Mâbede götüren basamak

Bir insanın huzursuz olması için sahip olduğu bir şeyi kaybetmesi yetiyor. Dostoyevski dergisini kaybetti, huzursuz. Eşini ve kardeşini kaybetti, huzursuzluğunun üzerini kalın bir acı tabakasıyla örtüyor. Fakat çok geçmeden başına gelen bütün felaketlerde olduğu gibi kömür madenleri, elmas vermeye başlıyor ona. Her şeyi derinden kavrayabilme yetisidir bu elmas kaderini sevgiyle kabul ettiren. Ona, “İnsan için sonsuzluğun önünde eğilmekten daha gerekli bir şey yoktur.” dedirten. Böyle zamanlarda zirveden aşağıya sarkıtılan ipe yapışıyor hırsla ve elleri parçalanıp kanayana kadar tırmanıyor. Çalışmayı hiç kimse onun kadar sevmemiş, çalışmadan hiç kimse onun kadar tiksinmemiştir. Zıtlıkların ruhunda galeriler açtığı bu adam çalışmayı deliler gibi seviyor çünkü kurtuluşu oradadır, çalışmaktan tiksiniyor çünkü felaketi de. Her romanını yazmadan önce satmak zorunda kalması onu zincirleriyle masaya oturtmuş, köleliğin soğuk mengenesi ruhunu yazmakla susmak arasında sıkıştırıp ezmiştir. Yaşamak için yazmak zorundadır Usta ve yazmaya zamanı yoktur. Bu yüzden neredeyse müsveddelerini yayınlamakta, Tolstoy’u ve Turgenyev’i sırf zamanları olduğu için kıskanmaktadır. Fakat bunlar nasıl müsveddelerdir ki her biri yalnız Rusları değil insanlığı ayağa kaldırmıştır. Yeraltından Notlar, daha sonra yazacağı efsanevî romanların felsefi bir kapısı olmuş, aklın bencilliği dizginleyebileceğine inanan sosyalistlerin önüne “HAYIR!” levhasıyla dikilerek, dinî ve ahlâkî normların insan iradesi üzerindeki etkisini vurgulamış, yörüngesinden çıkmış insanın iç dünyasındaki akıl-irade çekişmesini irdelemiştir. Dostoyevski daha sonraları kaleme aldığı başyapıtı Karamazov Kardeşler’de kahramanının ağzından şöyle ifade edecektir bu gerçeği: “İnsanın yüksek bir yaradılışı varsa, yüce bir ereğe çağrılıyorsa, Tanrı vardır da ondan; insanın O’na inanması gerekir; Tanrı olmasaydı, insanda yüksek bir nitelik de olmazdı.”
Ve Dostoyevski yüksek niteliklerini tehdit eden paranın kirinden kurtulmak için Avrupa’ya kaçtı. O kadar borçlanmıştı ki alacaklıları ona nefes aldırtmıyordu. Onunsa borçlarını ödeyebilmek için yazmaktan başka çaresi yoktu. Bu yüzden yanına yoksulluğunu ve hastalıklarını da alıp çatı aralarını dolaştı Fransa’nın, Almanya’nın ve İtalya’nın. Telgraf çekebilmek için elbisesini rehin bırakacak kadar yoksuldu. Yeni evliliğinin meyvesi olan çocuğunu doğumundan birkaç gün sonra kaybetmişti sefaleti yüzünden. Memleketini özlüyordu delice. Avrupa uygarlığının kendisinden daha sefil olduğunu düşünüyor, ancak Batı’nın zehrinden kurtulması halinde Rusya’yı parlak bir geleceğin beklediğini söylüyordu. Ona göre Batı ilerlediğini düşünerek kemirmişti kendini. “İnsan-kral, para, hesap, ilim memleketleri” adını verdiği bu ülkeler yapay bir hayat içinde boğulmaktaydı. Kurtuluş, çocukluğun basit imanının henüz hüküm sürdüğü kendi topraklarındaydı.

Ve ruletin ibresi bir gün yeniden Rusya’yı gösterdi. Yine ihtişamlı oldu dönüşü. 52 yaşındaydı ve “Karamazov Kardeşler” şampiyonu ilan eden hakemler gibi elini kaldırmışlardı onun. Bütün gözler yeniden üzerine çevrilmişti. Kader, milletinin sözcülüğünü yeniden ona bırakmış, Puşkin’in yüzüncü doğum yıldönümü onun için de bir dönüm noktası olmuştu. Rusya’nın kalbi o törende atıyordu. Herkes oradaydı; Rusya için önemli olan herkes. Batı uygarlığının hayranı Turgenyev’in beğenilen; ancak heyecan uyandırmayan konuşmasından sonra sıra ona gelmiş, Puşkin’in şiiriyle Rusya’nın göğsüne bastırarak durmuş kalbi yeniden harekete geçirmeye çalışmıştı kan ter içinde: “Gerçek senin dışında değil, içindedir. Kendini kendi içinde bul, kendi kendine itaat et, kendi kendinin efendisi ol. O zaman gerçeği göreceksin!”, “Sen insanın, karşılığında bir şeyler vermesi gerektiğini düşünmeden, hayatın bir armağan gibi bağışlanmasını istiyorsun!” Konuşma bittiğinde herkes bir sese kulak kesildi; kendi kalbinin sesine. Kalpleri gürültüyle atıyordu. Alkışlar çığlıklara karışmıştı ve birbirini tanısın tanımasın herkes coşkuyla kucaklaşıyordu.

Dostoyevski’nin birliğe çağrısı ne yazık ki sadece ölümünde gerçekleşmiştir. Yüz binlerce insan bir vasiyeti yerine getirmek için sevgiyle toplanmış, ancak üç hafta gibi kısa bir süre sonra miras kavgası şarapnel gibi patlayarak her birini ayrı bir mecraya fırlatmış, kopmuş kanlı eller, mirasın üstüne düşmüştür: Rusya. Dostoyevski’nin mirasına gelince; İnsancıklar, Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Karamazov Kardeşler, Ecinniler, Kumarbaz, “Büyük Bir Günahkarın Yaşamı” adlı beş ciltlik son romanı tamamlayamadığı ve diğerleri… Hepsi bir basamak mabede götüren. Çünkü ona göre sanat, mabede götüren basamaktır, mabedin kendisi değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir