KUZEY KAFKASYA: NEDEN ŞİMDİ?

Gürcistan, Ağustos’da operasyon yapmayı seviyor ama nedense bu Ağustos operasyonları, Gürcistan’ın istediği sonuçlara bir türlü ulaşmadığı gibi, hep felâketle sonuçlanıyor.

Abhazya’ya 14 Ağustos 1992’de (bugünlerde Osetya’ya yaptığı gibi yıldırım harekâtı şeklinde ve bölgenin ta içine birkaç saat içinde ilerleyerek) operasyona başlayan Gürcistan yönetimi, karşısında, Basayev’in de içinde bulunduğu Çeçenler ve özellikle büyük bir “Çerkes Bloğu” olarak nitelendirilebilecek Kuzey Kafkasya halklarını buldu, Abhazların yanında… Bir yıl sonra, Eylül 1993’de, Gürcistan, Abhazya’dan tamamen askerlerini çekmişti. Çekilirken, 200 bine yakın Gürcü sivil mülteciyi de beraber götürmek zorunda kaldı. Abhazya’nın nüfusu, böylece 500 binlerden birdenbire 250 binlere inerken, Gürcistan’ın nüfusuna da fazladan o kadar insan ilâve edilmiş oluyordu. Elbette bu zorunlu göçün (tehcir), Gürcistan’da nasıl sosyal sorunlara yol açtığını tahmin etmek, mümkün.

Fakat, Osetya operasyonu ve ardından gelişen Ağustos savaşını, basitçe, Gürcü milliyetçiği ile Kafkas halklarının milliyetçiliğinin karşılaşması olarak ele almak, soruna çok ama çok yüzeysel bakmak anlamına gelmekle kalmaz, olayların gelişimini ve bölgeyi anlamamızı da zorlaştırır.

15-16 yıldır uykuya dalan bu sorunların neden bu yıl bu kadar alevlendiğini ve savaşın patlak verme zamanının neden bu yıla denk geldiğini, tarafları doğru biçimde analiz ederek, tarihî veriler ışığında değerlendirmek gerekiyor. Bu analizde açığa çıkacak en şaşırtıcı ve ciddi olay, Rusya’nın, Kuzey Kafkasya bloğunu nasıl ve ne şekilde kontrol altına aldığı ve Çeçen Bağımsızlık Savaşı (veya Cihadı) olarak bildiğimiz mücadelenin, aslında Kafkasya bloğu arasındaki bir mücadeleye karşılık geldiği olacaktır.

Gürcistan-Rusya arasında patlak veren bu savaşın, Kafkasya Bloğu ve Çeçen Savaşı ile doğrudan ve dolaysız bağlantısı vardır. Bu veriler, Türkiye’deki Çeçen Mücahedesi algılamasını kökünden değiştirmelidir. Ancak, “cihad” eksenli politika yürütenler, yine de bu algılamanın değişmesine kolay kolay izin vermeyecektir. Bu açıdan, Türkiye’deki yaygın, “Çeçen Cihadı” algılamasının, hemen değişeceğini sanmıyorum.

Gürcistan’ın resmî sınırları içinde yer alan, Abhazya ve Güney Osetya’yı da kapsayan bütün Kuzey Kafkasya haritasına bir bakalım: Ne görüyoruz? Batıdan doğuya doğru bir dizi “özerk bölge” statüsünde bulunan, cumhuriyet… Sovyetler Birliği döneminden kalma haritalar ile bugünkü harita arasında hiçbir fark yok. Sadece Cumhuriyetlerin isimlerinin sonundaki S.S.R. (= S.S.C., yani Sovyet sosyalist Cumhuriyeti) ibaresi değişti, o kadar (Bakınız: http://img2.tfd.com/wiki/7/79/Caucasiamapussr.gif ve bugünkü durum için Reuters haritası: http://www.alertnet.org/thefacts/imagerepository/caucasus400.jpg).

Batıdan doğuya doğru: Adige (Krasnodar kray’ı içinde), Abhazya (Gürcistan içinde), Karaçay-Çerkes (Krasnodar kray’ı içinde), Kabardino-Balkar (veya Kabartay-Balkar), Kuzey Osetya, Güney Osetya (Gürcistan içinde), İnguşetya (İnguş Cumhuriyeti), Çeçenistan (veya Çeçenya veya İçkerya) ve Dağıstan. Bu cumhuriyetlerde, etnik akrabalık taşıyan ve bölge isimlendirmelerine Adige, Kabardey (Kabartay) ve Çerkes olarak geçen kavimler arasında büyük fark yoktur. Hepsi, Çerkes’dir. Bazı kaynaklar, Osetleri de Çerkesler içine katarlar. Ancak Osetler, genel olarak Hint-Avrupa Dil Ailesi’ne mensup İranî (Fars asıllı) halk olarak kabul edilirler. Çeçen ve İnguşlar da akrabadır. Dağıstan olarak adlandırılan bölgede, başta Avarlar ve Lezgiler olmak üzere çok sayıda halk yaşar. Bölge isimlendirmelerinde adı geçen Karaçaylar ve Balkarlar ise Türk’tür. Yine bölgede bu cumhuriyetlere dağılmış önemli bir topluluk oluşturan ama özerk bir bölge içinde toplanmayan Nogaylar da, Türk asıllı (Kırım Tatar Hanlığı mirası) halktır. Kuzey Kafkasya’nın değişik bölgelerinde ve özellikle Dağıstan’da da ciddi oranda Azeri nüfus vardır. Fakat hepsinden önemlisi, Kuzey Kafkasya’da, ta Çarlık döneminden beri süregelen kolonizasyon politikaları ile çok sayıda Rus nüfus yerleşmiştir. Bunlar, Adige ve Karaçay-Çerkes bölgelerinde nüfusun çoğunluğunu oluşturmakta, Kabardey-Balkar, Kuzey Osetya ve İnguşetya’da nüfusun ikinci çoğunluğuna sahip bulunmaktadırlar (Güzel ve açıklayıcı bir etnik harita için bakınız: http://www.colorado.edu/ibs/waroutcomes/pics/ethnicMap.jpg)

Etnik haritalardan, batıdaki Çerkes grubunun neredeyse yok olduğunu (1864’de, “Büyük Sürgün” ile büyük çoğunluğu Osmanlı topraklarına göç etti) veya asimile edilmiş bulunduğunu, ancak Abhazya’da asimile olmadan ayakta kalabildiklerini görüyoruz. Doğu grubu ise ancak Osetler katıldığında bir anlam ifade etmektedir. Fakat, Osetlerin Çerkeslerden sayılıp sayılmayacaklarına dâir çelişkili bilgiler vardır. Ayrıca, din faktörü de Çerkesleri bölmektedir. Batı grubu, çoğunlukla Müslüman’dır. Abhazlar içinde Hristiyanlar da bulunmaktadır. Osetler ise ondokuzuncu yüzyılda Rusların zorlamalarıyla Moskova Patrikhanesi’ne bağlı Ortodoks Hristiyanlığı büyük oranda kabul etmişlerdir. Çeçenler ve İnguşlar ise Müslüman’dır.

Bu kadar bölünmüşlük içinde, Rus Çarlığı’nın yıkılmasının ertesinde, 1918’de bu halklar, tarihte ilk defa Birleşik Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurdular. Elbette bu birleşik cumhuriyet, kısa ömürlü oldu. Önce Gürcistan’daki Menşevik hükümetini, daha sonra da Beyaz General Denikin’i gerekçe gösteren Sovyetler, kısa sürede bu cumhuriyeti dağttılar. (Birleşik Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin hikâyesi, bayrağı ve önde gelen kişileriyle ilgili bilgi için bakınız: http://www45.brinkster.com/karachaymalkar/sovyetdonemindekarachaymalkaredebiyati.01.htm) 1921’de, bu eşi bulunmaz birlik cumhuriyeti, tamamen yok olmuştu. Ardından, 1920’li yıllar boyunca, bu cumhuriyet, Sovyetler tarafından çeşitli etnik bölgelere ayrılarak, parçalandı. Bu şartlar altında, Stalin’in harita üzerindeki oynamaları ve Gürcistan’ı kayırmasıyla, Güney Osetya 1922’de Gürcistan’a, Kuzey Osetya ise 1925’de Rusya’ya (SSR) bağlandı.

Osetya’nın Gürcüler’e karşı tarihî nefreti ile bölgenin kısa ve ayrıntılı tarihi için, Sefer E. Berzeg’in makalesini okumak gerekiyor: “Güney Osetya yöresinin Gürcülerle olan zoraki “birliği”, XIX.yüzyıl ortalarında, yörenin Çarlık Rusya`sı tarafından istila edilerek köleleştirilmesinden sonra başlamıştır. Kafkas-Rus savaşlarının başında nüfusu 10.000 kişiye zor ulaşan bu yöre, iklim ve coğrafya yapısı nedeniyle yılın dokuz ayını kuzeydeki soydaşlarıyla bağlantısı kesilmiş olarak yaşardı. Bu yöredeki Oset-İron`lar, sayısız dağ boğazlarında yaşadıklarından, yılın birçok ayında kendi aralarında bile baglantıya sahip değillerdi. Buna karşın, Gürcistan`ın 1801 yılında ilhakından sonra Rusya`ya karşı başlayan mücadeleleri küçük aralıklarla elli yıl sürmüş ve ancak 1850`de sona ermiştir. Oset`lerin Urs-Khoh dediği Kazbek Dağı`nın güney eteklerinde yer alan Güney Osetya halkının özgür yaşamı, “uygar” Rus milletinin yaşamakta olduğu “krepostnoy” (kölelik) rejimiyle bağdaşmıyordu. Üstelik Kuzey ve Güney Kafkasya`yı birleştiren en önemli geçitler de bu yöredeydi. Bu yüzden Çarlık Rusyası`nın, yalnız “krepostnoy” rejimine benzer bir düzene sahip olan feodal Gürcistan`da değil, özgür Güney Osetya halkı üzerinde de kölelik rejimini kurması gerekiyordu.

Çarlık Rusyası, bu düşüncelerle ve silah zoruyla işgal ettiği Güney Osetya`nın halkını zorla Hristiyanlaştırdı ve birkaç işbirlikçi Gürcü feodalinin köleliğine verdi. Bu halkın ulusal topraklarını da söz konusu Gürcü feodallerinin mülkü olarak ilan etti. “Rusların Kafkasya`daki Savaş ve Egemenliğinin Tarihi” adli eserin sahibi Dubrovin bu konuda şunları yazıyor: “Güneydeki Osetler feodallerine karşı nefret duygusu besliyorlardı. Kendilerini Gürcü feodallerinin tutsaklığına verdigi için Rusya`ya karşı savaşıma her zaman hazırdılar.” Güney Osetya halkının 1917-1921 yıllarında komünizmin kucağına atılmasındaki en önemli etken de herhalde bu gibi hususlardı.” (http://www.kapba.de/GurcuSovenizmi.html)

Dikkat edilirse, Osetler, kendilerine “İron” ve Osetya’ya da “İriston” adını veriyorlar.

1918-1921 Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin artık bir tarih olduğu zannedilirken, Sovyetler’in dağılmasına doğru, sürpriz şekilde, bu birliğin yeniden canlandırılması çalışmaları başladı. 1989’da, Sovyetlerin dağılacağını kesin olarak anlayan Kafkas Birlikçileri, Birleşik Kafkas Cumhuriyeti’ni, 1921’de kaldığı yerden aynen devam ettirmek için harekete geçtiler. Sovyetler’in dağılmasına saatler kala, 1991’de alınan nihaî kararlar ile Kafkas Cumhuriyetleri Federasyonu ve hedefi ilân edildi. Bu oluşuma destek veren halklar, şunlardı: Abazin, Abhaz, Avar, Adıge, Çeçen, Dargin, Lak, Kabardey, Oset (kuzey ve güney), Çerkes ve Şapsığ halkları. Balkar, Karaçay, Kumuk ve Dağıstan`dan Nogay halklarının kongreye katılmayı kabul etmedikleri, Dargin ve Lezgilerin de iletilen davete cevap vermedikleri kaydedilmektedir (Avar, Dargi, Lezgi ve Rutullar, 1992’de kongreye katılmış) Bakınız: http://www.alancuma.com/tarihce/14.htm, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi Cem OĞUZ Percephons Journal of International Affairs [Haziran-Ağustos 1999 cilt 4, sayı 2] / Fehim Taştekin.

Yukarıda bahsedilen bu makaleden, ilân edilen kongre ve federasyonun gücünün, hemen, Ağustos 1992’de başlayan Abhazya Savaşı’nda kendini gösterdiğini ve Gürcistan’ın Abhazya’dan uzaklaştırılmasında nasıl büyük etkiye sahip olduğunu öğreniyoruz. 1992-1993 savaşına katılan Çeçen Komutan Basayev’in değerlendirmesi de, daha o zaman savaşın alacağı yönü ve bölünmenin işaretlerini vermesi açısından dikkate değer: “Abhaz-Gürcü çatışmasının savaşa dönmesi Rusya`nın işine geliyordu. Bu sayede her iki taraf da yıpranmış bir şekilde Rusya`nın ayağına gidecekti. (…) Tarih gösteriyor ki Kafkasya`nın entegrasyonu için yapılan tüm teşebbüsler temelde anti-Rus tezine dayanmaktadır. Moskova`nın bugünkü gelişmeler karşısında başlıca görevi bu şekilde istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasını önlemektir.”

Bu önemli makale, bugüne kadar uzanan çatışmanın arka planını, bütün çıplaklığı ile vermektedir. Makalede, iki dönüm noktası göze çarpmaktadır: Birincisi, 1991’deki kongreye katılmayan İnguşların, aslında Kuzey Kafkasya Federasyonu’nun doğal bir parçası oldukları halde, Osetler ile gerginlik ve daha sonra sıcak çatışmaya yol açmaları dolayısıyla, hem federasyondaki itibarlarını yitirmeleri, hem de bölgeye Osetler tarafından Rusya silahlı güçlerinin davet edilmesine yol açmaları. Rusya’nın bölgeye askerî bakımdan güçlü müdahalesine yol açan ilk gelişmenin, Ekim 1992’de yaşanan bu Oset-İnguş Çatışması olduğu anlaşılıyor.

Diğer önemli dönüm noktası da, Dudayev’in Çeçen liderliğinin ve tamamen Rusya karşıtı politikasının, Kuzey Kafkasya Federasyonu Kongresi bünyesinde ayrılık oluşturması ve giderek büyük çatlamaya yol açması. Bunda, din faktörü de büyük ölçüde rol oynamaktadır. Din, iki yönden önemlidir: (A) Birlikte özellikle Osetler ve Abhazlar açısından, Hristiyanlığın önemli rol oynaması (B) Stalin politikaları yüzünden, özellikle Çerkes halklarının birbirlerinden izole edilmiş bölgelere ayrılması ve sonuç olarak, din duyguları etrafında birleşmeyi önleyici etnik ayrılıkçılık. Dudayev ve Çeçen liderliğinin “Cihad” tutumu da, ayrılıkları ve çatlamayı radikal olarak etkilemiş bulunuyor. Osetleri veya Hristiyan Abhazları, Rusya’ya karşı “Cihada” çağırmanın anlamsızlığı ortadadır. Öte yandan, yılların etnik bölücü propagandası, Kafkas halklarını öz kardeşlerinin yardımına koşmak konusunda her zaman caydırıcı rol oynamaktadır.

Çeçen Direnişi’ni vahşice askerî yöntemlerle kırıp bölgeye sızan ve Kuzey Kafkasya Birliği’ni kendi tarafına doğru çekip dönüştüren Rusya’nın açık ve gizli operasyonlarının dikkatle değerlendirilmesinde fayda var. Bugün, Kuzey Kafkasya halkları, Rusya’nın peşinden giden liderlerini izlemekten başka çare göremiyorlar. Önlerinde, Kuzey Kafkasya Birliği’ni radikal yöntemlerle tehlikeye atan, liderlik yapma ısrarıyla diğerlerinin düşmanlığını kazanan Çeçenler; Çeçen Direnişi’ni en vahşi ve katliamcı yöntemlerle, siviller üzerinden bastıran Rusya ve Kızılordu; Çerkeslerin batı ve doğu kollarının sahip olduğu toprakları durmadan işgal edebileceği tehdidini savuran ve zaman zaman en az Kızılordu kadar vahşi yöntemleri kullanabilen ama kendi içinde bir türlü istikrara kavuşamamış Gürcistan ve Gürcistan Ordusu duruyor. Bu şartlar altında, Rusya’nın, kendilerini provokatif mâceralara sürüklemelerine karşı koyamıyorlar.

DURDURALAMAYAN KIZILORDU, YENİ-YENİ DÜNYA DÜZENİ’NİN İŞARETİ

Rusya ise uluslararası arenada Gürcistan’ı sıkıştırmak için bütün argümanları kullanıyor. Kullandığı en önemli argüman ise dehşet! Gürcistan’ın şehirlerini, köylerini ve limanlarını, rastgele seçilmiş hedefleri, hiç acımadan vuruyor ve siviller üzerinden, büyük kayıplara yol açan vahşi savaşlarını hiç umursamadan sürdürüyorlar. Kızılordu, dehşetini, Gürcistan üzerinden bütün dünyaya göstererek, gözdağı veriyor.

Kızılordu, durmayacaktır. Daha savaşın en başından itibaren, doğrudan doğruya Gürcistan şehirlerini ve sivil Gürcü hedeflerini vurmaktan çekinmediler. Karadeniz Filosu’nun Gürcistan limanlarını abluka altına alması da, Ukrayna ve Türkiye’yi savaşın içine çekme politikasının bir parçasıdır. Rusya, neo-Sovyet pozisyonuna geçmek için Gürcistan’ın Osetya operasyonunu büyük bir fırsat olarak kullanmak istedi ve bunu sonuna kadar sürdürecektir.

Şimdi, Gürcistan’ın tam ortasında, Tiflis’e 50, belki de 20 kilometre yaklaşmış durumdalar (Zaten Güney Osetya başkenti Tskhinvali ile Tiflis arasında yetmiş ilâ 100 kilometre ya var, ya yok). Batıda, Abhazya’da ve Karadeniz kıyısı boyunca, Gürcistan topraklarında ilerliyorlar.

Bütün bunlar ne demektir? Dünyanın, 1991’deki Sovyetler Birliği’nin çöküşünden itibaren yeni dünya düzenine girmesi ve artık dünyanın eskisi gibi olmayacağının söylenmesi gibi, Gürcistan savaşı ile de dünya yeni bir düzene daha girmek üzeredir ve elbette, dünya, 2008’den sonra da artık eskisi gibi olmayacaktır!

Gürcistan’dan sonra sıra, Ukrayna’ya ve hiç kuşkunuz olmasın, TÜRKİYE’YE gelecektir. Rusya, bölgedeki duruma, özellikle 2003 ve 2004’deki turuncu devrimlerden beri fena halde içerlemektedir. Ukrayna’da Yuşçenko yönetiminin iş başına gelmesine kadar yaptığı doğrudan veya dolaylı, gizli veya açık müdahalelerin haddi, hesabı yoktur. Muhtemelen, Yuşçenko’nun dioksinle zehirlenerek yüzünün şeklinin değiştirilmesi de bir Rus gizli servisi operasyonudur. Yuşçenko yönetiminin iktidara gelmesinden sonra da Ukrayna iç işlerine müdahaleye devam etmektedir. Ukrayna’nın Rusça konuşan ve her anlamda Rusya’ya bağlılığını ilân eden doğusu ile Kırım, her an Ukrayna’dan ayrılabilir. Bu da savaşın bir anda Doğu Avrupa’ya yayılması demektir. Yuşçenko, Allah’tan Rus asıllı, Rusça konuşuyor ve Rusları ve politikalarını iyi biliyor da durumu idare ediyor. Saakaşvili gibi “hedefteki ördek” rolünü farkında olmadan benimseyecek adam değildir Yuşçenko.

GÜRCİSTAN’IN VE OSETYA’NIN ETNİK YAPISI

Kuzey Kafkasya’da etnik bölünmüşlük ne kadar Sovyet resmî otoriteleri tarafından körüklenmiş ise Gürcistan’da da o kadar örtülmüştür. “Gürcü”ler, tek bir halk değildir. Öyle ki, Kuzey Kafkasya halklarının tersine, birbirine akraba Gürcü halkları arasında, zaman zaman su yüzüne çıkan derin anlaşmazlıklar vardır. Örneğin, Gürcistan’ın Sovyet sonrası ilk bağımsızlık döneminde devlet başkanlığına seçilen Zviad Gamsahurdia’nın, Megreller tarafından desteklenmesi, kanlı iç çatışmalara, halkın üzerine ateş açan karanlık güçlerin sahneye çıkmasına ve sonunda Şevardnadze’nin darbesine yol açmıştı.

Gürcistan halkları, bir çok büyük kollara ve alt kollara ayrılmıştır. Çeşitli kaynaklara göre bunlar şöyle sıralanıyor:

– Kartveller (Asıl Gürcüler de deniyor)

– İnguiller (veya İngilo – bazı kaynaklar, Kartvellere dahil ediyor)

– İmeretler

– Gurienliler

– Acaralar

– Pşavlar (veya Psavlar)

– Kevsurlar (veya Hevsurlar)

– Megreller (veya Megrelyalılar – bazı kaynaklarca, “Mingreller” – Kartveller veya asıl Gürcüler’den sonra en büyük halk)

– Lazlar (Çoruh Vadisi’nde oturan ve büyük bölümü Türkiye’de kalmış Müslüman halk)

– Svanlar (Swanlar)

– Tuşlar

– Mohevler

– Mtiullar

(Bakınız: “Kafkasların Yetmişiki Ulusu”, Stefanos Yerasimos, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Nisan 1992; http://www.paukaf.com/viewtopic.php?f=47&t=6288; http://kafkasya.uzerine.com/index.jsp?objid=667)

Bazıları Müslüman olan Gürcü halklarının Hristiyan olanları, büyük oranda Ermeniler gibi ayrı bir kiliseye (Ortodoks Kart Kilisesi) mensuptur.

Kafkas asıllıların Türkçe internet sitelerinden, Osetlerin, tarihî kavimlerden Alanlar’dan geldiklerini ve bugün “İron” ve “Digor” isimli iki gruba ayrıldıklarını öğreniyoruz. Alan ismi, bugün Türkiye’de yaşayan Kafkas asıllı halkların önemli bir kısmınca benimsenmekte ve bu isimle kurulmuş dernekler bulunmaktadır.

TÜRKİYE’NİN GÜRCİSTAN VE KAFKASYA ÜZERİNDEKİ HAKLARI

Türkiye’nin Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü sık sık vurgulaması, boşuna değil. Gürcistan toprakları içinde yer alan Acara özerk bölgesinin varlığı, tamamen, Türkiye’ye bağlı.

Yukarıdaki haritalardan, Acaraların yaşadığı Acara özerk bölgesinin sınırlarına bakıldığında, bu sınırların, Osmanlı’nın Batum livasının sınırlarına denk geldiği görülecektir. Batum, Kars ve Ardahan ile birlikte “Elviye-i Selâse” yani üç sancak diye anılan, 1878’de (93 Harbi) Ruslara terk edilen topraklarımız içinde yer almaktaydı. Osmanlı Ordusu, 1918’de bu toprakları geri almış ve hatta Bakü’ye kadar ilerlemişti. Fakat aynı yılın 30 Ekim’inde imzalanan Mondros Ateşkesi ile Azerbaycan topraklarından çekilmiş ve bu üç sancakta da büyük ölçüde Ermenilerin faaliyet göstermelerine göz yummak zorunda kalmıştı. Ancak yine çok geçmeden, General Kâzım Karabekir’in harekâtı ile yeniden Batum dahil eski sınırlarına ulaşmıştı. Bu arada Batum (tıpkı Musul gibi), 28 Ocak 1920’de Son Osmanlı Meclisi tarafından ilân edilen Misâk-ı Millî (Ahd-ı Millî) içinde yer almıştı. Çünkü Mondros Ateşkesi’nin imzalandığı anda, Osmanlı Ordusu’nun bulunduğu hat içinde Batum da (tıpkı Musul gibi) bulunuyordu. Misâk-ı Millî, Türklerden değil, Osmanlı tebaası olan Müslüman çoğunluktan bahseder. Dolayısıyla, Müslümanların çoğunlukta olduğu Batum da, doğal olarak, Misâk-ı Millî’ye dahil oluyordu.

Sovyetler ile gelişen dostluk atmosferi içinde, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması, Batum’un Gürcistan’a (SSR) bırakılmasını, iki kesin şarta bağlıyordu:

“Madde 2- Türkiye, işbu Andlaşmanın birinci maddesinde gösterilen sınırın kuzeyinde Batum Livasına ilişkin topraklar ile Batum kenti limanı üzerindeki egemenlik hakkını, şu koşullarla, Gürcistan’a bırakmağa razı olur:

Birinci: İşbu Maddede belirtilen yerler halkının, her topluluğunun kültürel ve dinsel haklarını sağlayacak ve bu halkın yukarıda sözügeçen yerlerde isteklerine uygun bir tarım toprakları rejmi kurma olanağına sahip olacak biçimde geniş bir yönetimsel özerkliğe kavuşması.

İkincisi: Batum limanı üzerinden Türkiye’ye giden ya da oradan gelen ticaret malları ve tüm nesnelerin gümrük vergisine bağlı tutulmayarak ve hiç bir engelle karşılaşmayarak, her türlü vergi ve ücretten bağışık biçimde, serbest transit hakkı ile birlikte, Türkiye’nin özel harcamalardan ayrık olarak, Batum limanından yararlanmasının sağlaması.”

Birinci şartta, çoğunluğu Müslüman olan Batum çevresi halkı için, tarım topraklarını da koruyacak geniş bir özerklik öngörülüyordu. Bu şarta istinaden, Gürcistan içinde Acara Özerk Bölgesi kurulmuştur. İkinci ise sonraki yıllarda ve özellikle Stalin dönemi ile İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, hemen hemen hiç uygulanmayacaktı.

Moskova Antlaşması’nın üçüncü maddesi, Nahcivan toprakları sınırlarının çizilmesi ile Nahcivan’ın Azerbaycan koruyuculuğuna bırakılmasını öngörüyordu:

“Madde 3- bağıtlı Taraflar, Andlaşmanın 1 (C) Ekinde belirlenen sınır içindeki Nahcivan kesiminin, koruyuculuk hakkını üçüncü bir devlete hiç bir zaman bırakmamak koşulu ile, Azerbaycan koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda anlaşmışlardır.”

Bakınız: http://tr.wikisource.org/wiki/Moskova_Antla%C5%9Fmas%C4%B1

16 Mart 1921 Moskova Antlaşması, Sovyetler Birliği’nin, Batum’un ve Nahcivan’ın statüsünün Türkiye tarafından belirlenmesini ve Türkiye’nin gözetiminde olmasını kabul etmesi anlamına geliyordu.

Sadece Sovyet temsilcileri ile yapılan bu anlaşmanın, bölge ülkeleri ile ileride sorunlara yol açabileceğini düşünen Türkiye, akıllıca bir siyaset ile bu anlaşmayı, 13 Ekim 1921’de imzalanan Kars Antlaşması ile Kafkasya’nın üç ülkesine de ayrı ayrı onaylatmıştır. Moskova Antlaşması hükümlerinin hemen hemen tekrarı niteliğindeki Kars Antlaşması, Ermenistan (SSR), Gürcistan (SSR) ve Azerbaycan (SSR) temsilcileri tarafından ayrı ayrı imzalanmıştır.

Bakınız: http://tr.wikisource.org/wiki/Kars_Antla%C5%9Fmas%C4%B1

Sovyetlerin yıkılışından sonra, 1991’de, Ermenistan’daki Taşnak yönetimi, bu anlaşmayı tanımadığını ilân etti. Bugün Gürcistan Devlet Başkanı olan Saakaşvili de, 1992’de, Kars Antlaşması ile aynı yıl imzalanan Türkiye-Gürcistan Dostluk Antlaşması’nın âdil olmadığını ve Gürcistan’ın çıkarlarına aykırı olduğuna ilişkin bazı sözler sarf etti (Bakınız: http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=2446).

1921 Kars Antlaşması’nın, Sovyetlerin yıkılması ve Gürcistan ile Ermenistan tarafından tanınmaması yönünde ortaya konan bu gibi çabaları gören Türkiye, elini çabuk tutarak, Gürcistan ile Kars Antlaşması’nı teyit eden ve yenileyen yeni bir anlaşma yaptı.

30 Temmuz 1992 tarihinde Tiflis’te imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Gürcistan Cumhuriyeti Arasında Dostluk, İşbirliği ve İyi Komşuluk Anlaşması”, 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması’nı, dolayısıyla, Türkiye’nin Gürcistan sınırları ile Batum’un (Acara özerk bölgesi) durumunu net olarak bir kez daha ve mutabakat ile teyit ediyordu (Bakınız: http://www.basarmevzuat.com/dustur/kanun/5/0244/92-3430gurcu.htm).

Ayrıca, 14 Temmuz 1997 tarihinde Tiflis`de imzalanan ve 10/3/1998 tarihli ve 4353 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan “Türkiye Cumhuriyeti ile Gürcistan Arasında Sınır Sözleşmesi” de, Gürcistan ve Türkiye sınırlarını Kars Antlaşması’na göre bir kez daha ve teknik ayrıntılarıyla teyit etmekle kalmıyor, aynı zamanda Sovyet sınır yetkilileri yerine Gürcü sınır yetkililerinin geçirilmesini de onaylıyordu (Bakınız: http://www.basarmevzuat.com/dustur/kanun/5/0244/98-11512gurcu.htm).

Fakat, Türkiye ile Gürcistan (dolaylı olarak da Ermenistan) arasında, bu resmî protokollerin dışında, başka bazı sorunlar vardır. Bunların en başında, Ahıska Türkleri sorunu gelmektedir. Moskova ve Kars Antlaşmaları ile Batum’daki Müslümanların haklarını koruyan Türkiye, nedense Ahıska’da yaşayan öteki Müslümanları, o dönem unutmuştur. Nitekim, bundan faydalanan Stalin yönetimi, 1943’de, Ahıska Türklerini Orta Asya’ya sürgün etme hakkını bulmuştur. Yaklaşık beşbin civarındaki nüfustan bir tek kişi bile, geri dönme hakları daha Sovyet döneminde tanındığı halde, bugün hâlâ yurduna dönebilmiş değildir. Halbuki, eski Sovyet cumhuriyetleri Rusya ve Ukrayna’daki yerlerinden edilen öteki halkların önemli bir kısmı, yurtlarına geri döndüler. Bu hak, bir tek Ahıskalılara tanınmıyor.

Ayrıca, Ahıska Türklerinin eski topraklarına (Samske-Javaheti) yerleştirilen Ermeniler, şimdi Gürcistan’dan özerk bölge olma talebinde bulunuyorlar. Bu durum, Türkiye, Gürcistan ve Ermenistan’ı, ayrıca ve ayrı ayrı karşı karşıya getirmektedir.

11-12-13 Ağustos 2008

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir