MAHALLE BASKISI MI, MEYHANE BASKISI MI?

Meyhane baskısı, gazetelerin gün içinde yaptıkları “en erken” baskıya verilen isimdir. Bir tür “temiz” prova –matbaa- baskısıdır. Meyhane baskısı, tamamen gazetecilik jargonu ürünüdür. Niye bu ismin verildiği bilinmez. Sadece tahmin yürütülebilir: 1- Bir tür prova baskısı olduğu için, yazılar ve resimler tam yerine oturmaz (hele eski baskı tekniklerini düşünecek olursak), renklerde, sürekli bir “kayıklık” hali sayfalarda göze çarpar, bu yüzden okuyan insana ister istemez -psikolojik- bir sarhoşluk hissi verdiği için bu isim verilmiştir. 2- Meyhane baskısı gazetesi, akşamüstü saatlerinde piyasaya çıktığı için, bu saatlerde işlerinden çıkıp gazetelerini alarak meyhaneye takılanlar dolayısıyla, bu isim yerleşmiştir. Her iki sebebi de, basın tarihini yazacak olanlara armağan ediyorum, âcizâne…

Görüldüğü gibi, meyhane baskısının, eski akşam gazetesi yayıncılığı ile ilişkisi var. Bir zamanlar, özellikle de 1950’lerde, gazetelerin, sabah ve akşam diye iki ayrı yayın zamanı vardı. Sabah gazeteleri, günlük, siyasî olayları ve gündemi haber veren, bugünkü gazete yayıncılık anlayışının gazeteleriydi (Milliyet, Hürriyet, Cumhuriyet gibi). Bir de, günlük olayları heyecanlı bir dille hikâye ederek veren ve akşam saatlerinde, hatta rekabet olsun diye, ikindi-akşamüstü saatlerinde çıkan akşam gazeteleri vardı. Bunlar da, bugünkü paparazzi-magazin gazeteciliği anlayışının öncüsüydüler. Bu akşam gazetelerinde, örneğin bir cinayet olayı, yazarlar tarafından (özellikle de müstear isimle) ayrıntısıyla, âdetâ ballandıra ballandıra (ne acı ki) anlatılır, bir de illüstrasyonlarla süslenirdi. Bunun sosyo-mazoşist bir duruma yol açabileceği, o yıllarda fark edilemiyordu. Nitekim, suç dalgasının sonraki yıllarda yayılması, bu hikâyelerde genellikle maktul olan zengin azınlıkların ülkeden kaçışı, yerlerini “sonradan görmelerin” alması (!) bu durumu belki bir bakıma doğrulamaktadır, kimbilir…

Akşam gazeteciliği, 1960’lı yılların başında söndü, günlük ve sabah yayınlanan gazete yayıncılığı yeniden ön plana geçti.

Meyhane baskısı, en azından çıkış saati itibarıyla, bu akşam gazeteciliğinden miras kaldı. 1980’li yılların sonuna kadar, hatta 1990’lı yılların başında, “meyhane baskısı”na, Karaköy vapur iskelesinin önünde rastlayabilirdiniz. “Yarının gazetesi” diye satılırdı. Çünkü üzerinde ertesi günün tarihi olmak zorundaydı ama günün o saatine, daha doğrusu satıldığı saatin yaklaşık bir-birbuçuk saat öncesine kadarki olayları haber verip yazardı. Özellikle, önemli olaylar sırasında, hayli dikkat çekici oluyor ve çok satılıyordu. Akşam işlerinden çıkıp Kadıköy’e (vapurla) geçenlerin çoğunun elinde, meyhane baskısı gazetesini görebilirdiniz. Aslında, bugün internette rastladığımız “anında haber” veya “son dakika” gazeteciliğinin ilkel öncüsüydü meyhane baskısı…

***

Son zamanlarda, Cumhurbaşkanı’nın eşi dolayısıyla, başörtüsü tartışması, yeniden gözümüze sokulmaya başlandı. Özellikle 28 Şubat’tan kalma medyada, bu konu “mahalle baskısı” müstear ismiyle ısıtılıp temcit pilavı olarak yeniden önümüze sürüldü. Doğrusu, şom ağızlılık yapmak istemem ama Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı, Refahyol Erbakan’ının başbakanlığını aratmıyor, haydi hayırlısı…

Hatırlayacaksanız, 1996-1997 Refahyol Hükümeti’nin Başbakanı Necmettin Erbakan, hem de bir alt rütbeli komutandan (Osman Özbek) okkalı ve sunturlu laflar yemiş, ancak bu komutan hakkında işlem yapmak için “kılını dahi” kıpırdatmamıştı. Bugün, yurtdışı gezisinden dönüşünde yine benzer şekilde bir alt rütbeli komutandan, eşine nazik olmayan bir davranış sergileniyor ve Gül, tıpkı Erbakan gibi kılını kıpırdatmıyor, hatta mümkünse ille de o muhteşem gülümsemesini yüzünden eksik etmiyor. “Köprüyü geçene kadar” mantığı ile olaya bakalım diyeceğim ama siz köprüyü de geçtiniz ki birader, daha nereye kadar gideceksiniz, ne gerekiyorsa yapmanız için daha ne olması gerekiyor? Uzaylıların mı saldırması lâzım üstünüze?..

***

Şimdi, hayal gücümüzü biraz zorlayarak, birbiri ile ilgisiz bu iki “baskı” türünü bir araya getirelim.

Bu ülkede birileri, mahalle baskısından şikâyetçi, çünkü başörtüsünün bir siyasî simge olarak kendilerine dayatılacağını düşünüyor. Peki gerçekten başörtüsü, bir siyasî simge midir? Ondan öte, başörtüsü, “siyasallaştırılmış” dinî bir simge midir? Dolayısıyla, toplumsal baskıcı bir dinin aracı mıdır?

Bu soruların cevabı için, öncelikle bu dinin, yani İslâm’ın temelini oluşturan Kur’an’a bakmak ve orada başörtüsü zorunluluğunun gerçekten var olup olmadığını araştırmak gerekir. Kur’an’da “başörtüsü” zorunluluğu diye bir bölüme rastlayamazsınız. Orada ancak, genel anlamda, “örtünme” ile ilgili âyetler vardır.

İkincisi, bu din, sıkı bir sosyal örgütlenme gerektirir. Yani sadece bireysel bir inanç sistemi değildir İslâm. Bunu hem Kur’an’da, hem de uygulamalarda görebilirsiniz. En alttan, en üste doğru sarsılmaz bağlarla örgütlendiniz mi, zaten bir devlet oluşturursunuz. En üstteki kişinin Müslüman olması, o devletin bir İslâm devleti olduğu anlamına gelmez. Zira, yönetimin ve asıl olarak örgütlenmenin İslâm esasları içinde olması önemlidir. Ama Türkler, bu konuda geleneksel olarak (İslâm öncesi dönemden miras) liderlik ölçütünü esas aldıklarından, devleti yöneten kişiyi örgütlenmenin en başındaki kişi sayarlar ve dolayısıyla, onun inanç sistemi de, ister istemez devletin inanç sistemi oluverir. Bu geleneği bozan tek istisna, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Liderin geleneksel inanç sistemine olan bağlılığı, sosyal örgütlenmeden koparılmıştır. Bunun yerine, “laiklik” sisteminin getirildiği ve yerleştirildiği zannedilerek, liderin kendisi, inanç sistemi yerine ikame edilmiştir. Böylece, sosyal örgütlenmedeki öteki inanç sistemleri de ister istemez serbest kalarak, “bireysel”leşmiştir.

Bu durumda, başörtüsünün, ne bu geleneksel yapıda, ne de söz konusu dinî sosyal örgütlenmede yerini göremiyoruz. Tarihine bakarsak, Türkiye’de 1968’den itibaren bir “sorun” olarak ortaya konduğunu, bu uğurda bazı mücadeleler yapıldığını ancak görebiliyoruz. Ondan önce yok. Peki neden?

Üstelik, serbest kalan inanç sistemlerinin “bireysel” mücadelesi şeklinde tezahür ediyor başörtüsü meselesi. O yüzden “özgürlükler” kapsamı içerisine daha rahat yerleşiyor. Dolayısıyla, söz konusu edilen, o baskıcı din sisteminin bir aracı ve uzantısı değil aslında başörtüsü… Çünkü ne belirgin biçimde onun içinde, ne de geleneksel Türk sistemi içinde yeri var. Gerçekten baskıcı bir sistemin ürünü olsaydı, bugün kadınların başörtüsü meselesi yerine, “çarşaf” ve belki de “burka” meselesini tartışıyor olabilirdik ki bu durumda hiç tartışamazdık bile…

Aslında oldukça Orta Doğulu, hatta Selefî kaynakları olduğunu söyleyebiliriz. 1950’lerin sonu, 1960’ların başı itibarıyla, İhvancı görüşlerle birlikte yayıldığını ve Türkiye sınırları içine girdiğini de varsayabiliriz. Asla bunlarla organik bir bağ içinde gözükmemesine ve Türk geleneksel yapısına uymaya çalışmasına rağmen…

***

Son olarak, gazetecilik terimi “meyhane baskısı”nı, ödünç alıp, burada kavramsal olarak, ters yüz etmek durumundayım. Galiba bu ülkede birileri, laikliği, “alkollü içki içme özgürlüğü” olarak algılıyor. Sadece ve sadece, din kuralları ile yönetilen bir ülkede alkollü içki içme yasağının getirilmesinden korkuyor. Sırf bu korku yüzünden, sözümona laiklik adına yapılan kimi çıkışları ve eylemleri destekliyor. Evet, sırf bu yüzden, kendisini “laik” zanneden belki büyük bir çoğunluk var. Laikliğin Fransa’daki tarihinin kanla yazıldığını, insan derisi ile kaplı anayasaları bilmeden…

Eh, bu da “meyhane baskısı”, yani “çok erken baskı”. Dolayısıyla, şehir içi baskısına kadar düzeltilecek çok şey var.

23 Eylül 2007

iks Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir