LAİKLİKLE KARIN DOYAR MI?

Dünya iki kutuplu olmaktan çıktı. Artık dünya iki blok ve Üçüncü dünyacılardan ibaret değil. Devletler pozisyon alırken büyük sıkıntılar çekiyorlar. Nato’ya, Varşova Paktına veya Tito öncülüğündeki Üçüncü Dünya devletlerine katıldığınızda yapmanız gereken işler ve uygulamanız istenen politikalar belliydi.



Bugün herşey birbirine karışmış durumda. Nato’ya dahil olduğunuz halde, güneyinizde bir Kürt devleti kurulması politikalarına maruz kalırsınız, Pakistan gibi Rusya yanlısı olmadığınız halde ABD operasyonlarına zemin olabilirsiniz. Rusya için Avrupa’da ittifak edebileceği bir alan oluşturmak için Bosna’da katliam yaptığınız için Uluslar arası Mahkemelerde yargılanabilirsiniz. Rusya ile anlaşmanın aynı zamanda ABD’nin istediği bir politika olmadığını ve aralarında bir işbölümü bulunup bulunmadığını söyleyemezsiniz.



Dünya postmodern bir döneme girdi. Doğrular ve yanlışlar kesinliğini kaybetti. Artık ideolojiler, kapitalist ve sosyalist ülkeler arasındaki yarış ve rekabet kayboldu. Tarihin sonu derken, Sovyetler çöktü derken dünyanın yeni ideolojisi yüksek ideallerden vazgeçen bir dünyaya bıraktı yerini. Bunun yerine terör ve “nükleer tehdit” ürettiği iddia edilen İran, Kuzey Kore veya El-Kaide;Taliban dünyanın ortak düşmanları ve “uluslararası öteki” ilan edilmiştir. Pakistan bu hedefsizliğin kurbanıdır.



Dünya politikaları karışık ve çok faktörlü bir alanda cereyan ediyor. Bu kadar kompleks olması şaşırtıcı değil diye düşünebilirsiniz. O zaman Türkiye ölçeğinde düşündüğümüz zaman postmodern etkiler kendisini daha yakıcı bir şekilde gösteriyor.
Devletin temel nitelikleri ile halkın temel tercihleri çatışıyorsa bu postmodern bir gerilimin doğal sonucudur mu dersiniz yoksa Türkiye zaten kuruluşundan beri postmoderndi diye teselli mi bulursunuz.



Yargıtay Başsavcısı “Muhafazakar partiler öne çıktıkça, ekonomik büyümeye daha çok vurgu yapılmak suretiyle, laikliğin gündemden düşürüldüğü görülmektedir” diyebilmektedir. Türkiye Anayasası devletin niteliklerini “demokratik laik sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlıyor ama bütün tartışma din/laiklik, ekmek-sembol arasında sürüp mayınlı alanlar oluşturuyor. Türkiye laikliğin ekmeğini büyüttüğüne, ihracatını artırdığına, kamu bütçesini fazla vermeye ve gelir adaletini sağladığına şahit olmadı. Aç kalalım ama laik olalım veya dindar kalalım tartışmaları arasında yarım yüzyıldan fazla bir zaman kaybetti. Sembolik şiddet, ülke gerçeklerinden daha zalim savaşlara ve meydan okumalara hayat verdi.



Ülkede AKP’ye AkePe mi yoksa Ak Parti mi diyelim tartışmaları, nasıl sade suya tirit bir alan oluşturuyorsa, ekonomik büyüme, gelir adaletini sağlama, herkese aş ve iş bulmak gibi temel politikalar önem kazandıkça laiklik gündemden düşürülmektedir şikayetleri de paralel bir kaygının ifadesidir. Sembollerin kavgasından reel politikaya, aş, iş, insan temelli tartışmalara yöneldikçe Türkiye gerçek yerine ve politikalar sağlam zeminlere oturacaktır.



Artık ülkelerin tercihlerini belirleyen ordular değil, işadamları, bakanlar değil CEO’lar, hakimler ve savcılar değil gazeteci ve televizyonculardır. Resmi ideolojinin ritüelleri değil sosyal yardımlar, yeşil kartlar ve gelirleri artıran politikalar belirleyicidir. Bu gerçekliği ve dünyanın geldiği noktada değişimi farketmeyenler çözüm üretmek yerine Türkiye’yi 1940’lardaki konumuna geri götürmek için her şeyi göze almış görünmektedirler. Bu çabanın sonuçsuz olduğunu söylemek fazla iddialı olmasa gerek.



Bu postmodern dönem; doğruların yanlış, yanlışların doğru kabul edildiği, devletlerin yüksek ülküler çevresinde oybirlikçi tekçi bir toplum oluşturduğu dönemlere son vermiştir. Rusya’da komunizmin ideallerinden çok Rusya’nın varoluşu, ABD’de liberal ve özgürlükçü bir dünya yerine sömürüye dayalı yüksek tüketimi sürdürmek kaygıları öne geçmektedir. Dünya yeni dönemde hareket alanlarını genişleten poltikalara ve hukuki düzenlemelere giderken, Türkiye’de hâlâ tek parti dönemi özlemleri arkaik bir iddia olarak kendini sürdürmektedir.



Bu nedenle Türkiye varoluşunu devlet-millet çatışmasından bütünleşmeye imkan veren düzenlemelere hayat vermekte görmelidir. Bu nedenle de yeni bir anayasa yapmalıdır. Hareket alanını genişleten, sınırlama olmadan, serbestliğin önünü açan, özgürlüğün asıl, yasaklamaların istisnai olduğu kısa bir anayasa olmalıdır. Belki Yargıtay Başsavcısının çıkışı böyle bir anayasanın önünü kapatmak isteyenlerin bilinçaltını seslendirmektedir.



Ülke Ak Parti ile bu heveslere son verecek bir fırsat bulabilir. Ak Parti yöneticileri, MHP ve DTP’nin katılımını sağlayan, bu partilerle ortak uzlaşma alanları bulan bir faaliyetle böyle bir anayasaya imkan tanıyacak sayısal çoğunluğun hakkını vermelidirler. Partinin adının okunuşunda değil, TBMM’de yeni bir anayasanın yapılmasında bulmalıdır hayat alanını. Yoksa postmodern bir yapılanma olarak “baki kalan kubbede hoş bir seda” olarak bir anayasa bırakmak da bir tercihtir, geldiği hızla geçip giden partiler kervanına katılmak da bir tercihtir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir