KRAL ARİK`İN ÇOCUKLARI

Önceki yazımda, “can veremeyen” Ariel Şaron`un karıştığı ilk sivil katliamının, 1948`deki Deir Yasin Köyü Katliamı olduğunu yazmıştım. Doğrusu, 1953`deki Kibya Köyü Katliamı olacaktır. Düzeltmek ve Filistin`deki gerçek kanlı terör örgütlerinin de bir geçmişini hatırlatmak için aşağıdaki alıntıları yapıyorum. Birincisi, 1948 Deir Yasin Köyü Katliamı`na ilişkin. Yazının tamamını okumanız için ilgili bağlantıya gidin lütfen. Çok daha fazlası var.

İkinci olarak, Tarih ve Düşünce Dergisi`nde Haziran 2002 sayısında yayınladığımız Orta Doğu dosyası için yapmış olduğum araştırmayı, burada paylaşıyorum. Görülecektir ki, ne Hamas, ne de FKÖ bile ortada yok iken, Siyonist çeteler, Filistinlileri sırf rahatsız etmek ve gözdağı vererek kaçırtmak için sistemli ve planlı katliam siyaseti uygulamışlar. Bugün de bu siyasetten hiç bir ödün verilmiyor.

Ahmet Uçar`ın katkılarıyla oluşturdğum Ariel Şaron dosyası ile İsrail Ordusu`nun terörist çekirdekten kuruluşunu anlatan “Filistin topraklarında silahlı Yahudi hareketleri” ve Osmanlı`yı “arkadan vuran” Yahudileri anlatan “Siyon Katırcı Birliği” dosyalarım, bugün hâlâ alanında neredeyse tek başvuru kaynağı. Tıpkı Ahmet Uçar`ın aynı Orta Doğu dosyasında yazdığı “Filistin`i kim sattı” isimli önemli makalesinde açıkça, Filistinlilerin Yahudilere topraklarını satmadığını, Türklere ihanet etmediğini ispat ettiği gibi… Filistin`i bir takım rüşvet yiyen Osmanlı memurlarının satmaya başladığını artık kabul etmemiz gerekiyor.

DEİR YASİN`İ HATIRLAMAK

Anne Karpf

http://www.evrensel.net/02/04/10/dunya.html

9 Nisan 1948 sabahının ilk saatlerinde, Menahem Begin tarafından yönetilen Irgun komandoları ve Lehi çeteleri, ana Yahudi örgütü olan Haganah`ın içinden küçük seçkin bir birimin yardımıyla, Kudüs`ün batısındaki Deir Yasin köyüne bir saldırı düzenledi. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yaklaşık 100 Filistinli katledildi.

Katliamın savunucuları, bu saldırının, Batı Kudüs`teki kuşatmayı kırmak için gerçekleştirildiğini ve Deir Yasin`in sessiz sakin bir köy değil, ürkütücü silahlarla donanmış bir Arap karakol noktası olduğunu iddia ettiler. Diğerleriyse, saldırı zamanında Deir Yasin`in huzur dolu bir köy olduğunu, komşu Yahudi yerleşimi Givat Şaul`le saldırmazlık anlaşması imzaladığını ve bahsi geçen “ürkütücü” silahların birkaç eski Türk tüfeğiyle iki makineli tüfekten ibaret olduğunu ifade ediyorlar.

1952 tarihinde yayınlanan anılarında Menahem Begin, “Deir Yasin olmasaydı ortada bir İsrail olmayacağını” ve bu saldırıdan sonra Siyonist güçlerin “tereyağı üzerinde sıcak bir bıçağın kayışı gibi” ileriye gidebildiğini söylemektedir. Daha sonra, aldığı tavsiyelerin ışığında, bu cümleleri sonraki baskılardan çıkardı.

Köy bir yıl içinde, Polonya`dan, Romanya`dan ve Slovakya`dan gelen Ortodoks Yahudilerle dolduruldu, mezarlığı yerle bir edildi ve ismi haritalardan silindi. İsrail resmi tarihi, 1948`de Filistinliler`in topraklarını terkedip gittiklerini yazıyor. Deir Yasin bunun sebebini ortaya koyuyor: İsrailli düzeltmeci tarihçi Benny Morris, Filistinliler`in kaçışını hızlandıran tek olayın bu katliam olduğunu belirtmekte.

Ne ironiktir ki, havanın açık olduğu günlerde Nazi Soykırımı Anıt Müzesi Yad Vaşem`den Deir Yasin görünmektedir. Bu sene ise Deir Yasin günü, Yom Haşoah (Nazi Soykırımını Anma Günü) ile aynı güne denk geldi. Deir Yasin, pek çok Yahudide muazzam bir endişe yaratıyor; bu günün anılması kendi trajedilerinin büyüklüğünü azaltabilir ve bir şekilde Nazi Soykırımı anmalarının yerini alabilir diye.

(Bu ilginç ve TARAFSIZ yazının tamamını okumak için yukarıdaki bağlantıya tıklayınız)

ARİEL ŞARON, NAM-I DİĞER KRAL ARİK

Levent Elpen – Ahmet Uçar

Küçük adı “Arik” olan Ariel Şaron, 1928`de, Kfar M`lal isimli bir “moşav”da (küçük Yahudi kooperatif çiftliği) doğdu. Çocukluğunda, 1936-1939 arası yaşanan Filistin Ayaklanması`na ve büyük kargaşaya şahit oldu. Bu ortamda, 1942`de, daha 14 yaşındayken sözümona Arap saldırıları ve Mısır`ın kapılarına yaklaşan Almanlar`ın Filistin`i muhtemel işgaline karşı kurulmuş olan Yahudi terör örgütü Haganah`a katıldı.

Haganah`da, kısa sürede yükselen Şaron, İsrail`in kurulmasıyla sonuçlanan 1948 Savaşı`nda, Alexandroni Tugayı`nda birlik komutanı oldu. Büyük çaplı bir Mısır Ordusu`nun, Sina Yarımadası`nda hareket halinde bulunan İsrail kuvvetlerinin üzerine yürüdüğü bir sırada, Faluja “Cep”inde, Haganah`ın Ürdünlü lejyonerler ve Filistinli düzensiz askerî kuvvetler ile giriştiği Latrun Savaşı`nda ağır yaralandı. 1948 Savaşı`nın sonunda, artık adı İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) olan Haganah`ın seçkin Golani Tugayı`nın komutanıydı.

Şaron, bugün İsrail`in o dönemindeki “savaşçı ve komutan” kuşağından hayatta kalan tek isim. Silah arkadaşları Dayan, Allon, Yadin, Gur ve Rabin, çoktan göçüp gitti. Fakat Şaron, bütün bu liderlerin İsrail`e bıraktığı; “coğrafî konumun önemi, sürpriz taktikler, öz-güven, düşmanın acımasızlığı ve Yahudiler`in hayatta kalabilmesinin nazikliği” gibi temel meselelerden oluşan mirasa sahip çıkıyor.

1952`de İbranî Üniversitesi`nde çalışmak için bir ara ordudan ayrılan Şaron, kısa süre sonra tekrar görevine dönerek meşhur ve seçkin 101 no.lu birliği kurdu. Bu seçkin askerî birlik, özellikle o sıralarda İsrail`e her gün saldırı düzenleyen ve İsrailliler`in Gazze Şeridi`nde Mısır Ordusu ve Batı Şeria`da da Ürdün Ordusu tarafından eğitilip silahlandırıldığına inandıkları Filistinli “Fedailer”e karşı kurulmuştu ve ismi de resmen ABD Ordusu`nun meşhur ve seçkin 101`inci hava indirme birliğinden “aparılmıştı”…

Şaron`un kurduğu bu birlik, kısa sürede başarıya ulaşarak kuruluş aşamasında bulunan İsrail Ordusu`ndaki değişimin öncüsü oldu. Şaron, cesur kararlar alarak birliği Ürdün ve Mısır içlerine yapılan saldırılarda kullandı. İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan, Şaron`a kontrgerilla birliklerinin komutasını verdi. Dayan ve Şaron birlikte, kontrgerilla birliklerini etkili bir savaş gücü haline getirmek için saldırgan ve profesyonel askerî standartlara dayalı politikalar geliştirdiler. Kontrgerilla komutanlarının meşhur savaş nârâsı “Beni takip et”, zamanla bütün İsrail Ordusu tarafından benimsendi.
Şaron`un kontrgerilla birliğinin ilk eylemi, 1950 başlarında iki Suriyeli yetkilinin kaçırılmasıydı. 101`inci birliğin büyük çaptaki ilk saldırısı ise Ağustos 1953`de o sırada Mısır`a ait olan Gazze`nin güneyindeki el-Bureig Mülteci Kampı`na karşı gerçekleştirildi. İsrail`in resmî açıklamalarına göre bu saldırıda 50 Filistinli öldürülmüştü. Saldırının mazereti ise bugünkülere benziyordu: Misilleme…

Bu, öyle bir “misilleme” idi ki, baskın ile ilgili Birleşmiş Milletler`e verilen raporda, Yahudi Tümgeneral Vagn Bennike, katliamı şu cümlelerle anlatabilmişti: “İnsanlar uyurken pencerelerden içeri el bombaları atılmış, dışarı çıkanlar otomatik silahlarla taranmıştı…”
Şaron`un marifetiyle çabucak doruğuna ulaşan bütün bu saldırgan askerî girişimler, kesintisiz devam ederek büyük çaptaki Filistinli nüfusa karşı girişilen “açık bir soykırıma” dönüştü. O sırada Ürdün`e ait olan Batı Şeria`da bulunan bir köye yapılan baskında 69 Filistinli sivil 101`inci birlik tarafından katledildi. Kibya Köyü`ne yapılan bu baskın, aynı zamanda Şaron`un bugünlere uzanan “Filistinliler`in Evlerini Başlarına Geçirme” siyasetinin de ilk uygulamasıydı.

Ekim 1953`de, Batı Şeria sınırında bulunan bir “moşav”da, bir İsrailli anne ile üç çocuğunun gece uykularındayken öldürülmesinden sınırın öte tarafındaki Kibya Köyü`nü sorumlu tutan Şaron, bizzat başında bulunduğu birliği, birkaç gün içinde Kibya Köyü`ne misilleme amacıyla gönderdi. Yahudi kaynakları, kontrgerilla birliği köye yaklaştığında, yüzlerce Kibya sakininin köyden kaçmakta olduğunu yazıyor. Bu kaynaklar, Şaron`u ve İsrail Ordusu`nu temize çıkarmak için, köy sakinlerinin kaçması üzerine kontrgerilla birliğinin “köyün tamamen boşaldığına inandıklarını” ve evlerin içinde 69 sivilin daha gizlendiğine ihtimal veremediklerini söylüyorlar. Meselâ resmî İsrail Ordu Ansiklopedisi`nde (IDF Encyclopedia), askerlerin Kibya`daki evlerin birinde bir genç kız ve bir diğerinde de yaşlı bir kadından başkasını bulamadıkları yazılıyor[1]. Güya, bunlar da çabucak oradan uzaklaştırılmış. Bundan sonra, İsrail Ordusu`nun “lağımcıları”, düzinelerce Kibya evini yıkmaya başlamışlar. “Nereden bilsinlermiş” ki, bu evlerin içinde 69 sivil daha gizlenmişmiş… Yahudi kaynakları, kendilerini temize çıkarmak için, bu 69 sivilin “kasıtlı olarak öldürülmediğine” dâir bilgiler vermekten kaçınmıyorlar.
Aslında İsrail Devleti`nin kurucusu Ben Gurion`un “Misillemelerde kadın ve çocuklar dahil savunmasız, masum insanlara acımasızca vurmak gerekir” diyen doktrini uygulanmıştı. Fakat Ben Gurion, Kibya saldırısının İsrail`in işi olduğunu o dönemde kabul etmemiş, hatta “Gülünç ve hayal ürünü olduğunu” söylemiş, saldırganların İsrail sınırlarında yaşayan komplocu Araplar olduğunu söyleyecek kadar da ileri gitmişti. Oysa Birleşmiş Milletler gözlemcileri, raporlarında bu sözümona “misilleme”yi şöyle anlatıyorlardı: “Kapı ağızlarında kurşunlarla kalbura dönmüş cesetler ve yıkılmış evlerin kapılarındaki mermi delikleri, köylülerin evleri tepelerine yıkılıncaya kadar içeride kalmaya zorlandıklarını gösteriyordu… Görgü şahitleri, her şeyin tam bir kâbus olduğunu söylüyorlardı…” Halbuki Ürdün, “misilleme” yapılmasına sebep olan olayları kınamış ve suçluların yakalanması için İsrail`e işbirliği önermişti.

69 sivil Filistinli`nin katledilmesi, dünya kamuoyunda olduğu gibi, güya İsrail`de de “şok” etkisi oluşturmuş… İsrail`in önde gelen askerî uzmanlarından Ze`ev Schiff, bu tepkilerin baskısında kalan İsrail Ordusu`nun, “Bundan sonraki misilleme eylemlerini askerî hedeflerle sınırladığını” belirtiyor[2]. Bunun ne kadar kocaman bir “yalan” olduğunu, 1967 Savaşı`nda Batı Şeria ve Gazze`nin işgali sırasında yaşananlar ile 1982`deki Sabra ve Şatila katliamları ve 2002`de yine Şaron`un başında bulunduğu hükümetin Filistinliler`e saldırısı, fazlasıyla kanıtlamış bulunuyor.

Şaron`un İsrail Ordusu`ndaki kariyeri ise bu olayla sarsılmak şöyle dursun, bilakis yükseldi. Birliklerini Arap topraklarına saldırılardan alıkoymayan Şaron, Temmuz 1954`de, Mısır topraklarına yapılan bir başka kontrgerilla saldırısında tekrar yaralandı. İsrail`in İngiltere ve Fransa ile birlikte Mısır`a karşı giriştiği 1956 Savaşı`nda, Şaron, Kontrgerilla Tugayı`nın başına geçti. Sina Çölü`nde, stratejik Mitla Geçidi`ndeki zorlu savaşın komutanı da oydu. Şaron, bu savaş sonrasında Gazze`de yeni bir katliam daha gerçekleştirmekten de birinci dereceden sorumluydu.

1957`de, İngiltere`ye askerî incelemelerde bulunmak amacıyla giden Şaron, 1958-1962 arasında, İsrail Ordusu`nun Arazi Savaşı Akademisi ile Piyade ve Zırhlı Birimler komutanlığını yürütürken, İbranî Üniversitesi`nden hukuk diplomasını almayı başardı.

İsrail Ordusu`nda, içlerinde kuzey bölgelerinin komutanlığı da bulunan bir çok komutanlık üstlenen Şaron, 1967`deki Altı Gün Savaşı`nda, güneydeki zırhlı birliklerin komutanıydı. Şaron`un birlikleri, Sina Çölü`ndeki acımasız bir tank savaşından sonra, Süveyş Kanalı`na varmayı başarmışlardı.

İsrailli Muhalif Uri Avnery`nin “Ha-Olam Haze”de 24 Ağustos 1973`de yazdığına göre, 1967`deki bu Altı Gün Savaşı sırasında Moşe Dayan`ın vermiş olduğu “Esir almak yok, canlı bırakmak yok” emrini canla başla yerine getirmiş bulunan Şaron, yüzlerce Mısırlı askerin ölümünden sorumluydu.

Şaron, 1969`da Mısır ile savaşın hiç kesilmediği (Mısır, 1968`den 1970`deki ateşkese kadar İsrail`e “Sürekli Savaş” ilân etmişti) Süveyş Kanal bölgesini de içeren Güney Komutanlığı`na tayin edildi. Şaron`un Kanal`da edindiği tecrübe, 1973 Savaşı sırasında hayatî bir rol oynayacaktı.
Şaron, Güney Komutanlığı sırasında da “Filistinliler`in Evlerini Başlarına Geçirme” politikasını ödünsüz sürdürdü. Sorumluluğu altında bulunan işgal edilmiş Gazze Şeridi`nde, 1970-1971 yıllarında, sözümona “terörizmle mücadele” adıyla bir çok Filistinli`nin hayatına ve malına mâl olan operasyonları yönetti. Şaron`un hareket noktası şuydu: “Terörist saldırıyı oturup beklemektense, onların kendi metodları ile savaş ve savunma pozisyonundan çık”… Böylece Gazze Şeridi`nde ortada olmayan “terörist saldırılar”, Şaron tarafından zorla oluşturulmuş olduğu gibi, sözümona “muhtemel teröristler” de, ortadan kaldırılmış oldu. Bunun, Filistinliler`i provoke ederek bölgede gerginliği sürekli tutmak, sonra da bahanelerle Müslüman nüfusu ortadan kaldırmaya yönelik tipik bir Şaron politikası olduğu, daha o yıllarda açıkça belliydi.

1973 yazında ordudan emekli olan Şaron, aynı yılın Ekim`inde savaş patlak verince yeniden Zırhlı Birlikler`in başına döndü. İsrail`in pek çok kayıp verdiği bu savaşta, Şaron`un birlikleri ile Mısır kuvvetlerini yararak Süveyş Kanalı`nda direnen bir köprübaşı oluşturması ve Mısırlılar`ın Kanal`ın her iki yakasına kuvvet yığmak zorunda kalmaları sayesinde, tarihî bir rol oynamış oldu. Bu çıkış, aynı zamanda garip bir şekilde İsrail`in Mısır ile vardığı Camp David Barış Anlaşması`na giden yolun da başlangıcı sayılmaktadır.

1973 Yom Kippur Savaşı`ndan önce verdiği bir demeçte, “İsrail süper bir askerî kuvvettir. Avrupa`nın bütün kuvvetleri bir araya gelse bize ulaşamazlar. İsrail bir hafta içinde Hartum`dan Bağdat`a ve Cezayir`e uzanan bölgeyi ele geçirebilir”[3] diyen Şaron, İsrail Ordusu`nun savaştaki başarısı üzerine adetâ kahramanlaştı. Askerleri artık onu “Arik, Arik, İsrail`in Kralı” diye çağırıyor, 168 cm. boyu ve 106 kiloluk ağırlığıyla, kendisine “Buldozer” lakabı yakıştırılıyordu.

1974`de İsrail Parlamentosu Knesset`e seçilen Şaron, Menahem Begin`in Başbakan olmasıyla sonuçlanan 1977 seçimlerinden sonra, Tarım Bakanlığı`na getirildi. Begin`in aynı yıl Enver Sedat`ın başında bulunduğu Mısır ile barış görüşmelerine başlamasından sonra, Şaron da Mısırlılar ile tarım alanında çeşitli işbirliği girişimlerinde bulundu.

Tarım Bakanlığı sırasında, yeni barış ortamına rağmen provokatif girişimlerinden vazgeçmeyen Şaron, Yudea, Samarya, Gazze, Galile ve Necef`de yeni Yahudi yerleşimleri kurulması girişimlerini gerçekten “hızlandıran” ilk İsrailli yetkili oldu. Yudea ve Samarya`daki girişimler, bir önceki hükümetin Başbakanı Yitzak Rabin ve Savunma Bakanı Şimon Peres tarafından başlatılmıştı. Şaron, bu girişime ânî bir ivme kazandırmış oldu.

Şaron`un amacı, Ürdün`e komşu şeride 8 milyon Yahudi yerleştirmekti. İsrail Hükümeti, 1967-1977 yılları arasında Kudüs ve Ürdün Vadisi`ne yerleşimlere önem vermişti. Sağcı Likud Partisi`nin iktidara geldiği ve Şaron`un Tarım Bakanı olduğu Begin Hükümeti döneminde, Batı Şeria da Yahudi yerleşimine açılmıştı. 1979`da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan komisyonun raporuna göre Mayıs 1979`a kadar İsrail 133 yeni yerleşim merkezi kurmuştu. Bunlardan 79`u Batı Şeria`da, 29`u Golan Tepeleri`nde, 7`si Gazze Şeridi`nde ve 18`i Sina Yarımadası`nda bulunmaktaydı. Şaron`un bakan oluşuyla Batı Şeria`daki Yahudi yerleşimci sayısı 3.200`den 17.400`e fırlamıştı. Kasım 1983`e kadar yerleşim merkezi sayısı sadece Batı Şeria`da 204`e çıkmıştı.

1981`de Savunma Bakanlığı`na getirilen Şaron, ABD ile stratejik işbirliğini geliştirici ilişkiler kurulması yönünde önemli adımlar atılmasını sağladı.
1981 sonlarında, İsrail istihbaratının, Lübnan`da üslenen Filistin Kurtuluş Teşkilâtı`nın “orduya” dönüştürülmesi safhasında olduğu ve Güney Lübnan`da İsrail`in kuzeyindeki şehirleri vuracak çapta uzun menzilli toplar yerleştirildiğini haber vermesi üzerine, Şaron Lübnan`ı işgal planları yapmaya başladı. Filistinliler`i ve liderlerini Lübnan`dan çıkarmak amacıyla uzun süre planlanan ve hazırlanan bu işgal, Haziran 1982`de başladı.

Nitekim, Haziran 1982`nin sonuna kadar İsrail Ordusu Lübnan`ın yarısını işgal etmiş, Beyrut`a ulaşarak Filistin Kurtuluş Teşkilâtı Ordusu`nun geri kalan bölümünü kuşatmıştı. Yasir Arafat, Lübnan`dan çekilmek için görüşmelerde bulunarak teşkilâtın hayatta kalanlarını salimen ülkeden çıkarmayı başardı. Ağustos 1982`nin sonunda, Arafat ve ordusu, tamamen Lübnan`dan ayrılmıştı.

İsrail istihbaratı, Filistinliler`in arkalarında yüzlerce ve binlerce askerî malzeme bıraktığını bildiriyordu. Şaron, Lübnan`ın yeni seçilen cumhurbaşkanı Beşir Cemayel ile anlaşarak, Filistinliler`den kalan malzemelerin Lübnan Ordusu ve İsrail`e yakın bulunan Lübnanlı Hristiyan Milisler`e dağıtılarak bırakılmasını sağladı.

Fakat 14 Eylül 1982`de Beşir Cemayel ve 25 arkadaşı, Beyrut`taki parti binasında, bir Suriye istihbarat ajanı tarafından konulduğuna inanılan bombanın patlaması sonucu ortadan kalkınca, Şaron`un Lübnan ile ilgili planları da önemli ölçüde bozulmuş oldu. Lübnanlı Hristiyan Milisler`i hem provoke etmiş, hem de onların intikam alma duygularını körüklemiş bulunan Şaron, bu suikastın faturasını ne yapıp edip Filistinliler`e çıkartmak istiyordu. Böylece, 16 Eylül 1982`de İsrail askerleri Sabra ve Şatila isimli iki Filistinli mülteci kampının yakınlarında konuşlanmış iken, Lübnanlı Hristiyan Milisler, Filistin Ordusu`nun ayrılmasından sonra tamamen korunmasız kalan kamplara girerek yüzlerce sivil Filistinli`yi katlettiler.

Dünyada ve İsrail`de, Sabra ve Şatila katliamlarına duyulan tepki, bu sefer daha güçlüydü. Katliamları araştırmak üzere İsrail`de kurulan Kahan Komisyonu, Lübnanlı Hristiyan Milisler`in uyguladığı şiddetten, İsrail`in “dolaylı olarak” sorumlu olduğunu kabul etti. Savunma Bakanı Ariel Şaron ve üst seviye askerî yetkililerin de özellikle sorumlu tutulması üzerine, istifa etmeleri istendi ve böylece Şaron, hükümetteki görevinden ayrıldı.

Ancak katliamlar unutulduktan sonra Şaron`un İsrail hükümetine geri dönmesi uzun sürmedi. 1984-1990 arasında Ticaret ve Endüstri Bakanı olarak görev yaparken, 1985`de, tarihî olarak nitelenen ABD ile Serbest Ticaret Anlaşması`nı imzaladı. 1990-1992 arasında Yapı ve Ev Bakanı iken Sovyetler Birliği`nin dağılması üzerine eski Doğu Bloku`ndan gelen yoğun bir Yahudi göçmen dalgası ile karşılaştı. Yahudi yerleşimcilere yer sağlama programına hız veren Şaron, bu dönemde göçmenler için 144 bin yeni apartman yaptırdı ve 22 binini de restore ettirdi.

1996`da Millî Altyapı Bakanlığı`na getirilen Şaron, Ürdün, Mısır ve Filistinliler ile ortak işbirliği ve yatırım projeleri gerçekleştirilmesi konusunda görevlendirildi. 1998`de Dışişleri Bakanlığı gibi önemli bir görev verilen Şaron, Filistin Yönetimi ile nihaî görüşmeleri yürütmekle sorumluydu. Şaron, Filistinliler ile geçici anlaşmanın imzalanmasında, Başbakan Netanyahu ile İsrail`in Baş Görüşmecisi olarak Wye`a eşlik etti.

2000 Ekim`indeki son Filistin Ayaklanması`nın çıkmasında Şaron`un provoke edici hareketlerinin önemi büyüktü. Böylece daha ılımlı ve Filistinliler ile barış görüşmelerinin devam etmesinden yana olan Ehud Barak`a karşı destek sağlayan Şaron`un, oy farkıyla 2001 başlarında İsrail Başbakanlığı`na seçilerek gelir gelmez, Filistin`in ve dünyanın başına ne kadar büyük “dert” olacağı belli idi.

Kaynaklar:

http://www.unitedjerusalem.com/_DECLARATION_OF_INDEPENDANCE_/Sharon_Resume/On_Sharon/on_sharon.asp

(Tarih ve Düşünce Dergisi, Haziran 2002)

Dipnotlar:

[1] Tzahal BeChaylo, Volume 4, “Tzanchanim,” page 33 – 34, Rivivim Publishing, 1981.

[2] A History of the Israeli Army, by Zeev Schiff, page 224, Straight Arrow Books, 1974

[3] Yediot Aharonot, 26 Temmuz 1973.

SİYON KATIRCI BİRLİĞİ VE GÖNÜLLÜ YAHUDİ LEJYONU (TÜRKLERE KURŞUN SIKAN YAHUDİLER)

Mahir Rûşen (Levent Elpen`in müstear ismi)

İngiliz Ordusu içinde bir Yahudi Birliği`nin kurulması ve İskenderiye`de ilk gönüllü listesinin ortaya çıkması, 4 Mart 1915 tarihine kadar gider.

1915 başlarında Mısır, mülteciler ve düşman ülkelerin özellikle de Rusya`nın vatandaşları oldukları için Osmanlı hükümeti tarafından Filistin`den çıkarılan binlerce Yahudi`nin bulunduğu bir yerdi. Bu durum dolayısıyla özellikle Filistin`e yönelik olarak, Yahudiler`in duygularından faydalanmak amacıyla, İngilizler, Yahudiler`den gönüllü asker toplamaya karar verdiler. Öteden beri Filistin`de bir Yahudi devleti kurmak isteyen Siyonistler de zaten buna teşne idiler. Böylece Yahudi lejyonu için gönüllü listesi oluşturulmaya başlandı.

Listenin birinci sırasında, Filistin`den çıkarılan Yahudiler`den Ze`ev Gluskin vardı. Gluskin, Filistin`deki Yahudi yerleşimlerinden birinin lideri idi. Listenin üçüncü sırasında da Joseph Trumpeldor bulunuyordu. Bu ikisi, İskenderiye`de, listenin ikinci sırasına adını yazdıran Ze`ev Jabotinsky ile buluştular.

Jabotinsky, Mısır`a bir Rus gazetesinin muhabiri olarak gelmişti. Üçü birlikte Yahudi mülteciler arasında, İngiliz Ordusu`na gönüllü toplama işine hız verdiler. Amaç, “Eretz-İsrael” dedikleri, Filistin`de kurulacak Yahudi devleti için de bir güç oluşturulmasıydı. Fakat İngiliz askerî yetkilileri, bu durumun farkında oldukları için Yahudi gönüllüleri, “Siyon Katırcı Kuvveti” adı altında ve Filistin yerine Gelibolu Cephesi`nde, sadece yardımcı bir birlik olarak görevlendirdiler. Bu birlik, Mısır`dan Çanakkale Boğazı etrafında mevzilenen İngiliz birliklerinin ihtiyacı olan katırların nakledilmesinde kullanıldı.

Mısır`da toplanan 650 kişilik Yahudi gönüllüden 562`si bu Katırcı Kuvveti`nde görev aldı. Birlik, Ocak 1916`da İngiliz kuvvetlerinin bölgeyi terk etmesine kadar Gelibolu`da kaldı. Yahudi gönüllülerin bu şekilde kullanılması, Trumpeldor`ın gönüllü toplama işinin liderliğinden ayrılmasına yol açtı.

Jabotinsky`nin Yahudi gönüllülere daha aktif görev verilmesi ve Filistin`de Yahudi devletinin kurulması için savaşmak amacıyla yaptığı yazışmalar ve İngiliz Hükümeti ile varılan anlaşma neticesi, Ağustos 1917`de, İngiliz Ordusu içindeki Yahudi Lejyonu resmen kurulmuş oldu. Lejyon, nihaî olarak “Eretz-İsrael” için savaşmış olacaktı. Jabotinsky, İngilizler nezdindeki lobi faaliyetlerinde, Siyonist lider Haim Weizmann`ın büyük desteğini görmüştü.
Yahudi Lejyonu, İngiliz Kraliyet (Tüfekli) Alayı`nın 38`inci Taburu olarak adlandırıldı. Lejyondaki Yahudiler`den çoğu Rusya doğumluydu ve İngiliz Ordusu`ndaki bu lejyonu, Rus Ordusu`ndaki benzer bir lejyona elbette tercih ederlerdi.

39`uncu (Tüfekli) Tabur olarak adlandırılan ikinci bir grup, David Ben-Gurion ve İzhak Ben-Zvi tarafından kurulan ve “Hehalutz” denilen öncü gruplardan meydana getirilmiş Amerikalı Yahudi gönüllülerden oluşuyordu. 40`ıncı (Tüfekli) Tabur ise Filistin`den çıkarılan Yahudiler`den oluşturulmuştu. Bu 40`ıncı Tabur, Birinci Dünya Savaşı`nın bitimine çok az bir süre kala kurulduğu gibi, savaşın sonuna kadar da aktif bir görev almadı.

Yahudi Lejyonu, Birinci Dünya Savaşı`nın sonuna doğru, İngiliz Ordusu`na Filistin`in ele geçirilmesinde yardımcı oldu. Ancak ilk sıcak yardım, gizli Yahudi istihbarat teşkilâtından gelmişti. “Nili” adı verilen ve Aaronsohn Kardeşler tarafından kurulan bu teşkilât, Filistin`in güneyindeki Beerşeva`nın işgal edilmesine vesile oldu.

İngilizler, Aralık 1917`de de Kudüs`ü işgal edip “Kraliyet`e Noel hediyesi” olarak gönderdikten sonra, 38`inci (Tüfekli) Tabur`dan oluşan Yahudi Lejyonu Filistin`in kuzey bölgeleri ile bugünkü Ürdün ve Suriye sınırlarının kontrol altına alınmasında kullanıldı.

İngiliz Ordusu için savaşırkan ölen bu Yahudi gönüllüler için kurulan askerî mezarlıklar, bugün dahi Filistin`in her yerinde bulunmaktadır. Bunlardan biri, İbranî Üniversitesi ve Hadassah Hastanesi yakınındaki Scopus Dağı`ndaki mezarlıktır.

Jabotinsky`nin İngiliz makamları nezdinde revizyona gidilmesi talebine rağmen Yahudi Lejyonu, 1921`de İngiliz yetkililer tarafından lağvedildi.

Kaynaklar:

http://www.iea.org.il/blueprint/page022.htm
http://www.jewishlegion.net/

http://www.jajz-ed.org.il/100/concepts/aliyah3.html#first

http://www.us-israel.org/jsource/History/mulecorp.html

http://www.israel-mfa.gov.il/mfa/go.asp?MFAH027z0

http://www.uiuc.edu/ro/tagar/trump.html

http://www.betar.co.uk/main13d.htm

http://www.marxists.de/middleast/ironwall/04-collab.htm

http://www.regiments.org/milhist/mideast/lists/midxref.htm

http://www.wzo.org.il/home/aliyah/hai.htm

http://www.jpost.com/Editions/2001/12/13/Tourism/Tourism.39881.html

http://www.regiments.org/milhist/mideast/il-regts/JewLeg.htm

(Tarih ve Düşünce Dergisi, Haziran 2002)

“Filistin topraklarında silahlı Yahudi hareketleri”, ayrı bir yazı konusu yapılacaktır.

13 Ocak 2009

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir