MÂNÂ HIRKASINI GIYEN ÇILGIN BULBUL

Süslü bir tavus değil, çılgın bir bülbül o. “Söz derdi”ne müptela olmuş, süse itibar etmiyor. Binlerce defa söylenmiş olsa da “aşk”, o anlattığında yeniden diriliyor.
Çünkü sever gibi yapmıyor o, yapmıyor “yazar gibi”. Sevgili “deli bayrağı” açtırıyor ona, kalem, söz ırmağını tersine çeviriyor. Kalabalıklara kendini beğendirmek için zirvelerden inip ip cambazlarının sopalarına talip olmuyor. Dengeye mi ihtiyacı var yoksa başını taştan taşa vurmaya mı, “Meger dîvâneye taş andı Leyla/ Komadı urmadık baş seng-i hârâ” (Leyla deliye taşı hatırlattı sanki/ Başını vurmadığı kaya kalmadı) diyen adamın? Belki de bir bakışa ihtiyacı var. İyi de kim anlayacak onu. Ucuz kumaşlardan dokumayı bilmeyen bu söz bezirgânının ipeğine hangi göz dokunacak? Sözü halkın dudaklarıyla aynı seviyede olsaydı yüksek perdeden konuşmayacaktı belki. “Efvâha sözüm olaydı dem-sâz/Lâzım mı idi felekde pervâz” diye şikâyet edip, kibir korkusundan tevbe etmeyecekti yüzlerce defa. Sözü herkes anlasın peki, iyi de hayal nasıl kısırlaşmasın! Dil nasıl yoksullaşmasın inince kelime ayağa. Hem şair ona denir ki, yepyeni ufuklar açsın. Bakir vadilerde koştursun atını. Söze can versin; “Aşktan başka söz incisine yer var mı?”

Kanayan yaraların ağzıyla su kenarlarını bir tutmasaydı, açmazdı divânının kapısını Dîvan’a Selim. 3000 altın verip müzehhibe, hattata, mücellide, Galib’in şiirini tahta oturtmazdı. Muhabbetoğulları’ndandı belli ki o da. Galib’in mağlubuydu. Hediye edilince yazılıp dîvanı kendisine, Galib daha sıkı büründü mana hırkasına. Ve yatırdı dizine sultanı şiirler dinlesin. “Pamuk Şeyhim” desin ona III. Selim. Hem Hazreti Mevlâna’nın kabrine bir örtü gönderdiğinde, sözü söz deryası Mevlevî şeyhinden istesin. Alsın kalemi eline Gâlib, batırsın bir hokka gibi sevgi sırlarının mahzenine.” Müceddid olduğu Sultân Selim’in din ü dünyâya/Numâyândır bu nev-pûşîdesinden kabr-i Monlâ’ya” beytiyle süslensin bu sırlı sanduka. Sır bu ağyara anlatmaya gelmez. “Sin harfinin dişleri testere gibi keser ömrün fidanını” O halde siyahlar giyip söz alsın kalem. “Şair” kimdir, tanımlasın.

“Şair demek gönül ehli demektir” Şiir kadehinden içebilir mi “bir alay rezîl” Hem dert ateşi gerekir şiirin ocağına, bela kömürünün harıyla pişer şiir. Hem şair dediğin dudağa tenezzül etmez, başından ayrılmaz ruh çeşmesinin. Sarp geçitlerinden geçerken hayallerinin, dedikodu devlerine pabuç bırakmaz. O uçurur şahinlerini her uçurumda, ceylanlarını devşirmek için bu kutsal avın. Hem bir şahine denk olabilir mi baykuş, güneşe eş midir mum? “Hâyide edâya sunma kim el/ Bir kere dahi demişler evvel” Kim tenezzül eder ağızdan ağza çiğnenmiş sakıza. Ancak “taze söz”e razı olur şair, “yeni mazmun”a. “Ey dil sen o dildâra lâyık mı değilsin yâ/ Dâvâ-yı mahabbete sâdık mı değilsin yâ”

Bir beyti oluşturan iki mısra gibi olmak isterdi sevdiğiyle. Bir mısra gibi yaşadı oysa Galib. Parçasını hep uzaktan seyretti. Açılamadı Beyhan Sultan’a açıldı şiirin haritası. Vahdet evi bela semtindeydi bu haritada. Bu haritada can mahvolup yok oldu. Sıtma tutmuş bir inci gibi titredi şair. Sordu: “Niçün âvâre kıldın gevher-i galtânın olmışken” (Senin yuvarlanan incin olmuşken beni niçin başıboş bıraktın?) Soruyu duyan mecnun sesini kesti. Galiba haklıydı Galib, “Ben söyledikçe aşkımı Mecnun hâmûş olur” demişti. Fakat dayanamayıp sonunda o da susmuştu, hem de ne susuş! Gönlün çocuğu kağıttan uçurtmalarla oynamaya başlayınca, bakış ipini gökkubbeden kesmişti. (Tıfl-ı dilimiz kâğıd-ı bâd oyunu dilerse/ Târ-ı nazarı çetr-i felekten keseriz biz.)

İşte o zaman oldu ne olduysa. Kolyenin ipi koptu. İki inci tanesi yuvarlandı haritanın üstünde. Annesi ve yoldaşı Esrar Dede art arda girdiler toprağa. Beyhan toprak üstündeymiş ne çıkar, o da topraktı. Kırk iki yaşında Galib. Şimdi toprak kokusunu özlemenin tam zamanı. Ateşle suyu eşitlemenin. Darağacı minberinin hatibi Hallac’ı imam bellemenin şiirde, yılan gözünün yağıyla kandilini ateşlemenin. Sebk-i Hindî yanardağını taşımanın Hint diyarından. Ona İstanbul gömleğini giydirmenin. Her beyitten bir muamma lavı püskürtmenin eski mazmunların üstüne. Kaşı, gözü, yanağı dudağı ateşe verip anlam elbisesini giymenin. “Şûrîde bülbülüz ki nemed-pûş-ı ma’niyiz/ Tâvûs-ı nevbahârî değildir nizamımız” (Mana hırkasına bürünen çılgın bülbülüz. İlkbaharın süslü tavusuna benzemez üslubumuz) dedirtmenin siyah elbiseli kaleme. Divan şiirinin en kudretli şairinin -yani kendisinin- yakasından tutup sarsmanın evrenle birlikte: “Bu bir alışveriştir, ah vah etme/ Ver goncayı, al binlerce cehennemi”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir