


Korkudan başka duyguları da vardı onun şüphesiz; sevinç, üzüntü, merhamet, hüzün, tedirginlik, utanç, alınganlık, hoşlanma, kızma, suçluluk, gücenme, sevgi… Fakat hepsinin yolu bir yerde korkuyla kesişiyordu. Aynı gölü besliyordu ırmaklar. Bu soğuk göl, “fobi”lerden ve “mani”lerden oluşan bir filoyu ağırlıyordu sularında. Adı korku olmasa da bütün duygular dereceleriydi korkunun. Hayat biraz da; okul korkusu, yoksulluk korkusu, kaybetme korkusu ve ölüm korkusuydu. Ellerin buz kestiği, gözbebeklerinin genişlediği, alınlardan acı su boncukları yuvarlandığı, kalplerin koca davullar gibi gümbürdediği, gözkapaklarının uykuya geçit vermediği zamanlar korkunun bir devanası gibi binlerce yalan doğurduğuna şahit oluyordu insan; binlerce batıl inanç, binlerce öfke, binlerce nefret, binlerce zulüm… Kendini suçüstü yakalayıp, itiraf ettiriyordu Bernard Shaw’ın ağzından: “Aslandan niçin korkuyorsunuz? Onun ne ülküsü, ne dini, ne siyasal inancı, ne ahlakı, ne de diploması var!”


Üstelik gölgesi de var insanın, İskender’in vahşi atı Bucéphale gibi; gölgesinden korktukça hırçınlaşıyor. Belirsizlik ve kuşku iki kahramanı oluyor bu hayal oyununun. Korku bir kara delik; yutuyor ne verilse. Doğrusu korkulmayı hak ediyor gölgeler. Huzursuz ediyorlar önce, peşinden ürkütüyor ve dehşete düşürüyorlar sonunda. Damarları büzüyor, nabzı hızlandırıyor, tüyleri ayağa kaldırıyorlar. Bir korkudan bir korkuya sıçrıyor insan. Korku gemisi batmış, korku salıyla sahile ilerliyor. Ey sükûnet yurdunun sakinleri! Kazazedeyi kim karşılayacak? Ümit şalını kim örtecek omuzlarına? Titremelerini dinginliğe, ürperişlerini huzura kim taşıyacak? Bilgisizliğin korkusundan, korkunun bilgisine ayak bastığında, tuzlu suyla kavrulmuş dudaklarına kim dokunduracak maşrapasını? Kim suni teneffüs yerine, rafından indirip meşin kaplı sözlüğü, “K” harfini arayacak nefes nefese!


KORKMAK: KO-RI-MAK(KORUMAK) > KORI-K-MAK > “I”NIN DÜŞMESİYLE > KORKMAK oluyor Türkçe’de. Her yiğidin kalbinde bir aslan yatarmış. Bakın “Korkma”nın kalbinde “Koruma” yatıyor. Korkuyla korunuyor demek ki insan. Bir korkuya ihtiyaç var demek, kurtulmak için korkulardan. Nasıl bir korku olmalı ki bu güven versin sahibine. Nasıl bir gece olmalı ki her zerresinde güneşler barındırsın! “Korkuda yüzlerce eminlik gizli. Gözün karasında bunca aydınlık var. Ey temiz adam, korkuda gizlenmiş emniyeti gördün, ümitte gizli korkuyu da gör,” diye inlesin Mevlânâ’nın neyinde. Ne kapalı kalmaktan korkulsun bir odada, ne açık havada yürümek endişelendirsin. Ne hastalık korkusuyla hastane olsun evler, ne ölüm korkusuyla hayatın rengi atsın. Yabancılık korkusu çekmesin kimse, hele korkmasın insan insandan. Hem çiçeklerden de korkulmasın artık. Sözlüklerden “antofobi” silinsin! Yalnız Yunus’un hatrına “Neden rengin sarıdır?” diye sorulsun çiçeklere. Yılanlara gelince; hep var olacaklar fakat, bir kutlu topuk deliklerini tıkayacak hep. Korkuyu korkuyla aşıp aziz dostuna “Korkma! Allah bizimledir,” diyecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir