Kosova Savaşından Kosova Katliamına

No lomite munari dzamiju! (Parçalayın minareleri ve camileri!) sözünü 1845 yılında söyleyen Petar Petrovic Njegos, bu sözlerinin yaşanan sırp vahşetinin ilkesi olacagını bilebilir miydi.

No lomite munari dzamiju! (Parçalayın minareleri ve camileri!) sözünü 1845 yılında söyleyen Petar Petrovic Njegos, bu sözlerinin yaşanan sırp vahşetinin ilkesi olacagını bilebilir miydi. Kosova meydan Muharebesindeki yenilgilerini bir türlü hazmedemeyen Sırplar, asırlar boyu, her sırp çocuguna bu yenilgiyi unutturmamaya çalışarak kinlerini taze tutmak için ugraşmışlar.

Yugoslavya olarak bilinen bu toprak etnik toplumda şu ana kadar var olan çatışmaların temel nedeni dindir.

Sırplar, Nisan 1992’de başlattıkları blitzkrieg (yıldırım savaşı) sayesinde Müslümanları bir kaç haftada yok edeceklerini ya da yurtlarından süreceklerini hesaplıyorlardı.

SUNUŞ

Dünya,Bosnadaki vahşeti sinema perdesinden bir film izler gibi, CNN ekranlarından patlamış mısır yiyerek izledi. Dünyaca ünlü haber kanalları böylelikle seyircilerine gerçek ölümlerden oluşan kanlı bir film izlettirirken reyting rekoru kırdılar. Kuveyt’deki petrol sahalarını daha degerli bulan batılı güçler,Bosnadaki müslümanların canının kaç varil petrolle eşdeger oldugunu hesap ediyordu. 250 bin masum genç, yaşlı çocuk stadyumlara , çocuk bahçelerine ve parklara gömüldü. Ve bir dram böylece bitti. Fakat siyasi gözlemciler, ellerini kosova haritasına götürerek sanıldı?ı gibi dramın sona ermedi?ini, Sırpların yeni hedefinin Kosova oldugunu haber veriyorlardı. Sırplar adım adım yeni hedeflerine yaklaşırken NATO’nun bombalarıyla, bir müddet geri çekildiler. Sırp milletinde var olan ve Osmanlının şahşında bütünleşen Müslüman Kini 600 yılını doldurmasına ragmen hiç eksilmedi. Kosova meydan muharebesinin öçünü alacagını söyleyen Sırp lider Miloseviç başta olmak üzere eli kanlı siyasetçilerin başlattıgı bu akıl almaz savaş bitecek gibi gözükmüyor. Işte Sırpların Balkanlarda gerçekleştirdikleri bu akıl almaz vahşetin tarihten günümüze uzanan hikayesi.

Bundan tam 87 yıl önce Osmanlı Imparatorluk’unun, Balkanlardan çekilmesine sebep olan Balkan Harbi sonrasında meydana gelen kitle göçlerini yüregi sızlayarak izleyen ve kendiside Arnavut kökenli olan Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy 1912-13’’de yaşanan Balkan dramını şu dizelere yanşıtmıştı.

Gitme ey yolcu, beraber oturup aglaşalım.

Elemim bir yüregin karı degil, paylaşalım:

Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki?

Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!…

Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan

Yatıyor simdi… Nasil yerlere geçmez insan?

Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,

Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!

Bu ne hicran-i müebbed, bu ne husran-i mübin…

Ezilir ruh-u sema, parçalanır kalb-i zemin!

Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar..

Dipçik altında ezilmis, parçalanmış kafalar!

Bereden reng-i hüviyyetleri uçmus yüzler!

Kim bilir hangi senaatle oyulmus gözler!

“Medeniyyet” denilen vahsete lanetler eder,

Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!

Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!

Nice başlar, nice kollar ki cüda cisminden!

Beşiginden alınıp parçalanan mahlukat;

Sonra, namusuna kurban edilen bunca hayat!

Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!

Gögsü baltayla kırılmış memesiz valideler!

Teki binlerce kesik gövdeye ait kümeler:

Saç, kulak, el, çene, parmak… Bütün enkaaz-i beşer!

22 Safer 1331

17 Kânun-i Sani 1328

(1913)

Safahat, M. Akif Ersoy, Istanbul 1979

BAKİ GÜNAY

KOSOVADA ŞEHIT OLAN PADİŞAH

Hain bir sırp hançeriyle Kosova ovasında şehitlik mertebesine ulaşan Sultan 1 Murat savaşmadan önce ordusunu toplayıp şunları demişti.

“Biz Kosova’ya şan bulup şöhret kazanmak için degil, Allah’ın adını yaymak için geliyoruz” Işte Osmanlı akıncılarını akın akın Avrupa ovalarına çeken bu amaçtı. 15 Haziran 1389’da ordusunu Kosova ovasında yüz bin kişilik Sırp ordusu karşışında çok az bir kuvvetle dize getiren 1 Murat Kosova Ovasında savaşmış ve zafere ulaştırmıştı.Sırp kralı Lazar hayatını zor kurtarıp ordusuyla çekilirken geride birçok ölü ve yaralı asker bırakmış, Padişah da ölü Sırp askerlerinin gömülmelerini, yaralı olanlarının da tedâvı edilmelerini emretmişti. Savaş sonrası yaralılar ve ölüler toplanırken Miloş Kabiloviç isimli yaralı bir Sırp asilzâdesi Müslüman olmak için Padisahla görüşmek isteyince, Sultan Murad onu huzuruna kabul etmiş, Padişahın etegini öper gibi davranan Sırp kolunda sakladıgı hançeri Padişaha saplayarak onu şehid etmiş ve Sırplar ilk kalleşliklerini burada göstermişlerdi. Aradan 59 sene geçtikten sonra Kosova’yı almak için gelen Haçlı orduları da 18 Ekim 1448’de yeni bir maglûbiyet alarak geri çekilmek zorunda kalmışlardı.

SINIR BEKÇISI SIRPLAR

1389 yılında Kosova Meydan muharebesinde Osmanlının kesin zaferinin ertesinde, Balkan yarımadasının tamamına yakını 500 yıl sürecek Osmanlı hakimiyetine girmisti. Sırplar ilk 300 yılda Osmanlının sadık tebaası oldular ve Macarlara, Avusturyalılara, Slovenlere, Hırvatlara ve Polonyalılara karşı Padişahın ordusunda büyük başarıyla hizmet ettiler. 17. yy’da bir dönüm noktasına ulaşıldı. Hıristiyan ordusu Viyana’nın kuşatmasını oluşturarak (1683) önce Buda’yı geri aldı; daha sonra Macaristan ve Hırvatistan’ın bir bölümünü de alan Hıristiyanlar Balkan’lara dogru ilerleyerek Niş, Prizren ve Üsküp’ü işgal etmeyi başardılar. Burada Sırplar ilk kez (Avusturya) Hıristiyan ordusu saflarında savaştılar, geri çekilen Osmanlı ordusuna ve köylere kasabalara saldırarak Islam topraklarında büyük zararlar verdiler. Düşmanla Işbirligi yapmış olan bu Sırp asker kaçakları Osmanlının intikam alacagından korkarak Hırvatistan ve Macaristan’in nüfusu azalmış bölgelerine kaçtılar. Peç (Ipek) patriginin öncülügünde (Arsenije Carnojeviç) 35-37.000 Sırp ailesinin Kosova’dan göçü organize edildi. Bu şekilde Sırplar tarafından boşaltılan Kosova’ya müslüman Arnavutlar Osmanlı destegiyle yerleştirildiler.Bu durumdan faydalanma yolunu seçen Viyana, Sırpları eskiden ait oldukları orduya karşı kullanmak istemekteydi: Sırplar, Osmanlıya karşı Avrupa’nın sınırlarında kendileri için mükemmel bir koruma saglayabilirlerdi. Böyle bir teklifi Sırplara götürdüler ve Sırpları güney Dalmaçya’dan Tuna’ya kadar uzanan sınır boyunca yerleştirdiler. Artık Avrupa Osmanlıdan gelebilecek bir tehlike karşısında kara kara düşünmeyecekti. Çünkü sınırlara Sırpları yerleştiren Avrupalı devletlerin sınır bekçiligini Sırplar yapacaktı.1690’da Imparator Leopold I tarafından bu Sırplara bir çok ayrıcalıklar verildi. Özellikle Sırp sınır muhafızları (Graniçari) “kollektif aristokratlar” statüsü elde ederek dini ve kültürel serbestlik ve bulundukları topraklar üzerinde de facto otonomi elde ettiler. Vergi ödemekten muaf oldukları gibi, Katolik kilise hukuku onlara uygulanmadı. Adeta Avusturya devleti içinde kendi devletlerine sahip oldular ve günümüze kadar buna da uygun davrandıkları görülmektedir. Bölgede Sırplara saglanan ayrıcalıklar ve özgürlükler, Viyana’nın kendilerine ihanet ettigini düşünen Macar ve Hırvatlarla çatışmaya yol açtı. Her iki halk da, eski haklarını ve topraklarını istediler.

ÇATISMANIN NEDENI DINLER AYRILIGI

Yugoslavya, Sırbo-Hırvat dilinde “Güney Slavlarının Ülkesi” anlamına geliyor. Ancak, büyük bölümü “güney Slavı” olan bu ülkenın halkları arasında, yüzyıllardır varlıgını koruyan ve son iki yüzyıldır da kanlı içsavaşlara dönüşmüş olan bir çatışma bulunmaktadır. Güney Slavlarının en önemli iki parçası olan Sırplar ve Hırvatlar, en başta aralarındaki mezhep farkı nedeniyle birbirlerinden ayrılırlar. Sırplar Ortodoks, Hırvatlar ise Katoliktir. Bu iki halkın yanına, yine mezhep temeline dayalı olarak, ülke içindeki diger halklar “tarihsel müttefik” olarak eklenebilir; Katolik Slovenler Hırvatların, Ortodoks Karadaglılar ise Sırpların geleneksel müttefikleridir. Dinin kimligi belirlemede özel bir rol oynadıgı Yugoslavya’da %32 Roma-Katolik (Sloven ve Hırvatlar), %36 Ortodoks (Sırplar), %17 de Müslüman (Bosnak, Arnavut, Türk) dinine mensuptu. Kalan azınlık içerisinde Protestan ve Yahudi dinine mensup olanlarda vardır. Eski Yugoslavya’da en kalabalık millet (%36) Sırplardı. Bunları çogunlugu Hırvatistan’da yaşayan (%19,8) Hırvatlar takip etmekteydi. Üçüncü sırada ise (%14) Bosna-Hersek’te ve Sancak’ta yaşayan Bosnaklar gelmekteydi. Daha sonra (%7,8) Slovenler, Kosova bölgesindeki Arnavutlar (%6,5) ve Makedonlar (%6) onları takip etmekteydi. Sıralamanın sonunda Karadaglılar (%2,6) ve Macarlar (%1,9) yer almaktaydılar. Bunun dışında Türkler, Çekler, Romenler, Ukraynalılar, Çingeneler, Bulgarlar %1’in altında nüfusa sahiptiler. Yaklaşık %5 oranında bir nüfus kendini Yugoslav milletine dahil ediyordu. Yetmişli yılların ortalarından itibaren, nüfus artış hızının düşmesine ragmen eski Yugoslavya nüfusu 28,3 milyondu. Kosova bölgesi kilometrekareye 169,7 kişiyle en yogun nüfusa sahip iken, kilometrekareye 45,3 kişiyle Karadag (Montenegro) en seyrek yerleşim bölgeleriydi.

II. Dünya Savaşı sırasında Yugoslavya’da 1 milyon insan ölmüştü. Savaş’ta en büyük kayıplar ise Bosna-Hersek ve Hırvatistan’da yaşayan müslümanlar, olmuştu. O zamanki Yugoslavya’nın toplam nüfusuna göre Bosna-Hersek’teki insan kaybı %11, Karadag ve Hırvatistan’da %7 ve Sırbistan’da %5’ten daha azdı. Bu kayıplar içinde Bosnalı müslümanlar %8 kayıp ile en fazla kayıp verenlerdi; yaklaşık 150.000 müslüman Bosnak bu vahşi savaşta hayatlarını kaybetmişlerdi.

Çetnik ideolojisine göre Sırpların yaşadıgı bütün bölgeler, Sırpların kendi topraklarıdır ve bu topraklar Sırbistan’a dahil olmalıdır; bu büyük Sırbistan etnik açıdan homojen olmalı; Sırp olmayan diger etnik ve dini gruplar safha safha kovularak “etnik temizlik” aracılıgıyla bu homojenlik saglanmalıdır. Etnik temizligin propagandasını “intikam” ile yapan Çetnikler, bildirilerinde, “intikam almamak Sırp ırkının aşagılıgını kabul etmekle eş anlamlıdır; sadece toplu ve organize intikam, ırkımızı amacına ulaştırır. Bu intikam ırkımızın şeref meselesidir.”

II. Dünya Savaşı’nda ilk olarak müttefiklerle işbirligi yapan Çetnikler, Tito Partizanlarına karşı da savaştılar; amaçları monarsist bir Yugoslavya idi. Daha sonra ülkelerine işgal eden Almanlarla işirligi yapan Çetnikleri Tito affetmedi. Batı Sırbistan’da Mihayloviç’i yakalamayı başardılar. Mihayloviç Temmuz 1946’da mahkeme sonucu kurşuna dizildi. Bugünkü Çetnikler kendi geleneklerini işte burada görüyorlar.

Çetnikler olası bir katliam öncesi Müslüman evlerin kapılarına işaret koyarak belirleme yoluna seçerek “Dört S” (“Sırpları yalnız Birlik kurtaracak” anlamındaki Çetnik sloganı) yazıyorlar.

ÇETELERİN YENİ ADI ÇETNİK OLDU

BALKANLARDAKİ OSMANLI MÜHRÜ

Osmanlı imparatorlugu Balkanlarda yüzyıllarca silinmesi güç maddi ve manevi eserler bıraktı. Son döneme kadar direnebilen ecdatın eserleri Sırp ve Hırvatların toplarından çıkan mermilere fazla dayanamayarak yerle bir oldu. Balkan ülkeleri, asırlarca Osmanlı Imparatorlugunun bir parçası konumunda oldular. Osmanlılar, “vergi” dışında bölge ülkelerini kendi işlerinde serbest bıraktılar. Mimaride, kılık kıyafette, yemek kültüründe, müzikte ve diger kültürel kurumlar serbest kaldılar. Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar, Romenler ve Makedonlar ayrı ayrı sahip oldukları milli (Ortodoks) kiliselerinde özgür bir ortamda yaşadılar. Kendi içlerinde milli kültürlerin gelişme ve barınma imkanı buldugu kilise ve manastırlar Osmanlının korumasından faydalandılar. 18.yy’in sonlarına dogru, Sırpların ve Makedonların baş piskoposlukları kaldırıldıgında, bu halklar Osmanlıyı suçlayamadılar. Tek suçlayan bölge kilise papazlarıydı. Papazlar halkı Osmanlıya karşı kışkıtmakta en önde rol aldılar. Çok geçmeden Papazların ektigi kin tohumlarıyla, çeteler bölge halkını katletmeye başladılar. Çete kurmakta zorlanmayan Sırplar Osmanlıya karşı savaşmaya ve ya?maya başladılar. Osmanlı bunlara çeteçi anlamına gelen Çetnik kelimesini kullanarak bir nevi isim babası oldu. Şu anda’da Sırp ordusunda miliskuvveti olarak görev yapan Çetnikler bu dönemde filizlenerek büyümüşlerdi.

KIM BU ÇETNIKLER ?

Çetnik kelimesi Türkçe çete, çeteci kelimesindendir. Osmanlılara, başkaldıran Sırp eşkiyalara bu isim Osmanlı tarafından verildigi arşiv kayıtlarında belirtiliyor. Son BOsna ve Kosova katliamlarında baş rolu oynayan Çetnikler, kendi geleneklerini Osmanlı hükümdarlıgı sırasındaki ayaklanmalara kadar götürürler. Fakat etkinlikleri önceki yüzyılın sonu ve bu yüzyılın başında artış göştermiştir. Çetnikler Özellikle Balkan savaşında Türklerin bulundu?u bölgelere baskın yaparak büyük vahşet sergilerler. Aynı zamanda kendileri gibi benzer organizasyona sahip olan Bulgar ve Makedon çetecilere karşı da saldırılar yaptılar. Iki savas arasında Çetnik gelenegi, kurulan sayısız savaş gazileri derneklerinde yaşatıldı. Hareketin şimdiye kadar hiç bir şekilde bir politik planı ve ideolojisi olmadı. Çetnik gruplarının çogunlugu ayakta kalabilmek için eşkiyalıga başvurdular .I. Dünya Savaşı’ndan sonra Çetnikler, krallık yanlısı nasyonalist bir örgüt kurdular. II. Dünya Savası sırasında da, Çetnikler “Büyük Sırbistan” taraftarı, koyu Ortodoks monarsist ve anti-komünisttiler.Ne siyasi ne de organizasyon olarak Çetnikler kapalı bir yapıda degildiler. 2 Dünya savaşı sırasında bir çok farklı amaçlara sahip insanlarkendini Çetnik olarak tanımlıyordu. 2 Dünya savaşı sırasında Çetnikler savaşı bahane ederek birçok müslümanın kanını akıtarak ya?ma hareketlerinde bulundular.

TÜRKLERE TAHAMÜLLERI YOK

Çetnikler,Türklere karşı duydukları nefretin şiddetini her dönem müslümanlara yöneltmişlerdir. Çetnik felsefesine göre Yugoslavya müslümanları, onlara göre Türk’tüler, daha da kötüsü bu kişiler eger Slav kökenli iseler kendilerince “dönek”tiler.Bu vasıfta olan biriside Çetniklerin gözünde öldürülmesi gereken bir insan olarak belirir. Bosna’nın Foça şehrindeki Çetnik vahsetini bu insanların nasıl bir vahşet sergiledi?ini gösterir. Çetnikler, öldürdükleri müslümanları tek tek Drina üzerindeki eski köprüden nehre atmalarını, Bosna vahşetinin en önemli sahnelerinden biridir. Çetnikler Kosova ve Bosna’da yaptıkları katliamlar yen bir olay de?ildir. 1941’li yıllarda Onbinlerce müslüman Bosnak kadın, çocuk, yaşlı ve genç, Çetnik sürüleri tarafından katledilirler. 1941 yılında Çetnik vahşetini yaşayan insanların çocukları bu gün de “Etnik Temizlik” ve ona ait olan vahşetin (mesela toplu tecavüzler) hüküm sürdügü yerlerdi.

KOSOVA, SIRP BILINÇALTINDA YAŞIYOR

Ortaçag başlarında Sırp Krallıgı’nın merkezini Kosova oluşturmaktaydı. Priştine, Prizren ve Vaçitin şehirleri geçici de olsa bu imparatorluga başkentlik yaptılar. Peç (Ipek) şehri ise Sırp Patrigi’nin eskiden bulundugu yerdi ve bölgede Ortaçagdan kalma Sırp manastırları vardır.Kosova’yı Sırplar için bir ulusal sembol haline getiren olay, 28 Haziran 1389’daki Kosova Meydan Savaşı’dır. Bu tarihte Sırplar, Kosova’da Osmanlı Ordusu karşısında asla unutmayacakları bir bozgunu yaşadılar.1389 yılında, Kutsal Vidovdan Günü’nde Kosova’da aldıkları yenilgiyle Sırp feodal devleti yıkılmış ve Osmanlı’ya, Balkanda 500 yıl sürecek hakimiyetin kapısı açılmıştı. Kosova yenilgisi, eger bir Sırp mitolojisinden(!) bahsedilecekse, bu mitolojinin ana temasıdır. Sırp folklor ve halk hikayelerinde bu yenilgi abartılı bir anlatımla yeretmiştir.Kosova bozgunu, yeni Sırp ulusunun kollektif bilincine adeta kazanmıştır. Dünyada bir yenilgiyi kutlayan tek halk herhalde Sırplardır. 17 Aralık 1992 yılında Belgrat’taki Taş meydanında Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç şu tarihi konuşmayı yapar. Bir gazeteci tarafından teybe kaydedilerek Almanyada yayınlanan konuşma metni Sırpların nasıl bir kompleksle karşı karşıya oldu?unun en büyük isbatıdır.

MILOSEVIÇ GERÇEK NIYETI

Işte konuşma metni: Büyük Sırbistan ve Sırp imparatorlugunun kurulmasına kısadan da kısa bir zaman kaldı. Tam 1389 Kosova Meydan Muharebesinden bu yana büyük Sırbistan kurulamadı. O gün artık gelmiştir. Dünya basınına sizler bakmayınız. Batılılar üzerimize toparlanıp gelemezler. Aldıkları kararlar ve uyguladıkları ambargo dünya kamuoyunu oyalamak içindir. Aslında onlar da gizlice bizi destekliyorlar. ABD, AT ve Güvenlik konseyi Balkan savaşı çıkmasından korkar. O halde biz,Büyük Sırbistan ’ın dogması için en kısa yoldan, hareketimizi sürdürmeliyiz. Tek çare Büyük Sırbistan’ın dogmasını bügune kadar önleyenlerin tasfiye edilmeleri ve bu suçluların faturasını kanları,malları, mabetleri ve ırzları ile ödemeleridir. Faturayı biz ödeyecek de?iliz. Yugoslavya’nın tarihi birli?ine ve Büyük Sırbistan’ın kurulmasına varlıkları ile engel olan Bazı Hırvatlar, Müslümanlar, Kosova ve Makedonya’daki Arnavut ve Türkler bu faturayı ödeyeceklerdir. Bu büyük ideal peşinde koşulurken en büyük zaaf ,acıma hissine kapılmaktır. Büyük Sırbistan’ın varlı?ına tahammül gösteremeyenlere, biz de hoşgörü ile bakmayız. Bu bir urtuluş savaşıdır. ve buna engel olanlar da cinsi ve yaşı ne olursa olsun etnik temizli?e tabi tutulacaktır. Engel olanları , kökleri ile sökmek birinci vazifemizdir. Ya geçmişe ba?lılık hayallerini bırakıp , Sırp ve Ortodoks olurlar ya da yok edilirler. Hiç merak etmeyiniz. Batı kendini toplayıp göstermelik hareket edinceye kadar biz bu temizli?i , Sırp olmayanlara imhayı , ABD ve AT gizli destegi deste?ini bitirece?iz. Bu tarihi fırsatı kaçırırsak 500 sene daha parçalanmış olarak yaşarız. Bu engellerin , her türlü silahla, topla kişisel gayretlerle kaldırılma faaliyeti sürecektir. Acımak yok ! Büyük Sırbistan ’a mani olan kim olursa olsun faturasını en agır biçimde ödeyecektir. Bana gülmeyen başkan diyorlar. Son müslüman engelde ortadan kalktıktan sonra ben de gülece?im.”

Sırplar bu yenilgiden abartılı anlamlar çıkarmaktadırlar. Ancak çogu tarihçinin de belirttigi gibi Sırplar, Osmanlı ordusuna karşı birlik içinde savaşmamışlardır. Aralarında hainler vardır; ihtimal ki bu hainler savaş sırasında Osmanlıya yardım etmişlerdir. Kosova’nın otantik halkı Arnavutlar, Osmanlıya karşı Kosova toprakları için savaşmışlardı. Osmanlının Kosova’da yenilgiye ugrattıgı orduda Arnavutların yanısıra, Bosnaklar, Hırvatlar ve Bulgarlar da mevcuttu. Kaldı ki ordunun çogunlugu bile Sırplardan oluşmamıştı. Sırpların, Kosova’da sadece kendilerinin savaştıklarını iddia etmeleri bu durumda gülünç kalmaktadır. Üstelik Kosova yenilgisi etrafında bir mitoloji oluşturmaları ise, Sırp zihniyetini anlamak bakımından önemli bir ipucudur.

LAZAR ADINDA BIR HAIN

Sırp milli kahramanı Çar Lazar bir haindir. Övgüler zaten Çar Lazar’a degil, Milos Obiliç’e yapilir. Obiliç, on Sirp beyiyle Sultan I. Murad’in çadirina gitmis ve Sultanin ayaklarini öperken, hançerini Sultan’in vücuduna saplamistir. Sirplar iste bu hadiseden milli bayramlarini türetmislerdir. Kuskusuz Sirp nasyonalizmi de, her nasyonalizm gibi tarihini kendine göre yazmistir. Fakat baska hiç bir ulusun nasyonalist savlari, bu kadar zayif ve çarpitilmis tarihsel hadiseler üzerine kurulu degildir. Ne yazik ki bu çarpitilmis anlatimlar, sadece Sirp milliyetçisi çevrelerin iddialari olmakla kalmamis, Sirp halkinin çogunlugu tarafindan paylasilan çarpik bir bilinçalti haline gelmistir. Kaybedilen Kosova Savasi, Sirp mitolojisinde, tanrisal imparatorluga ulasmak için yeryüzünde kendi arzulari ile seçtikleri yenilgi seklinde anlatilmaktadir. Mitolojiye göre Sirp halki, bu yenilgiden sonra tanri tarafindan seçilmis halk mertebesine yükselmistir. Tanrisal bir halk Sirpça (Nebeski Narod) olarak seçilmis bulunma hissi Sirplari diger Halklardan ayirmistir!. Bugün bile bu inanis kesin bir kanaatle Kosova Meydan Savasi ile temellendirilir. Yine mitolojiye göre, Çar Lazar, savasin kesin sonucuna ulasmasindan önce dünyevi ya da uhrevi imparatorluk arasinda bir seçim yapmak zorundaydi. Seçimini elbette ki, uhrevi imparatorluktan yana yapar. Iste bu yüzden Sirplar, Osmanliya karsi yenilgilerine ragmen seçilmis tanrisal halk olmaya hak kazanmislardir. Ivo Andriç, Kosova Sirp halkinin kaderidir (Kosova je polom srbskog naroda) diye yazmisti. Sirplarin geçmise dönük algilamalarinin beslendigi diger bir hikaye de, Kutsal Sava kültüdür. Kral ailesinin bir mensubu olan Sava (1169-1235), bagimsiz Sirp Ortodoks Kilisesi’ni kuran kisidir. 1219 yilinda Fener Patrikhanesi’nden bagimsizligini ilan eden Sava, ayni zamanda yeni kilisenin de ilk baspiskoposu olur. Bu Sirp ulusal kilisesinin olusmasina dogru atilan ilk ve en önemli adimdi. Sava, Kuzey Yunanistan’daki meshur Athos daginda kesis hayati yasar ve Isa’nin dirilmis ruhu Vita ile kendini egiterek ilk Sirp bilgesi ve yazari olur. Tanri tarafindan seçilmis halk olma efsanesi ile Sava etrafinda olusturulan efsane birbirini bütünler. Sava efsanesi, bugünkü Sirp entellektüellerinin ve halkinin belleginde yerini korumaktadir: “Sava halkimizin ulu ögreticisi ve egiticisidir”. Aslinda Sava efsanesi, Sirp milliyetçiliginin dogdugu ve gelistigi yerin Sirp Ortodoks Kilisesi oldugunu açiklikla anlatmaktadir. Kilise, bugün Sirp toplumunun yol göstericisidir. Sirplarin hem siyasal, hem toplumsal hayatinda kilisenin vazgeçilmez ve merkezi bir rolü vardir. Temel siyasal ve toplumsal hedefler kilise tarafindan saptanmaktadir. 500 yillik Osmanli egemenligi, Sirplarda baska bir efsaneye daha kaynaklik etti: Sirp halki, mazlum bir halktir. Sirplar her zaman aci çekmis ve haklari ellerinden alinmistir. Bütün dünya Sirplara düsmandir ve onlarin kötülügü için çalisir. Hayatta kalabilmek için durmadan savasmak zorundadirlar. Çünkü bir toplum olarak Sirplarin “yasamlarini” ortadan kaldirmanin firsatini kollayan tarihsel ve ebedi düsmanlari vardir. Sayet bir Sirp birisini öldürmüsse, bu “kendini savunma”nin bir sonucudur. Bu sekildeki korkunç bir kanaat ve dört bir yandan düsmanlarca kusatilmislik hissi Sirplarin günlük hayatinin ayrilmaz bir parçasidir.Buna verilebilecek en iyi misal “Avusturya Yugoslav Demokratlar Cemaati” nin dernek bülteninde su yazilanlardir: “Batil inançlara sahip misiniz? ABD Baskani Bush Yeni Yugoslavya’ya karsi ambargoyu ilk imzalayandi ve baskanlik seçimlerini kaybetti. Avusturya Disisleri Bakani Mock, davranislari ile Yugoslav halklarini savas için kiskirtti; kolunu kirdi ve simdi agir hasta! Fransa’da eski basbakan, Sirplar aleyhine yürütülen yanlis propagandaya karsi hiç bir sey yapmadi; intihar etti! Adriyatik’ten Çin’e kadar bir Türk Imparatorlugu hayal eden ve Balkan’daki çatismalari körükleyen T.C. Devlet Baskani Özal aniden öldü! Bulgaristan Devlet Baskani Jelev, ABD’nin Bosna-Hersek’te Sirplara askeri müdahalede bulunmasini istedi; bu açiklamasindan hemen sonra kizi intihar etti.” Yugoslavya dagilma sürecine girdiginde Sirplar yine ayni magdur halk rolünü oynamaya basladilar. Federatif Yugoslav Sosyalist Cumhuriyeti’nde tartisilmaz bir etkinlik sahibi olmalarina ragmen, Tito’nun ölümünden sonra “Sirbistan’in kasti olarak geri birakildigi” temasini çok yönlü dillendirdiler. Tito’yu, Hirvatlari kayirmak ve Sirplarin gücünü sistematik olarak yoketmeye çalismakla suçladilar. Halbuki Tito basindan itibaren anlamsiz savaslarda yok olmus halkin yaralarini sarip bu sayede çok uluslu devlette esit agirliga ulasmak istemisti.Bu kendini savunmanin ebedi kurbani olma paranoyasi sayesindedir ki, Bosnaklara, Arnavutlara ve Sancak müslümanlarina karsi yürütülen zulüm ve katliamlara mesruiyeti bizzat üst düzey Sirp yöneticileri sagladilar. Tito devrinde bile komünist olmayanlara karsi yürütülen acimasiz operasyonlarin masalari da Sirplardi. Komünist olmayan Arnavut, Sancakli, Bosnak ve Hirvatlar, Alman ve Italyanlarin isbirlikçisi olarak damgalanip, “kanundisi” kisiler ilan edilerek takibe ugradilar ve bu insanlara karsi yapilan her türlü zulüm mesru kabul edildi. Evet, “Kosova Sirp halkinin alinyazisidir”, çünkü orada yasadiklari “milli rezalet”ten, “milli bayram”larini türetmislerdir. 28 Haziranda, -Vidovdan gününde- Sirp Ortodoks Kilisesi’nde savas elbisesi giyinmis gençler dua ederken, kadinlar karsilikli birbirlerini ziyaret ederek bassagligi dilerler.Bu yenilgiyi tattiklari gün -Vidovdan günü- Yugoslav tarihinde de sembolik bir rol oynamistir. – 1914’te Vidovdan gününde Avusturya-Macaristan veliahti Franz Ferdinand Saraybosna’da bir suikaste ugrar. Bu tarih I. Dünya Savasi’nin baslama tarihi olur. -1921’de Vidovdan gününde, yeni kurulan I. Yugoslavya Anayasasi kabul edilerek yürürlüge konulur. -1948’de Vidovdan gününde Tito Yugoslavyasi ile Stalin’in Sovyetler Birligi arasinda kopus yasanir. -28 Haziran 1989’da, Kosova Meydan Savasi’nin yildönümünde, Kosova’da savasin oldugu yerde 1 milyon Sirpa konusan Miloseviç, Büyük Sirbistan programini ne pahasina olursa olsun gerçeklestirecegini söyler. -1991’de Vidovdan gününde JNA (Yugoslav Halk Ordusu) Slovenya’ya saldirir. -1992’de Vidovdan gününde Fransa Devlet Baskani sosyalist Mitterand Saraybosna’ya gider. Sirplarin kusatmasi altinda bulunan havaalaninda Sirp kuvvetleri komutani ile görüserek, havaalanindan çekilmelerine ikna eder. Sirplar havaalanini bosaltir ve Bati’nin o çok önem verdigi insancil yardim uçuslarina baslanir. Böylelikle olasi bir uluslararasi müdahale uzun süre önlenmis olur.Kosova bugün bir mit olarak Sirp kimliginin kaynagini olusturmaya devam ediyor.

YENILGIYI HAZMEDEMEDILER

Sirp Imparatorlugu 600 sene önce Osmanli karsisinda aldigi bu tarihi yenilgiyi bir türlü hazmedemeyerek her sirpin bunu unutmamasini ögretmeye basladilar. Sirplar aldiklari bu yenilgiyi asirlar geçse de unutmayacaklarini gösterdiler. Kosova Ovasina bakan bir tepeye diktikleri bir anita yazdiklari kral Lazar’a ait su satirlarda da görüldügü gibi devamli kinle dolacaklardi. Lazar söyle demekteydi: “Her kim ki Sirp ve Sirp kökenlidir/ve Kosova Ovasinda savasmaya gelmez/Onun ne erkek, ne disi zürriyeti olmasin/Onun hasadi olmasin.” Aslinda bir komünist olan irkçi Slobodan Miloseviç,’de Kosova maglubiyetinin 600. yilinda bu anitin önünde, “Kosova’siz Yugoslavya olmaz. Kosova’siz Yugoslavya dagilir. Yugoslavya ve Sirbistan Kosova’dan vazgeçemez” diye halka seslenmis ve Kosova’ya anayasal özgürlük vermekten vazgeçmis ve soykirim yapilmasi için ilk isaretini vermisti. Eli kanli Miloseviç’in gerçeklestirdigi bu söylem sonrasi kendisine çok pahaliya mal olacak, Hirvatistan, Slovenya ve Bosna Yugoslavya’dan ayrilarak bagimsizliklarini ilân edeceklerdi. Bosna ise 200 bin sehit ve 2 milyon kisiyi göç ettirdikten sonra ancak buna kavusabilecekti.Sirplarin bu noktaya gelisleri süphesiz bir anda olmadi. Yüzyil boyunca temelleri atildi ve planlari çizildi. 1937’de ünlü Sirp akademisyeni Prof. Dr. Vaso Cubriloviç, günün hükümetine Arnavutlarin sürülmesiyle ilgili bir rapor sunmustu. Raporda özetle Sirplarin Kosova’dan kuzeye sürülüp 93 Harbine kadar bir varlik gösteremedikleri belirtiliyor, Arnavutlarin Kosova ve Makedonya’dan nasil çikarilip Arnavutluk’a ve Türkiye’ye sürülecekleri anlatiliyordu. Miloseviç’e akil babaligi yapan bu profesör irkçi eski bir komünistti.

Ekonomik Sıkıntıyla Gelen Parçalanma

Parçalanma süreci 1989’un Mart ayinda Sirbistan’in Sloven mallarini boykot etmesiyle hizlandi. Sirbistan yönetimi, Sloven mallarina boykot karari almasina, Slovenya’nin Kosova Arnavutlarina destek verdigi iddiasini gerekçe gösterdi.

Sirbistan yönetimi yeni parasal kaynaklar bulmanin kolay bir yolunu bulmustu: Iç borçlanma; harcamalarini finanse etmek için Sirbistan, federal bütçeden kaynak kullandi, hatta Sirbistan vatandaslari genis bir propaganda kampanyasiyla devlete borç vermeye çagrildi. Sirplarin bütün Yugoslavya’nin parasal kaynaklarini borçlanma yoluyla ele geçirme ve ekonomik sikintilarini bu yoldan azaltma çabalari, diger cumhuriyetlerde büyük bir rahatsizlik dogurdu, ancak bu uygulamaya en sert tepkiyi Slovenya gösterdi.

Sirbistan ve Slovenya iliskileri, Slovenya’da yasayan Sirplarin yaptigi bir gösterinin özel polis birlikleri kullanilarak dagitilmasi sonucunda iyice gerginlesti. Sirbistan yönetiminin bu hadiseye misilleme olarak Slovenya mallarina uyguladigi boykotu resmi bir karar alarak yeniden deklare ettiginde, Slovenya yönetimi de, federal bütçeye yaptigi ödemeleri durdurdugunu ilan etti. Hemen ardindan, 2 Haziran 1990’da Slovenya, dis ekonomik iliskiler ve hukuk islerinde bundan böyle federal devletten bagimsiz hareket edecegini açikladi.

Bundan sonra Sirbistan ile Slovenya ve Hirvatistan arasindaki gerilim, ekonomik bir savasa dönüstü. Sirbistan bu defa ticaret savasinin içine Hirvatistan’i da katti. Kasim 1990’da Slovenya mallari ile birlikte Hirvatistan’dan gelecek mallara da, %50 ceza vergisi koydu. Bir ay gecikmeyle Hirvatistan yönetimi de Sirp mallarini boykot karari aldi.

Bu ticaret savasinin ortasinda, cumhuriyetler pes pese federal devletin alacagi ekonomik kararlari tanimayacaklarini ve kendi aralarindaki iktisadi alis verisi kestiklerini dünyaya duyurdular. Hadise beklendigi gibi siyasi alana da siçrayacak ve her bir cumhuriyet siyasi bagimsizligini da ilan ederek, diger devletler tarafindan diplomatik olarak taninmak için gayret göstereceklerdir. Böylece Yugoslavya tarihe karisacaktir.

Patlak Veren Skandal

Savasin baslamasi ile Miloseviç ve Tudjman karanlik bir ekonomik politika izlemeye basladilar. Kayitlara geçmeyecek olan mallarin girisine -yüksek fiyatla da olsa- izin verdiler. Devlet tarafindan izinli -ve destekli- kaçakçilik agi kurularak mükemmel islemesi saglandi. Miloseviç bu karanlik ekonomiyi Belgrad’da bulunan iki özel banka araciligi ile mükemmellestirdi: Defiment ve Jugoskandik. 90’li yillarin basinda yasalara aykiri olarak kurulan bu bankalar Miloseviç için ülkede sükunetin garantisiydiler. Bu bankalar araciligi ile özel tasarruflardan savas harcamalarini karsilamak imkani dogmustu, aksi takdirde bu para kolay bulunamayacakti.

Hükümeti istifaya kadar götüren bankacilik skandali, bankalarin yüksek faizle mevduat toplama yarisina girmesiyle basladi. Skandala ismi karisan her iki banka da inanilmasi güç yükseklikte faizler vererek mevduat topladilar. Jezdimir Vasilyeviç’in sahibi oldugu Jugoskandik adli banka tek basina, miktarlari 1.000-5.000 Mark arasinda degisen ve hepsi de yüksek faizle bankaya parasini yatirmis 500.000 mudiye sahipti. Vasilyeviç’in bankacilik yaninda önemli bir isi daha olacakti: Birlesmis Milletler ambargosu altinda yeterli parasal kaynaklari temin edemeyen politikacilara ihtiyaç duyduklari parayi temin etmek. Siyaset ve para iliskilerinin içiçe geçtigi bu iliskide, üst düzey devlet yetkilileri korkunç boyutlarda rüsvet ve yolsuzluk batagina batmislardi. Sadece Jugoskandik Bank’in iki yil gibi kisa bir zaman zarfinda 107 milyon DM’i rüsvet olarak politikacilara dagittigi ortaya çikmistir. 37

Yugoslavya tarihinin bu en büyük yolsuzluk hadisesinin basrollerdeki ismi Vasilyeviç’in, Sirplari Bosna-Hersek’e karsi savasa kiskirttigina dair de sayisiz belgeler mevcuttur. Savas ekonomisi herseyden önce Vasilyeviç’in isine yarayacakti. Sirp politikacilar bu karanlik iliskilere öylesine gönüllü biçimde daldilar ki, aldiklari rüsvet karsiliginda Güney Adriyatik’in önemli turizm merkezlerinden Sveti Stevan adasini Vasilyeviç’e hediye ettiler.

1993 Marti basinda, Sirbistan’in siyasi eliti ile bazi bankalar arasinda kurulan çikar ittifaki, Sirbistan siyasetçileri vermeden almak tavrina girince, kara para iliskisindeki denge bozuldu. Vasilyeviç çareyi agzina kadar para doldurdugu çantalariyla bir gece yarisi ülke disina kaçmakta buldu. Sürekli fon toplama durumunda kalan banka için de, faiz oranlarini artirmak ve bu yolla yeni fonlar toplamaya çalismaktan baska yol kalmamisti. Rüsvet ve kredilerle dagittigi fonlarini geri toplamayi beceremeyen banka da krize girdi ve batti.

Özellikle iki banka kanaliyla yürütülen kara para iliskilerinin merkezinde yer alan isim Miloseviç, bir hamle ile kendini yine aklamayi becererek skandalda ismi geçen kimseleri tutuklatti ve baslattigi temizlik hareketinde çok sayida bakan ve isletme müdürü görevlerinden azledildi, ancak çogu küçük cezalara çarptirildi. Miloseviç’in skandal hakkinda yaptigi açiklama da ilginçti: Savas vurgunculari ve mafya babalari ülkeyi yönetemezler. Tam zamaninda yaptigi bu girisimle, hem kendini aklamis ve hem de halkin, savas vurguncusu üst yönetici kesimin kazandigi yüksek meblagli paralari görmelerini engellemisti. Böylece yasadiklari yüksek oranli enflasyon ve kitlik sonucu halkta gelisen, savas zengini siyasetçilerin savasin bitmesini istemedikleri duygusunu hafifletmeyi basardi.

MEMORANDUM: MILOSEVIÇ HAYALI BÜYÜK SIRBISTAN

Sirp Bilimler ve Sanat Akademisi 1986 yili Eylül ayinda bir memorandum yayinlandi. Sirp nasyonalizminin programi mahiyetini tasiyan bu memorandum, Zagreb, Saraybosna, Ljubljana ve Üsküp’te derin bir endiseyle karsilandi. Tam basligi ” Sirp Bilimler ve Sanat Akademisi (SUNA), Akademisyenler Grubu’nun A. Isakoviç Yönetiminde Ülkemizin Aktüel ve Toplumsal Sorunlari Üzerine Düsünceleri” olan bu memorandumdan önemli bölümleri Belgrad’da çikan Veçerniye Navosti gazetesi 24-25 Eylül tarihlerinde yayinladi. Tamami yetmisdört sayfa tutan Memorandum, Akademi baskanligi tarafindan onaylanmis bir çalisma olarak degil, bir taslak olarak sunuldu. Daha sonra 1989 yili baslarinda, Hirvatistan Komünist Partisi Merkez Komitesi yayin organi olan “Konularimiz” adli dergi bu memorandumun tamamini yayinladi.Memorandum bir anlamda Yugoslavya’nin bir parçasi olan Sirp Cumhuriyeti’ndeki politik elitler arasinda yasanan acimasiz iktidar kavgasinin kamuoyuna yansimasiydi. Miloseviç’in Belgrad’daki iktidar mücadelesinden basariyla çikmasinda, bu memorandumda savunulan görüslerin onun tarafindan benimsenilip kullanilmasinin önemi büyüktür. Eskinin sosyalisti Miloseviç, Sirp nasyonalizminin çerçevesini çizen ve bu yolda varilmasi gereken hedefleri belirleyen memorandumun militan bir savunucusu oluverdi. Aslinda memorandumda yeralan degerlendirmeler ve belirlenen hedeflere Miloseviç yönetiminin programi ve eylem kilavuzu olarak bakilabilir. Çünkü Miloseviç burada çizilen hedeflerden hiç sasmamistir: Büyük Sirbistan’a ulasmak nihai hedeftir ve bu hedefe varma yolunda hersey mesrudur.

Miloseviç, memorandumda belirlenen Büyük Sirbistan nihai hedefini elde etmek için 1986 yilindan itibaren taktik çikislar yapmaya basladi. Bu tarihten sonra Miloseviç’in konusmalarinin ana temasi, Sirp halkinin karsi karsiya bulundugu tarihsel tehditler ve tehditleri bertaraf ederek bütün Sirp halkini tek siyasal çati altinda toplamakti: Yani ne olursa olsun Büyük Sirbistan’i kurmak.Memorandumda yeralan önemli konular sunlardir: * Onyillardan beri Yugoslavya Federasyonu içerisinde Sirbistan’in milli kimligini ifade edebilmesi engellenmistir. Tito tarafindan çizilen sinirlarla Sirp halkinin çogunlugu Sirbistan disinda yasamak zorunda birakilmistir. * Voyvodina ve Kosova’ya otonomi hakkinin taninmasiyla Sirbistan’in siyasal birligi ve bütünlügü zayiflatilmistir. * Kosova’da Arnavutlar Sirplara karsi sistemli bir sekilde soykirim uygulamaktadirlar. * Slovenya ve Hirvatistan, Sirbistan ekonomisini sistematik olarak zarara ugratmaktadirlar.Memoranduma göre Sirbistan’in mesru ulusal çikarlarini yeniden garanti altina almak ve devlet bütünlügünü yeniden tesis etmek için anayasada degisiklik yapmak zorunluydu. Her ne kadar Sirp yönetici ve akademisyenlerini öfkelendirmis ise de, konfederal bir hüviyet tasiyan 1974 anayasasina dayanan uygulamalar, Yugoslavya’da bütünlesik bir siyasal düzen kurulmasindan ziyade, çogunluktaki etnik grup olan Sirplarin, diger topluluklari baski altina almasiyla sonuçlanmistir. Bölünmelerin yaratildigi bölgelerin nüfusunun özellikle müslümanlardan tesekkül ettigi dikkate alinirsa, anayasanin konfederal içeriginin, tesadüf degil bilinçli bir tutumun sonucu oldugu görülür. Çünkü Eski Yugoslavya’nin siyasi elitlerinin iç iktidar kavgalari neticesinde tanidiklari bazi anayasal haklara (mesela Kosova’ya otonomi verilmesi) ragmen, özellikle müslüman topluluklar üzerinde baski ve siddet hiç bir zaman eksik olmamistir.

Memorandumun diger tezi daha sonra yeni Yugoslavya’nin devlet baskani olan Dobrica Cosiç’in sözünde ifadesini bulur: “Sirbistan savasta ne kazandiysa, onu baris zamaninda kaybetti”.

Tarihsel magdurlar rolünü oynayan Sirplar, bu kanaatlerine haklilik kazandirmak için Eski Yugoslavya’da Sirp halkinin sömürüldügü ve kasdi olarak geri biraktirildigi iddiasini sik sik tekrarladilar. Daha II. Dünya Savasi sirasinda bile Sirplardan öç alinmaya çalisildigi, Yugoslavya kurulduktan sonra da, ayni tavrin Komintern ve Yugoslav Komünist Partisi’nin degismez tutumu oldugu ve Stalin’in direktifleri dogrultusunda Enternasyonal’in Sirbistan’in ulusal çikarlarini sabote etmeye ugrastigi anlatildi. Tito devrinde söyleyemediklerini o öldükten sonra degisik düzeylerde her firsatta dillendirmeye basladilar. Sirp halkina geçmiste uygulandigini söyledikleri bu politikalarla, Sirp halkinin diger topluluklara devamli baski yaptigi ve böylelikle Sirplara tarihi bir suç yüklenerek Sirp halkinin zalim gardiyan rolünü yürüttügü iddiasina karsi, kendi hakliliklarini ispatlamaya girismislerdi. Sirbistan’in, nasyonalizmi yeni ideolojileri olarak benimseyen eski komünist kadrolari, bu defa Sirp halkinin üzerindeki bu suçluluk damgasini kaldirmayi öncelikli hedefleri olarak tanimlamislardi. Ancak Sirp halki üzerindeki suçluluk durumuna son vermek isterken seçtikleri yol yine suç islemekti. Bosna’da gerçeklestirdikleri etnik temizlik, Kosova ve Sancak’ta yürüttükleri sindirme ve imha politikasiyla tarih onlar hakkindaki hükmünü verecektir.

Kendilerine karsi varoldugunu iddia ettikleri düsman politikalarin sorumlusu olarak, Tito ile Kardelj’i görüyorlardi. Tito ve Kardelj’in elele vererek devlete Katolik-Sloven bir kligi egemen kildigini öne sürmekteydiler. Sirplara göre, Sirp düsmani diger bir ittifak ise, Slovenler ile Hirvatlar arasinda kurulmustu. Bu koalisyonun amaci, “zayif bir Sirbistan, güçlü bir Yugoslavya” yaratmakti. Sirbistan’i zayiflatmak için kurulan bu ikili koalisyona sessiz kalmakla Sirbistan KB’si de suç islemisti.

Memorandum, 1986 yilinda yeni bir Sirp-nasyonalist programi olarak kamuoyuna bu argümanlarla açiklandi. Memorandumun diger kisimlarina gözatalim:

Yürütülen toplumsal ve ekonomik politikalar sert sekilde elestirilmektedir. Basarisiz ekonomik politikalar nedeniyle Yugoslav halkinin yurtdisina isçi olarak gitmek zorunda kaldigi ve ülke içinde de yaygin bir issizlige yolaçildigindan bahsedilmektedir. Ekonomi politikalari halkin çikarlarini korumak yerine politik iktidari elinde tutan bir avuç kimseyi zenginlestirmekle sonuçlanmistir.

Memorandumda 1974 anayasasi da elestirilmekteydi; Kosova ve Voyvodina’ya otonomi veren 1974 anayasasi tam anlamiyla elestiri bombardimanina tutulmaktaydi. Sirbistan’i zayif düsürmekle suçlanan merkezi idare çeliskili bir biçimde bu defa yeterince merkezi olmamakla suçlanir ve otonomi hakkinin taninmasiyla merkezi yönetimin ortadan kalktigi iddia edilir. Hatta bastan sona nasyonalist bir düsüncenin ürünü olan bu metinde, gerektiginde sosyalist jargon kullanilmaktan çekinilmez. Kosova ve Voyvodina’nin otonomi kazanmasi, milli bilincin, sinif bilincine üstün gelmesi noktasindan elestirilir. Memorandum kaypak ifadeleriyle, sadece nasyonalist degil ayni zamanda pragmatist bir tutumu da yansitmaktadir.

Memorandumda Yugoslav sisteminin elestirisi de yapilmaktaydi: Yugoslavya’nin politik sistemi yeterince fonksiyonel olmamak ve çarpiklikla suçlanmaktaydi. Akademinin tesbit ettigi en büyük çarpiklik ise, diger cumhuriyetlerde yasayan Sirplarin kendi devletlerine sahip olma haklarindan yoksun birakilmalariydi. Halklarin esitliginden bahsedilirken, Sirp halki ihmal edilmisti. Diger cumhuriyetlerde yasayan Sirplara azinlik haklarinin bile verilmedigi de ayrica belirtilmektedir.

Tito’nun Sirbistan’a yönelik politikasinin temelinde Sirp halkina duydugu acima hissi yatmaktaydi; onun Sirplarla ilgili belirledigi politikasi, kendi ifadesiyle, anlamsiz savaslarda yok olmus halkin yaralarini sarip, böylelikle çok uluslu devlette esit agirliga ulasmakti. Sirp olan Aleksandr Rankoviç’i 1966 yilina kadar Yugoslav Gizli Servisi’nin basinda tutmasi ve Rankoviç’in Kosova Arnavutlarini zalimce bastirmasina karsi Tito’nun ses çikarmamasi onun bu tavrina baglanmaktadir.

Sloven Kardelj ve Hirvat Bakariç önemli kararlarin alinmasinda yalniz degillerdi. Tito, bütün önemli kararlarinda bu iki isim yaninda Rankoviç’i de yanina almisti, onun için bu isimler, Yugoslavya’nin üç ana cumhuriyetini temsil etmekteydiler. Bu sayede Tito, önemli kararlarin alinmasinda bu üç cumhuriyete karsi adil davrandigini düsünmekteydi. Fakat Rankoviç’e ayni zamanda son derece stratejik bir mevki olan Yugoslav Gizli Servisi’nin baskanligini vermesi, Tito’nun Rankoviç’i daha fazla önemsedigini göstermektedir. Yeni Yugoslavya’nin bir dönem devlet baskanligini yapan Dobrica Cosiç de günlügünde Rankoviç’in Tito’nun yanindaki güçlü konumunu belirtmektedir: Yakin çalisma arkadaslari arasinda Rankoviç, Tito’ya en yakin olaniydi.38

Kaldi ki Sirplarin Karadaglilar ile birlikte Yugoslav polisi, diplomasisi, gizli servisi ve ordusunda üst düzey görevleri ellerinde tuttuklari öteden beri bilinen bir gerçekti. Ordudaki Sirp subaylarin orani %80’e ulasirken, Yugoslavya’nin diplomatlarinin %75’i de Sirp’ti. Parçalanma sürecinde Yugoslav ordusunun nasil hemen Sirplarin eline geçtigi de, yine herkesin malumudur.

Yugoslav Ordusu’ndaki Subaylarin Etnik Köken Dagilimi 39 Milliyet/Gnl. nüfus % Subay % Subay sayisi Karadagli 5,2 6,2 4837 Hirvat 22,1 12,6 9903 Makedon 5,8 6,3 4952 Müslüman 8,4 2,4 1886 Sloven 8,2 2,8 2201 Sirp 39,7 60,0 47160 Arnavut 6,4 0,6 472 Macar 2,3 0,7 550 Yugoslav (1981) 1,3 6,7 5266 Diger 3,3 1,6 1258

Sirbistan’in Yugoslavya içinde bir ekonomik sömürge haline getirildigi de baska bir Sirp yalanidir. Her ne kadar 1940-50 arasi bazi stratejik sanayiler, Sovyet müdahalesi korkusuyla, diger cumhuriyetlere tasinmissa da, 60’li yillara dogru belli basli sanayiler Sirbistan’da kurulmustur. Ülkenin en büyük otomobil üreticisi “Crvena Zastava” Kragujevaç’ta (Sirbistan), en büyük elektronik firmasi “El” Nis’te ve yine en büyük demir-çelik kompleksi “MKS” Smederevo’da bulunmaktadir. Bunlarin yanisira ülkenin en büyük ilaç fabrikasi “Galenika” ve yine en büyük hidroelektrik santrali “Djerdop” da Sirbistan topraklarinda yeralir. Sirbistan, Yugoslavya’nin en çok elektrik üreten cumhuriyetiydi.

Yukarida anlatilanlar dikkate alindiginda Sirp liderlerin ne kadar çarpik bir algilama ve düsünme tarzina sahip oldugu anlasilmaktadir. Gerçekleri son noktasina kadar çarpitan ve isin garibi bu çarpitmayi kendi ulusal varoluslarinin biricik gerekçesi haline getiren Sirp liderler bu algilama bozukluklarini kendi toplumlarina empoze etmekteydiler. Etnik temizligi de politik bir araç haline getirebilen bu liderligin, bu kollektif cinneti ve ruh hastaligi, bizzat bazi Sirp entellektüelleri tarafindan da beslenmekteydi Etnik temizligin mimarlarindan Radovan Karadziç’in çocuk psikiyatristi ve sair, Çetnik lideri Vojislav Sesely’in bir sosyoloji doçenti, sözde Bosna Sirp Cumhuriyeti disisleri bakani Aleksander Buha’nin Alman dili profesörü, Karadziç’in yardimcisi (Bosna Sirp Cumhuriyeti Baskan Yardimcisi) bayan Biljena Plavsiç’in biyoloji profesörü, savastan önce B-H Baskanlik Konseyi’nin Sirp üyesi, daha sonra da Karadziç’in yardimcisi Nikola Koljeviç’in Ingiliz Edebiyati Profesörü ve Shakespeare uzmani oldugu dikkate alindiginda problemin basinin bu çarpik zihniyetli Sirp entellektüelleri oldugu açikça görülür.

Memorandum bu anlamda son derece ilginç bir belgedir. Dünya tarihinin süphesiz en igrenç katliamlarini gerçeklestirmenin suçunu üzerinde tasiyan bir liderlik, yine de kendini mazlum görmekte ve memorandumda yeralan ifadeyle Yugoslavya’da Sirplar disinda, hiçbir halkin manevi ve kültürel bütünlügünün bu kadar kasten zarara ugratilmadigini iddia edebilmektedir.

Bosna’daki vahseti anlamak için memorandum kesinlikle en önemli referans metindir. Ayni zamanda Kosova ve Sancak’ta ki Sirp zulmünün teorik dayanaklari da memorandumda gayet açik yazilmistir: Sirbistan, Balkanda lider güç, lider ülke olmalidir. Bunun disinda getirilecek her öneri ya da tutulacak her yol, Sirplarin tarihsel rollerine, kültürel ve siyasi varoluslarina aykiridir. Sirplar, eski Yugoslavya’nin tamaminin, hatta bütün Balkan’in hakimi olmalidirlar. Aksi bir durum, Sirp halkini asimile etmek ve Sirp halkinin tarihsel, kültürel ve siyasi varolusunu sabote etmektir. Yani Sirplar için her yol Büyük Sirbistan’a çikmaktadir.

Bu Büyük Sirbistan ideali 1844 yilinda Ilija Garasanin’in hazirladigi programa (-Naçertanye- 1844 sonunda Sirbistan’in milli dis politikasina dair notlar) dayandirilmaktadir. Bu programin temel düsüncesi Sirbistan’in o zamanki sinirlariyla bagli kalmamasi, aksine “komsu Sirp halklarini” kapsayacak sekilde genislemesi gerektigiydi: Garasanin, Osmanli Imparatorlugu’nun beklenen çöküsünden sonra, Avusturya Monarsisi ile Rusya arasinda bir politik serbest alanin ortaya çikacagi görüsündeydi. Ingiltere ve Fransa bu serbest alanda bir Hiristiyan devletin ortaya çikmasini destekleyerek ne Avusturya ne de Rusya’nin genislemesine imkan taniyacaklardi. Bu güçlü devlet, Garasanin’in görüsüne göre, Sirbistan’di; tabii Bosna-Hersek, Karadag, Kuzey Arnavutluk ve Hirvatistan’i da kapsayacak sekilde. Bu topraklarin Sirbistan’a dahil edilmesi uzun süreli ve sistematik bir amaç güdülerek gerçeklesebilirdi ancak. Garasanin itinali bir sekilde bu hedefe nasil ulasilacagini “Notlar”inda anlatmaktadir.

Memorandum Garasanin’in Osmanli ile Avusturya-Macaristan hakimiyetindeki Slavlari tek siyasal çati altinda toplamayi amaçladigi “Notlar”i (Naçertanye) ile büyük benzerlik tasimaktadir; Büyük Sirbistan’in sinirlari, Bosna-Hersek, Makedonya, Kosova’yi içine alir ve kuzeyden Karlobag-Ogulin-Karlovaç ve Virovitica boyunca uzanir. Karadagli bir papazin oglu olan Slobodan Miloseviç için de Garasanin Naçertanye’si, adeta ikinci Incil olmustur.40

Miloseviç’in Yükselisi

Sirbistan Komünist Partisi içinde yapilan tartismalar Sosyalist Cumhuriyet Sirbistan’da birlik ve dayanismaya baglilik slogani etrafinda cereyan etmekteydi. 1981 Kosova olaylarindan sonra bu slogan yeni bir önem ve güncellik kazanmisti. Bu slogan etrafinda tartismalarin yogunlasmasinin gerisinde nasyonalist Sirp amaçlarinin nasil gerçeklestirilecegi yatiyordu. Tartisma konusu 1974 anayasasiydi; bu anayasada her iki otonom bölge -Voyvodina ve Kosova- Yugoslav Federasyonu’nun anayasal parçalari olarak tanimlanmislardi. Sirbistan KP’nin inancina göre her iki otonom bölge de Anayasa ile kendilerine verilen egemenlik haklarindan daha fazlasini amaçlamaktaydilar. Otonom bölgelerin partileri kendi baslarina karar alabilmekteydiler. Bu durum, diger cumhuriyetlerin partileriyle ayni statüde olduklari anlamina gelmekteydi. Otonom bölgelerin, bu sekilde Sirbistan’dan bagimsiz hareket etmelerine ve Sirp Cumhuriyeti’nin -Sirp milli devletinin- daha fazla zarar görmesine artik müsamaha gösterilemezdi.

Bu iddialar 1981 Ekiminde, Kosova olaylarindan bir kaç ay sonra gerçeklesen Sirbistan Komünistler Birligi Merkez Komitesi planlama toplantisinda tartisildi. Partinin sözcüleri otonom bölgeleri sert bir dille elestirerek, daha merkezi bir yapi kurmanin zorunluluguna dair Kosova olaylarini örnek gösterdiklerinde çok sert tartismalar oldu. MK planlama toplantisi sonucunda, gerçekte hiç bir sey degismemisti, MK de 1974 anayasasina sadik kalinarak, Cumhuriyetin bütünlügüne zarar gelmemesi için çaba gösterilmesi gerektigi ve daha fazla polisiye tedbir alinmasini önerdi.

Üç yil sonra Kasim 1984’te ayni konu çevresinde yeni, baska bir MK-Planlama toplantisi yapildi. Artik bütün Yugoslavya’da oldugu gibi Sirbistan’daki politik tartisma-çatismalarin agirlik noktasi da degismisti. Ön planda politik sistemin reforme edilerek bütün Yugoslavya’da, bu çok uluslu devletler birliginin nasil korunacagi, ve YKB’nde de (Yugoslav Komünistler Birligi) dayanisma ve düzenin saglanmasi vardi. Ülkenin her yaninda, öncelikle Belgrad’da konusu Yugoslavya’nin parçalanmasi ya da birlik olan yuvarlak masa toplantilari, sempozyumlar, radyo ve TV’de açik oturumlar yapilmaktaydi. Iste bu esnada, kisa bir süre sonra politikaya atilacak olan Slobodan Miloseviç ilk kez kamuoyu karsisina çikti.

Miloseviç o zamanlar Sirbistan’dan çok Yugoslavya’dan bahsetmekte, sözkonusu olan ülkenin birligi ise, politik krizden korkulmamasi gerektiginin altini çizmekteydi. Cumhuriyetlerin egemenligi ile kendi bagimsizliklarini esit gören “güçlere” saldirmaktaydi. “Bunu farketmeyen bir yönetim halkin güvenini kaybetmistir….. Eger ayrilikçilik ve bölücülük politikasi sürdürülecek olursa, bu toplumun artik gelecegi yoktur; parçalanmak zorundadir” demekteydi.41

Merkez Komitesi Planlama toplantisinda bunlari söyleyen Miloseviç, kimi ayrilikçi ve bölücü olarak kastettigini, bunlarin hangi güçler oldugunu belirtmez. Fakat kastettiklerinin Hirvatistan ve Slovenya’daki bagimsizlik yanlisi güçler oldugu kesindir.

MILOSEVIÇ

S. Miloseviç 20 Agustos 1941’de Belgrad’in 60 km yakininda Pazerovaç’ta dogdu. Karadag’dan buraya göçen ailesini, Papaz olan babasi terk etmis ve Karadag’a geri dönmüstü. Baba Miloseviç daha sonra intihar eder, ogul Miloseviç ise KP’de kariyer yapmaya karar vermistir. 1958’de ögrenciler için büyük degeri olan, ideolojik temelli -ögrencilerin tatillerde tarla ve yol insaatlarinda çalistirildiklari- “is hareketi”ne katilir. 18 yasinda, buradan KP’ye siçrar.

Karisi Mirzana Markoviç’le okul siralarinda tanisir. Karisi -tarihin cilvesi- uzun yillar Sirplarin lider politikacilarindan olan Draza Markoviç’in yakin akrabasiydi. Mirzana’nin teyzelerinden biri de savas günlerinden Tito’nun ünlü sekreteri Davorzanka Paunoviç’ti. Miloseviç hukuk egitimini tamamladiktan sonra, hamisi olan okul arkadasi Ivan Stamboliç onu politikaya çekene kadar, 69-78 arasi “Teknogas”da çalisir. 1978’de Banka Belgrad’in müdürü olur ve Stamboliç’in himmeti ve yardimiyla politikaya atilir. 1984’te Yugoslav Komünistler Birligi’nin Belgrad sefi olur; bir müddet sonra da bütün Sirbistan’in Komünist Partisi Sefi olan Miloseviç arkadasi ve hamisi Stamboliç’i yerinden ederek ona borcunu öder! 8 Mayis 1989’da Sirbistan Cumhuriyeti Baskani ve 17 Haziran 1990’da da Komünistler Birligi’nin yerine kurulan Sirbistan Sosyalist Partisi baskanidir.

Miloseviç nasyonalist devlet sosyalizmi ile “Büyük Sirbistan” hayaline ulasmayi politik amaç edinmistir. Parolasi “nerede bir Sirbin mezari varsa, Sirbistan orasidir” deyisinden bozma “Nerede Sirplar yasiyorsa, Sirbistan orasidir” sloganidir.

Sirp Bilimler Akademisi’nin yayinladigi Memorandum, SKP içerisinde bir iktidar kavgasinin belirleyicisi olmustu. Miloseviç bu nasyonalist programdan esinlenerek söyledigi sözlerle Sirp halkinin büyük sempatisini toplamayi basardi. Sirp Halki, maruz kaldiklari ekonomik ve siyasi sikintilarin sebebini, Miloseviç’in isaret ettigi tarafta aramaya basladi: “Arnavutlar ve Macarlar, üç ayri parçaya bölünmüs Sirbistan’in, tekrar birlesmesini engellemektedirler”.

Miloseviç bir yandan taraftarlarinin zafer çigliklari arasinda, Hirvatistan ve Bosna-Hersek’teki Sirplarin kendi kaderini tayin hakkinda israr ederken, diger yandan Arnavutlarin ayni türdeki taleplerini görmezlikten gelmekteydi. 1986 yilinda ise kendisini halk kahramani yapacak çikisi göstermeyi basardi. Polis tarafindan, çalkantili bölge Kosova’ya taskinlik yapmaya gelen Sirplarin bu davranislari engellendiginde, Miloseviç’in tepkisi ilginçtir: “Bu andan itibaren hiç kimse Sirp halkina zulüm yapamayacak”. Bu söz Kosova’daki Sirp azinligin, Arnavutlara karsi harekete geçirilmesine adeta açik bir davetiye olarak anlasilmistir.

Belgrad Parti Sefi Pavloviç ve Sirbistan KP’si içindeki liberal fraksiyonun çöküsü 18 ve 19 Eylülde Sirp politikacilarin Belgrad’da yaptiklari bir oturumda gerçeklesti. 23 saat süren oturumda Pavloviç, Miloseviç tarafindan sürekli Sirp nasyonalizmine karsi uyarilar yapip, Kosova’daki kendi halkini yalniz birakmakla suçladi. Pavloviç’e karsi ikinci suçlama ise komik, bir o kadar da ilginçti: “Yoldas Tito’nun sahsina ve eserine yapilan saldirilara karsi yeteri tepkiyi göstermemisti”. Miloseviç bu kararli çikislariyla KP yönetiminde çogunlugun destegini aldi ve kendisini uzlasmasiz bir politikaci olarak, parti çizgisinden en ufak bir sapmaya bile tahammül göstermeyecek biri olarak sundu.

Yönetim, Belgrad Parti Sefi Pavloviç’in politik mahkumiyetine karar almisti. Miloseviç’in bu zaferi, onun politikada yükselmesini saglayan hamisi Sirbistan Devlet Baskani Stamboliç’in de son günlerinin yaklastiginin habercisiydi.

Miloseviç ile Stamboliç arasindaki hesaplasma MK’nin ünlü 8. oturumunda da sürdü; Miloseviç burada Stamboliç’i sivil polislerin gözetim altina almasini sagladi. Devlet baskaninin kendi arzusu disinda gözetim altinda tutulabilmesi komünist rejimde nasil bir güç paylasimi oldugunu göstermektedir. Bütün diger Dogu Avrupa ülkelerinde oldugu gibi Sirbistan’da da parti”hersey”, devlet ise hiçbir seydi. Liberal düsüncelere sahip olan Stamboliç bu sistemi kaldirmayi ve devlete parti karsisinda daha fazla haklar tanimayi ummustu. Bu yüzden devlet baskanligina geldiginde parti sefligini birakti. 8. MK toplantisinda Yugoslav tarihinde hiç olmayan bir olay gerçeklesti: Televizyon bu iktidar kavgasini naklen yayinladi. Böylece iktidar kavgasi ilk defa kamuoyu önünde cereyan etti.

Toplantinin hemen basinda Miloseviç, Stamboliç fraksiyonuna karsi saldiriya geçti: “Uzun zamandan beri, bazilari tarafindan Tito’nun eserini ve görüslerini karalayanlara müsamaha gösteriliyor”. Daha sonra konusan 91 kisinin çogunlugu Miloseviç’ten yana tavir aldi. Stamboliç hukuk ögrenimi yillarindan arkadasi olan Miloseviç’in olabilecek en kötü tarzda kendi tasfiyesini isteyebilecegine inanmak istemedi, nasil korkunç bir durumda oldugunu bir türlü kavrayamadi. Bu oturumda Sirbistan semalarinda yeni bir siyaset yildizi dogmustu:

Miloseviç bu yükselisinde nasil bir siyaset izlemistir? -Tito’ya (ve onun ideolojisine) halen bagli yüksek rütbeli subaylarin destegini saglayarak, kendisini güvenceye aldi. -Kendisinin Stamboliç’e göre daha hafif bir politik kisilik oldugu ve dolayisiyla Stamboliç’e göre daha kolay yönlendirilebilecegine dair komünist yöneticilerinde imaj yaratmayi basardi. -TV ve basinda etkili yerlere kendi adamlarini yerlestirerek, medyayi kontrolüne geçirdi. -Yakin çevresini, hiç bir hirsi olmayan, asiri itaatkar ruhlu insanlardan seçti. -Parti aygitinda bir çok kisinin hedefsizlikten tutunamadigi bir zamanda, Miloseviç yönetimde bir kalite sergileyebilmistir. -Halkin nabzini çok iyi tutan Miloseviç, Kosova olaylarindan sonra oradaki durumu kontrol altina alacagi sözünü verdi, bu halk yiginlarinin onun pesine takilmasini sagladi.

Bu zaferinden hemen sonra Miloseviç medyada parti ve devlet makamlarinda büyük bir temizlige giristi. Bu kampanyanin doruk noktasinda, Miloseviç güdümündeki basin Stamboliç’i “yetersizlik ve liyakatsizlikle” suçlayarak, istifa etmesini sagladi. Yerine ise eski General, kabadayi Peter Graçanin geçti. 65 yasindaki bu adam, Sirp semalarinda yükselen yeni yildizin bir oyuncagindan baska birsey degildi.

Yugoslavya’nin kurucusu Tito’dan sonra, Miloseviç etrafinda da hemen bir kisisel tapinma gelisecektir. Toplum içinde göründügünde halk etrafinda büyük bir cosku seli olusturur. Sahsi özelliklerinden biri olan, sonu gelmeyen monologlari ve konusmalari pek anlasilmasa da, o yiginlarin yeni putudur, her gösteride tasinan büyük portreleri ile yeni bir ümit kaynagidir. Onun ismi etrafinda kelime oyunlari yapilarak sloganlar üretilir, saygi ve sevgi ifade eden “özel bir yüceltme edebiyati” ortaya çikar, Sirpçada slobodan “özgür” anlamina gelmektedir, bu ayni zamanda Miloseviç’in ön adidir. Taraftarlari bu benzerlikten, “Slobo-Slobodo” (Slobodan bize özgürlügü getirecek) sloganini türetirler. Ayni sekilde “fasizme ölüm, halka özgürlük” (Smit fasizmu-Sloboda Narodu) ilkel slogani da (Smit fasizmu-Slobodan narodu) “Fasizme ölüm, halka Slobodan (özgürlük)” seklinde yeniden türetilir. “Slobodan, izindeyiz” narasi atan yüzbinler pesine takilir.

Miloseviç halkin nabzini tutmasini bilmis, ondaki temel egilimleri yakalamistir. Pesine takilanlara bu çok uluslu hapishanede Sirplarin acilarinin son bulacagina dair söz vermekteydi. Devamli tarihe gönderme yaparak, geçmisle gelecek arasinda kopmus olan bagi kurar. Bu bag ona vahsi bir nasyonalizm hediye etti. Nasyonalizmin temelinde ise Sirp yeniden dogusu gizli temasi bulunmaktadir. Sirplara sahip olduklari övüncü yeniden kazandirmak istedigini belirten Miloseviç, küçücük ülkesinde bir süper güç siyaseti yürüterek toprak kazanma ve etnik temizlik stratejisini bu siyasetin en önemli araci yapti. Kendisi bile iktidari elinde tutmak için yürüttügü politikanin tutarsizligini düsünemedi, tehditlerle ve bir iki el silah patlamasiyla iki seye ulasabilecegini sandi: Yugoslavya için öngördügü otoriter sosyalizm modelini gerçeklestirebilecegine ve kendisi tarafindan vahsilestirilen Sirp nasyonalizmi üzerinde kontrolü saglayabilecegine inandi.

Miloseviç, seksenli yillarin ortasinda yükselen politik kariyerini, eski komünist elitlerin yolsuzluklarini elestirmesine borçluydu. Kendisinden komünist bir dervis olarak bahsedilmesinden hoslanirdi. Miloseviç’in bu alçakgönüllülügüne ve gösteristen kaçisina, Belgrad Vraçar’daki 80 metrekarelik “gariban” evi delil gösterilmekteydi. Iktidar basamaklarini tirmandikça bu alçak gönüllülükten ebette ki eser kalmadi; ilk olarak yakin çevresindeki dostlarini lüks villalarla ödüllendirdi ve daha sonra kendi hesabina çalismaya basladi. Kisa zaman içinde 326 metrekare genisligindeki Tolstoy Caddesi 33 numaradaki villasina tasindi. Yapilan resmi açiklamada bu tasinma islemi “güvenlik” gerekçesine baglanmaktaydi. Villanin satin alinmasi hikayesi de söyleydi: 25 Temmuz 1991’de bu villayi satin almak için bir dilekçeyle basvurur. Dilekçesi bir kaç gün sonra cevaplanir. Normal uygulamaya göre siradan vatandaslar en hizli cevabi ancak iki ya da üç ayda alabilir. Miloseviç, 1 milyon dolarin üzerinde bir degere sahip bu villaya 30.000 dolara sahip olur. Bu bedel de, 38 yillik taksitlere bölünür ve enflasyondan hariç tutulur.

Öte yandan Tudjman her konuda oldugu gibi bu konuda da rakibi Miloseviç’ten geri kalacak degildi tabii ki. 1992’nin Temmuzunda Tudjman’in devletten, Zagreb’in en güzel yerinde 214.000 mark degerinde bir villa satin aldigi ortaya çikti. Ama sadece bu villaya dösenen alarmlarin maliyeti 2 milyon marki asmaktadir. Toplam 1407 metrekare alana sahip ve her türlü konforu bulunan yüzme havuzlu bu villada, Hirvat milletinin babasi nese içerisinde oturmaktadir.

Biz Miloseviç’e geri dönelim. Yükselisinin ilk yillarinda Sirp yeniden dogusuna inanan bir entellektüel elitler grubu kendisine yardimci oldu. Özellikle Sirplar tarafindan kutsal sayilan Kosova’da Arnavut nüfusun artisi, bu halka karsi geleneksel nefreti çogaltti. Bu firsati iyi degerlendiren Miloseviç Arnavutlari haklarindan yoksun etmek için siyasi, polisiye ve askeri baskiya basvurdu.

Hirvatistan ve Bosna-Hersek’teki piyonlari ile birlikte yürüttügü politikanin amaci da bir müddet sonra apaçik belli oldu: Sirplarin, mümkün oldugu kadar etnik olarak temizlenmis bir devlette birlestirilmesi. Ayni zamanda Miloseviç, Yugoslavya’nin bütünlügünün korunmasi gerektiginde de israr etmekteydi. Onun isaret ettigi Yugoslavya fiilen Sirbistan’dan baska bir sey degildi. Diger cumhuriyetlerin bu politikaya cevabi federasyondan ayrilmak olmustur. Fakat Miloseviç bu politikanin nedenlerini ve etkilerini, her seyden önce Bati’ya karsi gizlemeyi bir süre daha basaracaktir.

Bir demagog olarak Miloseviç’in halki pesinden nasil sürükleyip (1992’de) seçimleri yeniden nasil kazandigi sorusuna su cevap verilebilir: Sirbistan’da eski komünist iktidar çevreler ile, nasyonalizm arasindaki ugursuz iliskiyi, herseyden önce taktik açidan, Miloseviç iyi kullanmistir. Iktidari elinde tutmada TV ve gazetelerden sinirsiz ölçüde yararlanan Miloseviç, Sirbistan’i dünyaya kafa tutan Balkan’in süper gücü olarak sunmayi basardi.

Miloseviç olayinda Avrupa’nin yaptigi yanlis, Sirbistan’in bu güçlü adaminin Tito sonrasi Yugoslavya’da olusan iktidar boslugunu dolduracagina olan kesin inançtir.

Miloseviç’in ta basindan beri siyasi bir programa sahip olup olmadigi ya da kendi kisisel politik çikislarinin ve uygulamalarinin mecburi bir sonucu olarak mi böyle bir programin ortaya çiktigi, tartismali bir konudur. Bir çok gözlemci, onun ulasmak istedigi amaçlarin belirsiz tahayyüllerden ibaret oldugu, dolayisiyla onun için ilk planda önemli olan seyin, mutlak politik bir güce sahip olmak oldugu kanaatindedir.

Yine de Miloseviç bu amaçlarini gerçeklestirmede kendisine gerekli olan “bilimsel maskeli” gerekçeleri Sirp Bilimler Akademisi’nin Memorandumunda bulmustur. Miloseviç’in ilk asamada Yugoslavya’nin parçalanmasini göze alip almadigini bilmiyoruz. Fakat silahli çatismalarin olabilecegini hesaplamistir. Ve bunu açik olarak 1989’da Kosova Meydan Savasi’nin 600. Anma Günü’nde, bir milyon Sirbin önünde söylemistir. Eski Yugoslavya’da savas baslamadan sadece iki yil önce.

ADIM ADIM PARÇALANMAYA

İlle de Bagimsizlik!

Sirbistan Devlet Baskanligi görevine gelir gelmez Miloseviç’in yaptigi ilk is, Sirbistan’a bagli bulunan Kosova ve Voyvodina özerk bölgelerinin özerkliklerini iptal etmek olmustu. Bu ilk icraati Miloseviç’in takip edecegi stratejinin baslangiç adimlarini teskil etmekteydi ve yakin gelecekte Eski Yugoslavya topraklarini kan gölüne çevirecek Sirp saldirganliginin ilk isaretlerini vermekteydi. Miloseviç, Sirbistan’a bagli bu iki özerk bölge üzerinde tam denetim kurmak amacindaydi. Böylece ilk asamada resmen Sirbistan’a ait bölgelerin isi bitirilerek Büyük Sirbistan’a uzanacak yolda kolay elmalarin sepete atilmasi hedeflenmekteydi ve bu hedefe de kolaylikla ulasildi. Kosova ve Voyvodina’nin anayasal güvence altindaki özerk yönetim haklari ellerinden alindi. Simdi sira Sirp nasyonalizminin tarihsel hedefi Büyük Sirbistan’in kurulmasina gelmekteydi.

Sirp Ortodoks Kilisesi’nin tam destegini arkasina alan Miloseviç, Kosova ve Voyvodina defterlerini kapattigini düsünerek, Sirp nüfusunun çogunlukta bulundugu Hirvatistan’in Krajina bölgesini ve Bosna-Hersek’in neredeyse tamamini isgal edip; Büyük Sirbistan’a ulasmanin planlarini hazirlamaktaydi. Daha iktidarinin ilk yillarinda sik sik güçlü bir Yugoslavya’nin insasindan bahseden Miloseviç, Sirplarin ordu üst kademesi içindeki üstünlüklerini dikkate alarak, parçalanmayla ortaya çikacak krizden Sirbistan’in güçlenerek çikacagini hesaplamaktaydi. Gerçekten de Sirbistan ve Karadag’in olusturdugu Yeni Yugoslavya, Eski Yugoslavya’nin parçalanma sürecinden en güçlü siyasal ve askeri örgütlenmeye sahip devlet olarak çikti.

Diger cumhuriyetlerin yöneticileri, Miloseviç’in liderligindeki Sirbistan’in, Karadag’i yedegine alarak Eski Yugoslavya bütününde egemen konuma geçme gayretlerine degisik seçenekleri benimseyerek karsilik verebilirlerdi. Bu seçenekleri söyle siralamak mümkündür:

Herhangi bir itirazda bulunmadan Sirbistan’in egemenliginde bir Yugoslavya’da yasamayi kabullenmek. Yugoslavya’nin varliginin devami için, güneyde Sirbistan’in hakimiyetini tanimak; kuzeyde ise mümkün oldugu kadar Sirbistan’in etkinlik kurmasini engelleyerek Yugoslavya genelinde Sirbistan’i dengeleme politikasi yürütmek. Her cumhuriyetin egemenligini korudugu bir konfederasyona dönüsmek. Böyle bir konfederasyonda sadece mevcut sinirlari koruyacak bir savunma ortakligi sözkonusu olacakti. Sirbistan’in etkinlik kurma isteklerine ayni sekilde karsilik vererek, bagimsiz devletler haline dönüsmek.

Birinci seçenegi sadece öteden beri Sirbistan’in tarihsel müttefigi olan Karadag benimsedi ve Sirbistan ile Yeni Yugoslavya adi altinda olusturulan devletin kurucusu oldu. Diger üç seçenek farkli sekillerde diger cumhuriyetler tarafindan izlendi. Makedonya ve Bosna-Hersek, Yugoslavya’nin korunmasindan yana olduklarini; ancak diger cumhuriyetlerin bagimsizliklarini ilan etmeleri halinde kendilerinin de bagimsizliklarini ilan etmek zorunda kalacaklarini açikladilar. Slovenya, kisa zamanda çok partili sistemi de kurmayi basararak, bagimsizligini ilan etme hazirliklarini da tamamlamisti; ama yine de yöneticileri, konfederasyona sicak bakildigina dair açiklamalar yapmayi sürdürmekteydiler. Tudjman da Hirvatistan’in bir konfederasyonda yeralabi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir