Mana Alemine İlk Adım

İnsan kalbi, Yüce Allah ile irtibat kurabilecek şekilde yaratılmıştır. İnsan kalbi ile gayb alemine adım atabilir. Ruhu ile o alemde dolaşabilir. İnsan özel bir terbiye ile meleklerin arasına girebilir. Yüce Allah’ın huzurunda sevilip kabul görebilir. İnsanoğlu, bedeniyle yerde, ruhu ve kalbiyle gökte bulunabilir

İnsan iki alemi bünyesinde birleştirir. Madde ve mana alemi. Her bir alemin kendisine has rızkı ve hayat şekli vardır. Maddî rızıklar gibi manevî rızıklar da kullara bir vesile ile ulaştırılır. Allahu Teala’nın dünya hayatında hükmü böyle cerayan eder.
Maddi rızıkları biliyoruz. Manevî rızıkların başında iman, hidayet, ilim, ilahi muhabbet, zikir, nur ve feyiz gelmektedir. Kalbin, ruhun, nefsin, aklın, sırrın, vicdanın alması gereken manevi rızıklar vardır. Ayrıca bu manevi cevherlerin ayrı ayrı vazifeleri vardır. Çünkü insanın bir yönü mülk aleminin şartlarına göre yaratılmıştır. Diğer yönü ise melekût aleminin özelliklerini taşır.

Mülk alemi, dünya ve içindeki hayat şartlarıdır. Yani beş duyu ile yaşadığımız alemdir. Melekût alemi, gözle görülmeyen gayb ve sır alemidir. Melekler, gökler, ruhlar, Arş-ı Azam, Kürsi ve Yüce Allah’ın gözlerden gizlediği diğer alemler melekut alemini oluşturur. Bedenimiz mülk, kalbimiz melekut alemiyle irtibat kurmak için bize verilmiştir.

İnsan kalbi, Yüce Allah ile irtibat kurabilecek şekilde yaratılmıştır. İnsan kalbi ile gayb alemine adım atabilir. Ruhu ile o alemde dolaşabilir. İnsan özel bir terbiye ile meleklerin arasına girebilir. Yüce Allah’ın huzurunda sevilip kabul görebilir. İnsanoğlu, bedeniyle yerde, ruhu ve kalbiyle gökte bulunabilir. Kısaca insan kendisini aşabilir ve Yüce Rabbine ulaşabilir. Onun varlığını sadece nakil ve akılla değil, kalbi, ruhu, vicdanı, sırrı ve diğer latifeleriyle anlayabilir. Buna arifler müşahede derler, vuslat ismini verirler. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) kalbin bu derece ilim, irfan ve nura ulaşmasını “ihsan hâli” diye tanıtır. Bu hâli biz de yaşayabiliriz. Çünkü erkek-kadın her insan onlara davet edilmiştir. Kısaca Yüce Rabbimiz: “Benden geldiniz, bana döneceksiniz. Siz benden vazgeçip nereye giriyorsunuz? Bana gelin, cennetime koşun!” diyor, dostlarını bekliyor.

Bu davete uyup yola çıkanlara ne mutlu. Çünkü onlar ölmeyen bir dosta ve ölümsüz bir dostluğa doğru gidiyorlar. Allah dostluğu bu maneviyat iklimine adım atmakla başlıyor. Her şey bu ilk adıma bağlıdır. İlk adım da iradeye. Bundan sonrası Yüce Allah’ın takdirine kalır. Maddi-manevi bütün rızıklar Yüce Allah’ın elindedir. Kimse yarın ne yiyeceğini bilmediği gibi, manevi hal olarak neye ulaşacağını da bilmez. Ancak rızkımızı aramak ve hayırlı rızık istemek dinimizin emridir.

Bu nur iklimine adım atmaya ve orada kalp ayağı ile yolculuk yapmaya arifler “seyr u sülük” ismini verirler. Manası, sevgi ve iradeyle Yüce Allah’a gitmektir. Bu yola girene mürit denir. Mürit, Allah rızasını isteyen kimse demektir. Yolun rehberine mürşit denir. Bu mürşit, Yüce peygamberimizin hayatına uygun bir tarzda yaşayan kişidir. Elinden tutanı yüce makamlara götürür. Bu yolda müride gelecek manevi rızıklar onun vasıtasıyla gelir. Bunun nasıl gerçekleştiğini büyük arif Şihabüddin Sühreverdî (k.s) şöyle belirtir:

“Bir mürit hak yolunda kamil mürşide intisap edince, onun manevi tasarrufu altına girmiş olur. Bu şekilde onunla hukuku başlar. Artık mürşitten terbiye ve edep alır. Mürşidin kalbi müridin kalbini feyiz ile besler ve destekler. Bu tıpkı bir lambanın aradaki fitil yoluyla kandilden gaz yağı çekip ışık vermesine benzer. Aynı şekilde mürit mürşidine bağlı olduğu sürece onun kalbinden nur çeker, feyiz alır. Mürşitte bulunan manevî hâller, müridin onunla sohbeti ve kabiliyeti nisbetinde kendisine geçer.

Kalp yoluyla feyiz alış verişi bazı şartlara bağlıdır. Önce mürit sadık ve samimi olmalıdır. Sonra kendi iradesini ve nefsin boş arzularını bir kenara bırakıp bütünüyle mürşidin iradesine teslim olmalıdır. Bu teslimiyet olmazsa mürşit, müritte tasarruf edemez, ona feyiz veremez. Bu teslimiyet terbiye için ilk basamaktır.

Teslimiyet sayesinde mürit ile mürşidi arasında ruhî bir bağlantı oluşur. Mürit mürşidinin bir parçası durumuna gelir. Sonra mürşit, müridi bir derece ilerletir ve her şeyi ile Yüce Allah’a teslim olma makamına çıkarır. Artık mürit, daha önce mürşidinden ilim ve feyiz aldığı gibi, bu makamda doğrudan Yüce Allah’tan ilim, nur ve feyiz almaya başlar. Kamil mürşidin rehberliği ile bunu yapabilecek hâle gelir. Bütün bu hayırların temeli teslimiyet, sohbet ve mürşidin nazarlarıdır. İntisap bunun başlangıcıdır.”( Sühreverdî, Avarifü’l-Mearif, 96. (Terc:120).)

Mürşit bu işte kendi başına hareket etmez. Mürşit, irşat işinde Rasûlullah (a.s) Efendimizin vekilidir. Onun rehberi ve destekçisi de Hz Peygamber’dir. (s.a.v). Bunu İmam Sühreverdî (k.s) şöyle ifade eder:

“Manevi terbiyede mürşidin eli Rasûlullah (a.s) Efendimizin eli yerindedir. Çünkü mürşit, irşat işinde Hz. Peygamberin varisi ve vekilidir, onun işini yürütmektedir. Bundan dolayı müridin mürşidine teslimiyeti, aslında Allah ve Rasûlü için bir teslimiyettir. Şu ayet buna işaret eder:

“Rasûlüm! Sana bey’at edenler, şüphesiz Allah’a bey’at etmiş olurlar. Allah’ın eli onların elleri üstündedir. Artık kim verdiği sözü bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de verdiği söze vefa gösterirse, Allah ona büyük bir ecir verecektir.”( Fetih 48/10.)

Mürşit, müridin önünde duran bir örnektir, o aynı zamanda bir ayna görevi yapar. Mürit ona bakarak Allahu Teala’nın ve Rasülünün (a.s.) razı olduğu şeyleri görüp anlamaya çalışır.

Mürit, din veya dünyası ile ilgili mühim işlerini mürşidine açarak çözmelidir. Mürit, mürşidiyle hallettiği şeyleri mürşidinin de Allahu Teala’ya danışarak hallettiğine inanmalıdır. Böyle bir durumda müridin kendisine durumunu arz ettiği gibi, mürşit de meselenin halli için Allahu Teala’ya yönelir.

Mürşit, müridin işlerinde keyfî göre tasarrufta bulunmaz. Çünkü mürit onun yanında Allahu Teala’nın bir emanetidir. Mürşit kendisinin, dinî ve dünyevî mühim işleri için Allahu Teala’dan yardım istediği gibi, müridin işlerini çözerken de yardım ister.( Sühreverdî, Avarif, 98. (Terc:123))

Mürşit nur ve nazar sahibidir. Derin basiret ve feraseti ile müritlerinin iç alemine vakıf olma gücü vardır. Mürşit Yüce Allah’ın kendisine verdiği bu feraset nuruyla müridin kalbine yönelir ve ona din ve dünya işlerinde kendisi için en uygun olanı emreder. Müritlerin kabiliyetlerinin değişik olmasından dolayı, onları Hak yoluna davet de değişik şekillerde olur. Bunu kamil mürşit bilir.”( Sührevedî, Avarif, 99 (Terc:124-125).)

Nakşibendî yolunun büyüklerinden İmam Rabbanî (k.s), maneviyat yolcusunun bu yolda neye muhtaç olduğunu şöyle ifade eder:

“Hakikaten dini yaşamak ve şeriata uygun amel etmek, ehl-i sünnet ve’l-cemaat yoluna girmeye bağlıdır. Veliler kurtuluş fırkasını temsil ederler. Bu büyüklere tabi olmadan kurtuluş çok zordur. Bunların davet ettiği hak yola uymadan kimse felaha eremez. Akla, nakle ve keşfe dayalı deliller bunu ispat etmiştir. Bu gerçek hiç değişmez. Bütün hâl ve hayatları sırat-ı müstakim olan bu zatların takip ettiği edep yolundan azıcık olsun uzaklaşan kimselere yanaşmamalıdır. Böyle kimselerin sohbeti insan için öldürücü bir zehir gibidir. Onlardan sakınmalıdır.”( İmam Rabbani, Mektubat, I, 213. Mektup.)

“Mürşit elinde seyr u süluk yapmaktan gaye, nefsin kötü huylarından temizlenmektir. Ancak o zaman Yüce Allah’a güzel kulluk yapmak mümkün olur.”( İmam Rabbanî, a.g.e, I, 35. Mektup.)

Yine bu büyük veli der ki: “Mürşidin müride faydası bir anlık değildir. Manevi terbiye ve feyiz alış verişi devamlıdır. Manen kuvvetli olan mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpli müridi devamlı destekler. Mürit zamanla mürşidinin boyasıyla boyanır, onun güzel halleri ile hallenir ki bu da müridin mürşidine muhabbetine bağlıdır.

İrşat kutbu olan zat güneş gibidir. Kendisine yönelen herkese fayda verir. Yüce Allah onu özel olarak hazırlamış, insanlık için bir feyiz güneşi yapmış ve kullarının istifadesine sunmuştur. Onu inkar ve ret ederek kimse ilahi feyze ulaşamaz. Ona yönelen kimseler de Allah’ın rahmetinden mahrum olmaz.

Bir kimse, irşat kutbu olan Allah dostunu inkar ederse veya ona eli ve diliyle eziyet verirse, bu inkar ve eziyet onun zararına olur. Bu kimse hidayetin güzelliklerine ulaşamaz. O, çokça zikir ve ibadet ehli olsa da, bu inkarı yüzünden hidayetin hakikatine ulaşmaktan mahrum olur. Ancak bu kutba kalbi ile muhabbet besleyip samimi olarak kendisine yönelen kimseler, her ne kadar Allah’ın zikir ve taatında geri olsalar bile, yalnız bu sevgileri sebebiyle kendilerine hidayet ve irşat nuru ulaşır. Anlayana bu kadarı yeter.”( İmam Rabbanî, Mektubat, I, 260.)


Dilaver Selvi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir