Kuran’ı Nasıl Anlayalım Nasıl Yaşayalım

Fiziki olarak evimizde bulunan Kur’an; hayatımıza katılmak suretiyle mesaj evrenselleştirilmiyorsa, bu durum Kur’an-ı Kerim’i hayattan kovmaktır. Bu duruma düşenleri Hz. Peygamber’in Allah Teala’ya şikayet edeceğini şu ayetten öğreniyoruz:

Klasik tefsir usûlü kitaplarımız Kur’an-ı Kerim’i şu şekilde tanımlamışlardır: Hz. Peygamber’e (s.a.v) indirilmiş olan


Klasik tefsir usûlü kitaplarımız Kur’an-ı Kerim’i şu şekilde tanımlamışlardır: Hz. Peygamber’e (s.a.v) indirilmiş olan, mushaflarda yazılan, tevatüren nakledilen ve içerisinde beşer sözünün olmadığı mucize olan ilahi kelamdır.1 Bazı tariflerde ise; “Tilavetiyle (okunmak suretiyle) ibadet olunan” ifadesi vardır.2 Farklı bir tarif ise şöyle yapılmıştır: “Allah Teala’nın Cebrail vasıtasıyla Rasûlü Muhammed b. Abdullah’ın kalbine indirdiği, Fatiha Sûresi ile başlayıp Nâs Sûresi ile biten iki cilt arasında bir araya getirilmiş ilahi bir kitaptır. Lafız ve manası ile Allah (c.c) tarafından gönderilmiştir.3 Yukardaki tariflere baktığımızda yoğunluk; O’nun indiriliş biçiminde, kime ve nasıl geldiğinde, sonraki dönemlere naklediliş şeklinde ve lafzıyla ibadet edilişinde odaklanmaktadır.

Almış olduğumuz tariflerin hiç birisinde, Kur’an’la ilgili tüm ayetler göz önünde bulundurularak fonksiyonel bir tanım yapılmadığı gibi, Kur’an’ın müslüman olduğunu söyleyen bir insanın hayatındaki mutlak bağlayıcılığı da vurgulanmamıştır. Kendi kendisini en iyi tanıtan Kur’an’ın sayfaları içerisine açıldığımızda, O’nun yapılan tariflerden çok daha farklı özelliklerinin olduğunu görüyoruz. Tüm bunlara göre O; kendisinin yaşanılmasıyla kimlik kazanılan4, hayata uygulanmak üzere gönderilen5, insanın bütün varlık alanına hitabeden6, önüne geçilmemesi gereken7, mü’min olduğunu kişi itiraf ettikten sonra onun karşısında seçme hakkının olmadığını vurgulayan8, herkese ulaştırılması istenen9, tüm insanlara en doğruyu gösteren10, üzerinde düşünülerek değerler üretilmesi ve üretilen değerlerin paylaşılması şart olan11, insanlığı aydınlığa çıkarmak için gönderilen12 en büyük zikirdir. Fiziki olarak evimizde bulunan Kur’an; hayatımıza katılmak suretiyle mesaj evrenselleştirilmiyorsa, bu durum Kur’an-ı Kerim’i hayattan kovmaktır. Bu duruma düşenleri Hz. Peygamber’in Allah Teala’ya şikayet edeceğini şu ayetten öğreniyoruz: “Ve (o gün) Rasül: “Ey Rabbim” diyecek. Kavmimden (bazıları) bu Kur’an’ı terkedilmiş bir (kitap) olarak bıraktılar.”13 Kur’an-ı Kerim’in insan hayatına müdahale eden, mutlak doğruyu gösteren ve hitabının bağlayıcılığını belirten onlarca ayet göstermek mümkündür. Tanımlarda bu durum gösterilmediği için birçok müslüman(!), Allah’a (c.c) inandığını söylemesine rağmen Kur’an’ın rehberliğini fiilen kabul etmektedir. Bu yanlış anlayışta az da olsa yapılan eksik tanımların etkisi vardır.



İslamî teşrî’in birinci kaynağı14 olan bu Kitab’ın tanımında verilen; “tilavetiyle ibadet olunan” kısmı da İslam toplumlarında yeterince anlaşılmamıştır. Kur’an açısından çok özel bir manası olan “tilavet”, kıraat kelimesiyle karıştırılmıştır. Bir kimsenin peşine düşmek, izinin üzerine basarak takip etmek olan tilavet15; anlam üzerinde yoğunlaşarak bazan kıraatta, bazan da hükümde uymak/tabi olmaktır. Allah tarafından indirilen Kitab’a tabi olmaya (içeriğini yaşamaya) verilen özel bir addır. Tilavetin özel anlamıyla ilgili tarihi bir olayı hatırlatmakta fayda var: Hz. Peygamber döneminde bazı kimseler Kur’an’ı konuşma diliyle yani, kelime sonlarının seslendirilmesine riayet etmeden okuyorlardı. Peygamber (s.a.v) bu tarz okumayı menetmiştir. Diğer bazı kimseler de mekanik bir iş yaparmış gibi pek çabuk okuyorlardı ki; bu gibi kimseler tamamen tefekkür ederek ve murakabeye vararak az fakat layıkıyla okuma hususunda uyarılmışlardır.17 Üzerinde yoğunlaşarak, sonuçlar çıkarıp üretilen değerleri paylaşarak tilavet18 Kur’an’da bizlere tanıtıldığı gibi, böyle bir okuma biçiminin “tertil” olduğunu da yine Kur’an’dan öğreniyoruz.19 Acele etmeden20, yavaş yavaş, anlamını düşüne düşüne, huzur ile, mahreçlere riayet ederek ve okuduğunu açıklayarak tilavet etmektir tertil.21

Kur’ân-ı Kerim’i okuma konusunda insanımızın okuma biçimlerini iki bölümde ele almak mümkündür:



1- Ölü okuma

(Kırâatün Meyyitetün):

Bu okuma; nasların arkasına, maksatların nüfuz edemeyen bir okumadır. Amacı; söylenende durmak, ileriye gitmektir. Bu okuma, taklit mantığı ile nasların okunmasına gayret eden şerhlerde ve özel bir şekilde de şerhin şerhlerinde somutlaşmaktadır. Bu okuma, fikrin donuklaşma ve taşlaşmasını veya toplumun duraklama ve düşüşünü tesis eder. Bu okuma literal/lafzî bir okumadır.



2- Canlı okuma

(Kırâatün Hayyetün):

Hareket noktası; keşf ve sonuna dek araştırma, gayesi; yaratma ve yeniliktir. İşte bu okuma, zahire takılıp kalmaz. Nasların arkasındaki hedefleri ve maksatları ortaya çıkarmaya önem verir.22





Tilâvet dediğimiz okuma türü, canlı okumanın karşılığıdır. Çünkü; Kur’an-ı Kerim’in tarifindeki “lafzıyla ibadet olunan” ifadesinin hayatımızda anlam kazanması; lafızda yatan mananın uygulanmasıyla mümkün olur. İnsan, tüm namaz ayetlerini okusa namaz kılmış olmaz, tüm zekat ayetlerini okusa zekat vermiş olmaz, tüm cihad ayetlerini okusa cihad etmiş de olmaz. Bu durumda, “tilâvetiyle ibadet olunan ibaresinden” iki şey anlamak mümkündür. Birincisi; kişinin okuduğu şeyi niyetli olarak ve Allah Teala’nın rızasını kazanmak için Resûlüllah’ın örnekliğinde hayata geçirmesidir. Tilâveti böyle anlarsak vahiy bir değer kazanmış olur. İkincisi de; tilâvetin ibadet olmasının nedeni, Allah’ın (c.c) korumuş olduğu İslam vahyini devam ettirmek içindir. Çünkü, eski dönemlere ait vahiyler, insanların ihmali ve vahye müdahaleleri sonucu veya daha başka nedenlerden bozulmuştur. Biz, Kur’an’ı tilâvetle emrolunduk. Ancak, tilâvet ile manayı birbirinden ayırmak doğru değildir.23 Kur’an’ı Kerim; nazm ve manânın ortak adıdır.24

Nazm ve mananın ortak adı Kur’an olduğuna göre bu manâyı açmak ve Allah’ın (c.c) maksadını anlamak zorundayız. Manayı kavramanın iki yolu vardır. Birisi kendisiyle indiği dili mükemmel bilmek. Diğeri de Risalet döneminin bilinmesidir ki; Kur’anın anlaşılması için gereklidir.25 Bu dönemde Rasûlullah’ın uygulamaları ve sahabenin yaklaşımı Kur’an’ın anlaşılmasına ışık tuttuğu için çok önemlidir.

Kur’an’ın anlaşılmasına etki eden temel iki faktörden dil üzerinde kısaca durmakta fayda var. Çünkü, manâların tam anlaşılması dildeki incelikleri bilmeye bağlı olduğu için, bunlar öğrenilmeden de Kur’an’ın muhteviyatının tam hakkı verilemez. Bu yüzden ne kadar çok Arap olmayan müslüman düşünürler ve eğitim görmüş kişiler, mümkün olduğu kadar kendilerini Kur’an’ın dili ile donatırlarsa o kadar iyi olur.26 Böyle bir tavsiyenin sebebi; Arapların, konuşmalarında ve şiirlerinde hakikat, mecaz, tasrih ve kinaye, îcaz, itnab gibi edebi sanatlar kullanmalarıdır. Bundan dolayı Kur’an, Arab’ın kullandığı edebi sanatları daha yüksek ve edebî bir şekilde kullanmıştı. Arap dili ve üslûbu ile nazil olan Kur’anı, ilk muhatapları, kendi kültür seviyeleri nisbetinde anlayabilmişler, anlayamadıkları kısımları bu hususta en yetkili zat olan Hz. Peygamber’e (s.a.v) sormuşlardı.27 Sahabenin bile Kur’an’ı anlama seviyesinde dil bilgilerinin önemli bir yeri vardı. Dil bilmekten kasıt; genel anlamda “Arap dili” değil, “Kur’an’ın nazil olduğu dönemde konuşulan Arap dili”dir.28







Arap dilini bilmekten kasdın Rasûlullah (s.a.v) zamanı Arapçası olduğunu vurgulayan Mısır’lı bilgin Emin el-Hûlî (v. m.1966), eldeki mevcut Kur’an sözlüklerinin bile Kur’an’ı anlamada yetersiz kaldıklarını şöyle ifade etmektedir: “Bu sahada sahip olduğumuz en büyük lügatlardan, İbni Manzur el-Mısrî’nin “Lisanu’l-Arab”ı bile, çağdaş lügatçıların dediği gibi, zaman itibariyle birbirine uygunluk arzetmeyen bilgilerin bir araya getirilmesi ile yazılmış olan bir eserdir. Bu sebeple, eserde birbirlerinden bir kaç asır farklı devirlerde yaşamış olan kimselerin metinleri yan yana zikredilmiştir. Mesela, dördüncü hicrî asrın başlarında yaşamış olan İbnü Düreyd (v. h. 321) ile, hicrî yedinci asrın başlarında yaşamış olan İbnü’l-Esir (v. h. 606) yan yana zikredilerek, birincinin dil ile ilgili sözleri ile, ikincinin dînî sözleri mezcedilmeye çalıştırılmıştır. Yine meselâ, “el-Kamusu’l-Muhît” bildiğimiz gibi, birbiriyle uyumu olmayan, ayrı ayrı ve birbirine zıt kültürlere ait bilgilerin özetidir…”29 Bu kanaatleri buraya almamızın sebebi, konuyu zorlaştırmak değil, bilakis, anlama faaliyetinin ciddîliğini araştırmacılara kavratmak ve dil olgusunun önemini onlara izah etmek içindir. Resûlullah dönemi Arapçasından ve Kur’an usulünden yoksun yapılan çalışmaların “tahrif” türü sonuçları, müslümanların iman ve amel alanlarında derin yaralar açmıştır. Böyle kötü sonuçların doğmaması için dil çok önemlidir.

Kur’an-ı Kerim’i anlamada dil kadar önemli bir faktör de tarihtir. Tarih’ten kasıt, nüzul sürecinde Resûlullah’ın açıklamaları, uygulamaları ve ilk muhatapların yaklaşım biçimleridir. Kur’an’ı bizzat tilâvetle görevlendirilen30 Hz. Peygamber (s.a.v), onun öğretiminden, hayata aktarımından da sorumluydu. Bizzat Kur’an-ı Kerim, Kur’an’ı yaşamayanları Peygamber Efendimizin Allah’a (c.c) şikayet edeceğini31 haber vermektedir. Kitabı yaşamamanın adı; Kur’an’ı “mehcur etmek”tir. Hadis-i Şerif’de bu durum şöyle dile getirilmiştir: “Her kim Kur’an’ı öğrenir de, mushafını açar, ilgilenmez ve bakmazsa kıyamet günü Kur’an gelir, yakasına sarılır: Ey Rabbim, bu kulun mehcur tuttu. Aramızda hükmünü ver” der.32 İbn Kayyim (v. h. 751) ise “mehcur” etmeyi; Kur’an’ın hükümlerine başvurmamak olarak yorumlar. Pratikle beraber okumanın her iki türünün; kıraat ve tilâvetin Hadislerde teşvik edildiğini görüyoruz. Kıraat; tilâvetin ilk basamağı ve öncüsüdür. Doğru okumanın kurallarını öğrendikten sonra kişi kendini geliştirmeli ve Kur’an’ın anlam dünyasına açılmalıdır. Kıraat konusunun başlagıç olduğunu belirlememizin amacı; zaman zaman, sadece yüzüne Kur’an-ı Kerim okuyan insanımızın elinden mana bilinmiyorsa Kur’an’ının alınmak istenmesidir. Halbuki, Hz. Peygamber (s.a.v); “Kur’an-ı Kerim okumak kendisine güç geldiği için kekeleyerek de olsa okuyanlara iki sevap” olduğunu müjdelemiştir.33 Aynı bağlamda; “Allah’ın Kitabından kim ki, bir harf okursa onun için on sevap vardır. Ben, “elif, lâm, mîm” bir harftir diyorum.”34 Ayrıca, Hz. Muhammed (s.a.v): “Sizden biriniz çarşıdan veya bir işini bitirip döndükten sonra yatağına yaslanınca hiçbir şey onu Kur’an’dan üç ayet okumaktan engellemesin”35 buyurmak suretiyle mü’minleri Kur’an kıraatine teşvik etmiştir. Bir gecede her kim yüz ayet okursa onun gafillerden olarak kaydedilmeyeceğini36 bildirmesi de Resûlullah’ın Kur’an kıraatine verdiği önemle ilgilidir.

Kur’an’ı Kerim öğretimine ve ona göre hayatın anlam kazanmasına önem veren Hz. Peygamber’in (s.a.v), Kur’an’la ilgili faaliyetlerini şöyle sıralayabiliriz: Ezberlemek, anlatma ve tebliğ, açıklamak ve yorumlamak, tatbik ve icrâ etmektir.37 Tüm bu sayılanları gerçekleştirmek için Hz. Peygamber çalışmasının kapsamına toplumun bütün fertlerini almıştır. Onlar için öğrenim kurumları oluşturmuş ve bu meyanda; H. II. yılda Mehremütü’nü Nevfel’in evinde tesis edilen ve Daru’l-Kurrâ adını taşıyan bir mektep kurmuştur. Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî’den ayrı dokuz mescidi daha Kur’an öğrenimine tahsis etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in emri üzerine her sahabe komşusunun evini mektep olarak kullanıyordu.38 Evlerimizin belki de zor durumlarda fonksiyonel kullanımıyla ilgili mesaj veren Rasûlullah (s.a.v), mescidinin bir bölümünü de Kur’an öğrenimine ayırmıştı. Buraya “suffe” denmektedir.39 Hatta Medine’li cömert sahabe Sad b. Ubade (r.a), bu mektepten seksen kadar öğrencinin iaşesini karşılardı. Kur’an öğretiminden kadınları da mahrum etmeyen Hz. Peygamber (s.a.v), haftanın bir gününü kadınlara ayırmıştı. Hanımlardan Hz. Aişe (r.a) ve Hz. Hafsa (r.a) eğitimin bizzat içindeydiler. Verilen bu Kur’an eğitiminin sonunda yaklaşık yirmi kadar hukukçu hanım yetişmişti.40

Kur’an öğretimiyle yakînen ilgilenen Hz. Peygamber aldığı vahyin anlaşılmasını ve kitlelere ulaşmasını istiyordu. Eğer vahiy hayata müdahele ederek sorunları çözmezse, inandırıcı da olamazdı. İnandırıcı bir dinin önderi olan Hz. Peygamber (s.a.v) şartlara göre hem Mekke’de hem de Medine’de insanların meselelerini Kur’an’a göre çözüme kavuşturuyordu. Kur’an’daki tümel hükümlerden yola çıkarak insanlığın problemlerine çözüm bulmak isteyenlerin birincil sorunu, Kur’an’ı anlamaktır. Lafzîliteral okuma üzerinde de duran Peygamber (s.a.v) ağırlığı anlamaya vermiştir. Anlama konusunda meclisler tertip edip kurumlar oluşturmayı şu Hadislerinde teşvik etmiştir: “Bir topluluk Allah’ın (c.c) mescidlerinden birinde toplanır; Kur’an tilâvet eder, birbirlerine onu öğretirlerse üzerlerine sekînet iner, Allah’ın rahmeti onları kaplar ve melekler onları kuşatır. Allah (c.c), kendine yakın kıldıklarının yanında onları anar.”41 Kur’an okumalarından istifade edip, rahmeti elde edebilmek için; “kalplerin ona istekli olduğu zamanda okumak gerekir.”42 Çok hızlı okumak suretiyle anlamdan uzak kalan bir okuyuşu Abdullah b. Mesud (v. h. 34), şiir türü bir okuma olarak nitelendirirken,43 Peygamber Efendimiz de üç günden kısa süreli hatimlerden bir şey anlaşılmayacağı için arkadaşlarını uyarmıştır.44

İnsanların hak yoldan sapmamaları için “kendisinden sonra sarılmamız gereken iki kaynaktan birincisi olan Kur’an”45 üzerinde yoğunlaşılarak değerler üretilmesi gereken bir kitaptır. Her türlü olayın ayrıntısını Kur’an’da arayıp, bulamayınca da Peygamberin gidişatını referans kabul etmeyenleri Resûlullah kınamıştır.46 Bu demektir ki, Kur’an’daki tümel hükümlerden evrensel mesajları sürekli üretmek zorundayız. Ayetlere işlerlik kazandırmak için değil de; subjektif bir yaklaşımla insanlar birbirini yenmek için ayetleri toslaştırınca, bu durum kınanması gereken bir haldir. Böyle kötü bir hadisenin, yani; ayetleri çarpıştırmanın sebebi, her türlü ön kabulü Kur’ana söyletmek hastalığından kaynaklanmaktadır. Bugün bile Kur’an-ı Kerim’e subjektif yaklaşım, onun anlaşılmasına engel olan en büyük hastalıklardan birisidir. Peygamber (s.a.v)’de bu konuda şu evrensel mesajını vermiştir: “Resûlullah, Kur’an ayetleri üzerinde münakaşa eden birilerini işittiğinde onlara şöyle buyurdu: Sizden önceki insanlar, Allah’ın kitabının bir kısmıyla bir kısmını toslaştırdıkları için helak oldular. Allah’ın kitabının bir kısmı bir kısmını tasdik edici olarak inmiştir. Birbirini yalanlamak için değil. Ondan birşey biliyorsanız söyleyin. Bilmiyorsanız, bilen insanlara, alimlere havale ediniz.”47

Ümmetini Kur’an-ı Kerimle eğiten Hz. Peygamber (s.a.v) sonuçta Kur’an’la düşünen, yaşayan ve değerler üreten bir toplum oluşturmak istiyordu. Böyle bir toplum oluşturabilmek için de Kur’an’ı anlamak ve hayata katabilmek cazibeli hale getirilmeliydi. İşte bu anlayışın bir sonucu olarak Rasûlullah (s.a.v.), toplumsal önderlikleri en iyi Kur’an bilenlere, yaşayıp yorumlayabilenlere veriyordu. Mekke’ye vali olan Abdullah b. Haris hac mevsiminde yerine bir köleyi vekil bırakıp Hz. Ömer (r.a.) de ‘niçin böyle yaptın; diye sorunca şu cevabı vermişti: “O kişi köle de olsa; Kitab’ı en iyi okuyan, farzları en iyi bilendir.”48 bu cevabıyla Abdullah b. Haris (r.a.) ve onun atamasını kabul eden Hz. Ömer (r.a.) Allah Rasûlü’nün yolunda olduklarını kanıtlamışlardı. Değil hayatta insanlar öldüklerinde bile Peygamber (s.a.v.) Uhud savaşında en iyi Kur’an bilenleri mezara önce koymuştu.49 Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in örnek davranışlarını ihya eder; bu anlayışı kendi hayatımıza katabilirsek yeniden yeryüzü önderliğinden bahsedebiliriz. Aksi halde sızlanmanın bir faydası yoktur. Çözüm, Hz. Peygamber (s.a.v)’dedir.

Kuran-ı Kerimi Okuyan İsmail Biçer


Rahmetli İsmail Biçer kimdir ?


Okumak için tıklayın


http://www.netpano.com/haber/1515/Bir/Kuran/


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir