MACHIAVELLI’YE IADE-I ITIBAR

Ah Floransalı Machiavelli! Seni anlayamadık! Uçacakmış hissi veren çelimsiz bedenine, mengeneden çıkmış intibaı uyandıran yassı başına, şüphelerle yoğrulmuş kaygan gözlerine, hedefine saplanmak için kıvranan kartal burnuna, ihtirasın son haddine kadar gerilmiş kavisli ağzına bakarak, “Old Nick!” dedik sana, sıfatını ödünç alıp şeytanın.
Bununla yetinmedik, 1513’den beri insanlığa yol gösteren kutsal kitabın “Il Principe”e “Şeytanın ilham ettiği kitap!” damgasını vurduk. Kralların da diktatörlerin de hocası sendin. Saksonya Kralı Maurice’e ne fısıldadın ki çevirmediği dolap kalmadı. Napolyon’a ne söyledin ki, atını hiç bağlamadı. Katolik krallara hangi iksiri içirdin ki Aziz Bartholomew Günü’nde 100.000 kişiyi katletmeden ayılmadılar. Ey büyük siyaset kuramcısı, yazar ve devlet adamı! Ey Floransalı Machiavelli! Yaptıkları kötülüklerden ne zaman vicdanları sızlasa, hükümdarlara “Hükümdar”dan pasajlar okuyormuşsun. “Yozlaşmış bir cumhuriyette özgürlüğü sürdürmek ya da yeniden sağlamak, ya çok zordur ya da olanaksızdır. Bir cumhuriyet kurulacaksa ya da sürdürülecekse devleti cumhuriyet biçiminde yönetilir olmaktan çok krallık biçiminde yönetilir duruma getirmek gerekir. Çünkü kargaşalıkları yasa gücüyle denetim altına alınamayan insanların neredeyse krallık ölçüsünde bir güçle baskı altına alınabilmeleri mümkündür. İnsanların başka yollarla iyi olmalarını sağlamak neredeyse imkânsızdır…” cümleleri rahatlatıyormuş onları. Ellerindeki kandan tiksinmeye başlayanlara, Romulus’un kardeşi Remus’u öldürmesinin doğru ve iyi bir şey olduğunu, çünkü bu kötülüğün evrensel bir iyiliğe vesile olduğunu anlatıyormuşsun. Şimdi bu sözlerine bakıp seni yanlış anlıyorlar ey İtalyan dilinin ve birliğinin mimarı! Krallarını sorumsuz tiranlar sanıyor, zulümmüş gibi görünen yaptırımlarının uzun vadede lehlerine olduğunu bilmiyorlar.

Oysa sen, oysa sen Machiavelli, ne kadar masumdun! Hükümdarlara öğrettiğin, hükümdarlardan öğrendiğinden başka bir şey değildi! Floransa Cumhuriyeti seni Cesare Borgia’nın yanına göndermeseydi, bilebilir miydin ihtirasını insanın! Prens Cesare, isyan eden adamlarını katlederken sen ele bulaşan kanı değil, o eldeki kudreti fark etmiştin, o kişilikteki soyutlamayı ve kuramlaştırma yeteneğini! “Chiana Vadisinin Ayaklanan Uyruğuyla Başa Çıkmanın Yolu” isimli bir de kitap yazmıştın gördüklerinden sonra. “Dünya her zaman, hep aynı ihtiraslara sahip insanlarla dolu olmuştur,” demiştin orada. Ah Floransalı Machiavelli, ne bilge tarihçimizdin sen! 1525’te Papa’ya sunduğun sekiz ciltlik Resmi Floransa tarihi “Istorie Fiorentine” hakkında ileri geri konuşanlar aldanıyor. Neymiş, hümanist tarihçiliğin yöntemlerini terk etmişsin. Koruyucularına olan vefan, gerçeğe olan sevgini bastırmış. Kaynakları eleştiri süzgecinden geçirmeden, savlarına bağlamış, tarihçiden çok siyasetçi gibi davranmışsın. Olsun. Manzum bir tarih bu! Şiir gibi! Özgün ve güçlü bir zekânın izlerini taşıyor. Hem bir aynasın sen, bilmiyorlar. Hani Papa II. Jül’ün yanında kiliseye karşı ayaklanmış Emilia eyaletine gitmiştin. Orada tanımıştın Michelangelo’yu. Hani ünlü heykeltıraş, isyanı bastıran Papa’ya, “Heykelinizi elinizde bir kitap olarak yapayım mı?” diye sormuştu da, Papa’nın şu cevabı verdiğini duymuştun: “Hayır. Elimde kitap değil, kılıç olmalıdır!” Ah Machiavelli, sırlı bir aynadan başka neydin sen!

“Hükümdar” adlı o aynada yansıttıklarından mı sorumlu tutacaklar şimdi seni? Gerçi sen, “Mümkünse hem sevilmek, hem korkulmak daha iyidir. Fakat bu mümkün değilse, bir tercih gerekiyorsa, korkulmak daha iyidir,”, “Bencillerden oluşan bir toplumda bencil olmayan davasını yürütemez,”, “Yapılacak bütün kötülüklerin bir anda yapılması gerekir. Böylece daha kısa zamanda duyulacağı için daha az acı verir. Buna karşılık iyilikler azar azar yapılmalıdır. Böylece tadına daha iyi varılır,”, “Mücadelenin iki yolu vardır: Biri kanun yolu, diğeri kuvvet yoludur. Birinci insanlara, ikinci hayvanlara özgüdür. Fakat çoğu zaman birinci yol kâfi gelmez, ikinci yola başvurmak gerekir,”, “Prens, İtalyan birliğinin sağlanması için adam mı öldürmesi gerekli, öldürecektir; yalan mı söylemesi gerek, söyleyecektir; ahlâka aykırı davranması mı gerektir, davranacaktır,” cümlelerinin içeriğinden dolayı akılları değil, parlaklıklarından dolayı gözleri alacağını biliyordun. Biliyordun bir gün itibarının yeniden iade edileceğini. Belki de bu yüzden yazdırdın mezar taşına yüzyıllarca sırıtacak o alaycı cümleyi: “Hiçbir övgü, bu adın büyüklüğüne erişemez.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir