Mehmed Âkif Ersoy, Ölümünün 69. Yıldönümü

Her şey değişse bile İstiklal Marşı’nı akıllarda hiç
değişmeyecek bir metin olarak tutuyoruz, tutmaya çalışıyoruz. Ersoy’u yaşatacak unsurları bir arada tutmaya mecburuz.

Halkalı Ziraat Mektebi’nde hitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam eden Mehmed Akif Ersoy, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne şartlı olarak girer. Yemin töreninde ise, cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece İslâm’a uygun emirlere uyacağına dair and içer.

İstiklal Şairimiz Mehmed Akif Ersoy, 27 Aralık 1873’te İstanbul’un Fatih ilçesinin Sarıgüzel semtindeki Balipaşa sokağında bulunan evlerinde dünyaya gelir. Mehmed Akif Ersoy’un doğduğu evin yerinde şu anda 6 katlı Barçın apartmanı bulunuyor. Apartmanın giriş kapısı yanına 27 Aralık 1996’da (Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde) TC Kültür Bakanlığı, İstanbul İl Kültür Müdürlüğü ile Marmara Üniversitesi, Mehmed Akif Araştırmaları Merkezi’nce yazdırılmış ortak bir levha asılmış. Bu levhada “İstiklal Marşı ve Safahat Şairi, Milli Mücadele’nin manevi önderlerinden Mehmed Akif Ersoy, bu binanın yerinde bulunan evde 1873 yılının Aralık ayında doğmuştur” yazıyor. Evin yerini o semtte beş senedir özel kargo şirketi Tele Kurye’de çalışan Kani Biber de bilmediğini, biz fotoğraf çekerken fark ettiğini söyledi.

Babası Fatih Medresesi Müderrislerinden Mehmet Tahir Efendi, Annesi ise, Buharalı bir aileye mensup olup, Tokat’ta doğan Emine Şerife Hanım. Akif, babası hakkında “O, benim hem babam, hem hocamdı… Ne öğrendimse, ondan öğrendim” ifadesini kullanır.

Yaşasaydı 132 yaşında olacaktı

İstiklal Marşı Şairimiz Mehmed Akif Ersoy, 27 Aralık 1936’da yani, doğduğu gün aynı şehrin Beyoğlu ilçesindeki Mısır apartmanında dünyasını değiştirir. (Mısır apartımanı giriş kapısının sağ tarafında ise Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi vakfı ile Beyoğlu Belediye Başkanlığı’nca yazdırılan bir levha var. İstiklal Marşı Şairimizin bu evde vefat ettiğine dair levhanın üstünde Galatasaraylı Yönetici ve İşadamları Derneği’nin levhası ile bomboş bir levha ile Akif’e ait levha’nın üzeri sanki kapatılmak istenmiş) Kısaca İstiklal Marşı ve Safahat Şairi, Milli Mücadelemizin Manevi önderlerinden Mehmed Akif yaşasaydı, şimdi 132 yaşında olacaktı.

Akif, tahsil hayatında hep birinci

İlköğrenimine, 4 yaşında iken Fatih’teki Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başlayan Mehmed Akif’in tahsil hayatı İptidai ve Rüştiye Mektebi’yle devam eder. Yüksek tahsiline Mülkiye’ye başlasa da, babasının vefatı ve evlerinin yanmasından sonra yeni açılan yatılı Baytar Mektebi’ne geçer. Tahsil hayatı birinciliklerle süren Mehmed Akif, Rüştiye Mektebi’ndeki hocalarından Türkçe öğretmeni Hoca Kadri Efendi’den çok etkilenir. “İlim ve ahlâkça çok yüksek” olduğunu belirttiği Kadri Efendi’den Arapça, Farsça, Fransızca dilerini de öğrenir. Şiire ilgi duyar. Daha o yıllarda Hafız Divanı’nı, Mesnevi’yi, Gülistan’ı, Fuzûlî’yi okumaya başlar. Din ilimlerine karşı da büyük ilgi duyan Mehmed Akif, Kur’ân-ı Kerîm hafızıdır. Dinin inceliklerine vakıf bir sanatçıdır.

Mehmed Akif, 1889’da girdiği Baytar Mektebi’ni 1893’te birincilikle bitirir. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı bulur.

İlk şiirleri Resmi Gazete’de

İstiklal Marşı Şairimiz Mehmed Akif’in ilk şiirlerini Resimli Gazete’de yayımlanır. 1906’da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde hocalık yapar. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edilir. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamaz. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Eşref Edip’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başlar. 1913’te Mısır’a iki aylık bir gezi yapar. Dönüşte Medine’ye uğrar. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri gelişir.

Teşkilat-ı Mahsusa’da şartlı görev

Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken müdürün haksız yere görevinden alındığını görünce haksızlık karşısında susmaz, memuriyetten istifa ederek tepkisini dile getirir. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi’nde hitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam eder. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girerse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece İslâm’a uygun emirlere uyacağına dair and içer.

Almanlara esir düşen Müslümanların hali

Birinci Dünya Savaşı esnasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilir. Burada Almanlar’ın eline esir düşen Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yapar. Çanakkale Savaşı’nın akışını Berlin’e ulaşan haberlerden izler. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiler. “Berlin hatıraları”nı kaleme alır. Yine Teşkilât-ı Mahsusa’nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid’e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli’yle birlikte Lübnan’a gider. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirilir.

Anadolu halkını uyandıran şair

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’da başlayan Milli Mücadele Hareketi’ni desteklemek üzere Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde etkili bir konuşma yapar. Bunun üzerine 1920’de Dâr-ül Hikmet’deki görevinden alınır. Prens Sabahattin Hükümeti Anadolu’daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu’da yayımlanmaya başlar ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın “Kurtuluş hareketi”ne katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürür. Nasrullah Camii’nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır’da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtılır.

2

Millî şairimizden vahşete tepki!

Mehmed Akif, Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman ordularının işgal ettiği Türk topraklarında halka yaptıkları zulmü görünce Batı’nın bu vahşetini en ağır dille eleştirir ve Batıyı medeniyetin beşiği gibi görenlere en sert lisan ile hücum eder.

Mehmed Akif Ersoy, Halide Edip’in önerdiği Amerikan mandasına karşı çıktığı için, azınlıklar tarafından “ortaçağ kafalı tehlikeli adam” olarak değerlendirilir. Mısır’da entari giyip dolaşmak yerine ceket, pantolon ve Frenk gömleği giydiği gerekçesiyle “Hıristiyan Âkif, gavur Âkif” olarak tanımlanır. En ilginç iddia, Âkif’in şapka giymemek için Mısır’a gittiğidir. Oysa, Mehmed Âkif’in Mısır’a gittiği yıllarda, şapka devrimi henüz yapılmamış ve Cumhuriyet Meclisinin milletvekilleri fes giymektedir. Mehmed Âkif öldüğünde hakkında yazılanlar kitap olacak boyuttaydı. En önemli tespiti Hüseyin Cahit Yalçın yapar: “Mehmed Âkif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir…”

Akif’in Batı hayranlarına tepkisi

Âkif, Berlin gezisi sırasında gözlediklerini “Berlin Hatıraları” isimli şiirinde anlatır. Bu şiir Âkif’in en uzun şiirlerinden biri olup, 796 beyittir. Ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman ordularının işgal ettiği Türk topraklarında halka yaptıkları zulmü görünce Batı’nın bu vahşetini en ağır dille eleştirir ve Batıyı medeniyetin beşiği gibi görenlere en sert lisan ile hücum eder. Mehmed Akif, “Medeni” zannettiği Batılıların Anadolu topraklarını işgal ettiklerinde sergiledikleri vahşeti görünce kaleme sarılır ve şu mısraları yazar: “Tükürün Ehl-i Salib’in hayasız yüzüne! / Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! / Medeniyyet denilen maskara mahluku görün: / Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün! / Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin, / “Bize efkar-ı umimiyesi lazım Garb’in; / O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini, / Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini / Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…”

Mehmed Akif’e göre toplumları kemiren en etkili kurt: ırkçılık ve tefrikaydı. Koskoca Endülüs medeniyeti de bu yüzden yıkılmıştı. Aynı hastalık Osmanlı’ya da musallat olmuştu. Osmanlı’yı harp meydanlarında parçalayamayan Batılılar, Osmanlı’nın hakim olduğu her yerde nifak tohumları ekmeye çalışıyordu. Bu iş için Osmanlı’nın içindeki uzantılarını da yem olarak kullanıyorlardı. Maalesef bu çalışmalarında muvaffak da oldular ve bugün Türkiye’yi parçalamayı planladıkları gibi o zaman da Osmanlı’yı parçalamayı başarırlar. Mehmed Akif, bu gelişmelerden çok etkilenir ve şöyle feryat eder: “Nedir bu tefrika yahu. Utanmıyor musunuz? / Geçen faciaya hâlâ inanmıyor musunuz? / Gömülmek istemeyenler boyunca hüsrana; / Nifakı gömmeli artık mezâr-ı nisyâna.”

Hilafetin önemi

Almanya, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar olduğunu fark eder. Bu esirleri ayrı kamplarda toplar. Bu kamptaki Müslüman esirlere iyi muamele edilir. Hattâ, Müslüman esirlerin ibâdet etmesi için çok kısa sürede bir câmi bile inşa ederler. Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı takındıkları tavrı göstermek için bir heyet dâvet eder. Böylece, Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan manzara içinde takdim edilir. Halifenin en kötü şartlarda bile Müslümanlarla birlikte olduğunu gösteren bu manzaranın yaşatılması için Berlin’e bir heyet gönderilir. Bu heyet, Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından seçilir. Bu örgüt, Berlin’e gidecek heyete Âkif’in de katılmasını İttihat Terakki hükümetinden ister. İttihat Terakki bu heyetin başkanlığına Mehmed Âkif’i getirir.

Enver Paşa’nın zafer telgrafı

Zamanın en ileri teknik silah ve araçlarıyla Çanakkale’ye yüklenen İngilizler ve Fransızlar karşısında, Türk askeri “ölürsem şehidim, kalırsam gazi” iftiharı ile çarpışır. Emperyalistler geldikleri gibi giderler. Zaferden sonra Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun en uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini müjdelemek için Telgrafhaneye koşar, tek tek kumandanları telgraf başına çağırır. Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi arar. Eşref Bey, Anadolu Bağdat Demiryolu hattının son durağı olan El Muazzam istasyonundadır. Telsiz başında bizzat şu telgrafı yazdırır: “Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak kaçıyor…”

Mehmed Akif’in sevinç çığlıkları

Haber bütün yurtta sevinçle karşılanır. El Muazzam’daki sevinç tek kelimeyle muazzamdır. Orada bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Beyin boynuna sarılır ve hıçkıra hıçkıra sevinçten ağlamaya başlar. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, vatan sevgisi, İstiklal ve hürriyet sevdasıyla coşan Mehmed Akif’tir. Olayın devamını Kuşçubaşı Eşref Bey şöyle anlatıyor: «Ay bedir halindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmed Mehmed Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar. İşte Çanakkale’ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi. Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasib olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı: Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!.”

Vefa duygusunun böylesi

Yakın arkadaşı Şair Mithat Cemal Kuntay, görevinden istifa edince Mehmed Akif’i ziyarete gider. Balkan harbinin yaşandığı zor günlerde Âkif’in, geçimini sağlayacak yeni bir işi de henüz yoktur. Kuntay şöyle anlatıyor: “Akif’in kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı. “Bunlar kim?” soruma: “-Çocuklarım” karşılığını verdi. Meğer Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmış. ‘Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan bakacak!’ demişler. Arkadaşı vefat etmiş, Mehmed Akif de, verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş” Mithat Cemal devam ediyor;- Halbuki o zamanlar, Mehmed Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!”

Mehmed Akif’in sözü senet gibiydi

Yakın dostlarından Fatih Gökmen anlatıyor; “Mehmed Akif, verdiği söze bağlı olmayanlara insan gözüyle bakmazdı. Aramızda geçen bir olayı anlatayım :Ben Vaniköy’de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki, her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmed Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. ‘Selam söyleyin’ demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim. ‘-Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir’ dedi ve benimle altı ay dargın kaldı.”

Mehmed Âkif, çağın geliştiği bilim ve teknik seviyesinin aynen aktarılmasını ve ülkenin bu yüksek bilim ve teknik düzeyi içinde gelişmesini her vesile ile belirtir. Bilim ve tekniğin kaynağının Batı olduğunu zanneder. İkinci Meşrutiyetle birlikte hürriyetin ilanını her şeyin çâresi gibi gören geniş bir kitle vardır. Bu kitlenin umursamaz tavırlar içinde Batının teknik ve bilim düzeyine bigâne kalışını da hayretle seyreder.

3

Kur’an tercümesinden vazgeçiyor

Türkçe öğretmenimiz Zeliha Hanım, Mehmed Akif’i, Diyanet’le sözleşmeyi feshetmeye iten sebepleri şöyle izah ediyor: “Birkaç sebep olduğu söylense de en önemlisi: İbadetlerde reform(!) yapılması, namazlarda Kur’an’ın Arapça metni yerine, yazdığı Türkçe tercümenin okutulacağı endişesidir.”

1920 yılının başında Mehmed Âkif Ankara’ya davet edilir. Mehmed Akif, yapacağı seyahatini sadece damadı Ömer Rıza Doğrul ile yakın arkadaşı Eşref Edip Beye haber verir. Kendileriyle bir sır tevdi eder gibi konuşur: “Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak gerekir. Halkın bizim tarafımızdan aydınlatılmasına ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar… Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın…” Ankara yolculuğuna oğlu Emin Beyle çıkar. Emin Beyin hatıralarında belirtildiği gibi trenden iner inmez doğru Meclis’in önüne gelirler. Bu sıra bir ziyarete gitmekte olan Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşırlar. Mustafa Kemal Paşa, Mehmed Âkif’i görünce yaklaşır; “Sizi bekliyordum efendim; tam zamanında geldiniz. Şimdi görüşmek mümkün olmayacak; ben size ziyarete gelirim.”

Milli Mücadelenin ateşini Kur’an’la tutuşturdu

Bugüne kadar okuduklarımız ve duyduklarımız Mehmed Akif’in, bütün hayatı boyunca bir insan, bir fikir, bir mücadele ve aksiyon adamı olarak Kur’an’dan hiç kopmadığını gösteriyor. Çünkü Mehmed Akif, bütün kalbiyle Kur’an’a bağlı bir insandır. Madden ve mânen Kur’an ile birlikte yaşar. Zira o, Kur’an’a inanmış ve ona bağlanmıştır. O, Kur’an okun evde evde doğar, cami kürsülerinde hep Kur’an ile konuşur. Vaazları hep Kur’an ayetlerinin tefsiri şeklindedir. Balıkesir, Kastamonu, Eskişehir, Burdur, Afyon, Antalya ve Konya’da halka hep Kur’an’la hitap eder. Dolayısıyla Milli Mücadele’nin ateşini Kur’an ile tutuşturur. Böylece Akif, cami ile cephe arasında sağlam bir köprü kurar. Akif’in Kur’an ile başlayan hayatı, yine Kur’an’la sona erer. Son nefesini verirken, bir yandan da Hafız Necati’nin okuduğu Kur’an’ı dinler. Ölünce Edirnekapı’daki ebedi istirahatgâhına yine “Kur’an sesleri” ile yolcu edilir. Ülkemizin en değerli hafızları, onu Rabbimizin huzuruna hatimlerle uğurlar. Çünkü O, “Kur’an’ın hadimi”dir.

Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmesini Atatürk istedi

Gümüşhane İmam-Hatip Lisesi’nde okurken Türkçe öğretmenimiz Zeliha Hanım, Gazi Mustafa Kemal’in, Mehmed Akif Ersoy’dan Kur’an-ı Kerim’i Türkçe’ye çevirmesini istediğini belirterek olayı şöyle anlatıyordu: “Gazi Mustafa Kemal, 23 Şubat 1925’te TBMM’de müzakerelerinde Kuran’ı Kerim’in Türkçe’ye tercüme ve tefsiri ile muteber hadis kitaplarından birinin tercümesinin yaptırılmasını, bu işle de Diyanet İşleri Başkanlığının görevlendirilmesini istemiş. Kur’an-ı Kerim’in Tefsiri Elmalılı Hamdi Efendi’ye, Sahih-i Buhari’nin özeti olan Tecrid-î Sarih’in çevirisi Ahmed Naim Bey’e verilmiş. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevirisini de Atatürk bizzat Mehmed Akif’in yapmasını istemiş. Mehmed Akif, bu teklifi nazikçe “Ben yapamam” diyerek reddetmiş ama Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmet Hamdi Aksekili’ nin sürekli ısrarları ve araya giren dostları yüzünden daha fazla direnememiş. 10 Ekim 1925’de Diyanet İşleri ile imzalanan mukavele ile 10 bin lira ücret karşılığında Mehmed Akif, çeviriyi kabul etmiş. Bin lira da avans almış.

Kur’an tercümesi niçin Mehmed Akif’e verildi?

Mehmed Akif’in, bu parayı Sebilürreşad’ı çıkarması için Eşref Edib’e verdiğini kaydeden . “Türkçe öğretmenimiz Zeliha Hanım: “Atatürk niçin illa da Mehmed Akif’ten Kur’an tercümesini istiyor?” diye sorduğumuzda şu cevabı veriyordu: “Çünkü Mehmed Akif, dönemin bütün bilginlerinin ve aydınlarının ittifakı ile Kur’an çevirisini yapabilecek tek adam olarak görülüyordu. Yani Mehmed Akif, Türkçe’yi döneminin en iyi bilen aydınlarından biri olduğu gibi Arapçayı da en iyi bilen bir kaç kişiden biriydi. Ayrıca hafız idi. Daha önemlisi bütün bunlarla birlikte Arap edebiyatını çok iyi bilen güçlü bir şairdi. Anadolu halkı Mehmed Akif’i çok seviyordu. Akif’in, Kur’an ile asıl derinden meşguliyeti ve beraberliği Mısır yıllarında gerçekleşti. 1926’da gidip yerleştiği Mısır, onun için zorunlu bir itikaf ve inziva mekanıydı. Çünkü redd-i miras türünden yapılan inkılâplar, onu sükût-u hayale uğratmış, Akif de Mısır’a hicret etmişti. Bulunduğu psikolojik durum da buna eklenince, kendini çokça ibadete verdiği Mısır’da, vakitlerinin çoğunu Kur’an okumakla ve dinlemekle geçirir. Diğer yandan da Mısır’ın ünlü hafızı Şeyh Muhammed Rıfat’ın Kur’an okuyuşuna hayrandır. Sırf bu amaçla sık sık ikamet ettiği Hilvan’dan Kahire’ye gidermiş.”

Mehmed Akif, Kur’an’ı tercüme işini bitirdi mi?

Türkçe öğretmenimiz Zeliha Hanım, Mehmed Akif’in Kur’an Tercümesi çalışmasını şöyle izah ediyordu: “Bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen, büyük bir azim ve gayretle Akif, yaklaşık dört yıl boyunca bu işle uğraşmış. Ortaya her bakımdan mükemmel bir meâlin çıktığı anlaşılmış. Eşref Edip, Mısır’a Mehmed Akif’i ziyarete gittiğinde, bu meâli baştan sona okuyarak buna bizzat şahit olmuş. Akif, meâlle ilgili yaptığı tashihleri yakın dostlarına göstererek şöyle demiş: “Bunları hep, müsveddeden temize çektim. Bir kelimenin, en güzel zannettiğim karşılığını bir zaman sonra beğenmem. Daha münasip bir kelime aklıma gelirse, o kelimeyi çalışmamın ilgili kısmına koyarım.” Mehmed Akif bu çalışmadan büyük bir manevî huzur duyar. Nitekim yakın dostlarına: “Kur’an’ın Türkçe meâli için yaptığım çalışmalar, bu dünyada en üstün zevk ve huşû ile geçirdiğim anlar olmuştur. Hâlimde çok büyük manevî değişiklikler gördüm” der. Hakikaten, Akif’in, Kur’an üzerinde uzun yıllar yaptığı bu çalışma, Akif’i, teravih namazını hatimle kıldıracak derecede sağlam bir hafız yapar. Fakat, ne yazık ki, bu meâlden faydalanılamaz. Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri, meâlin gönderilmesini isterler. Akif ise, meâlin henüz tam kemale ulaşmadığı gerekçesiyle meâli göndermez. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı, sözleşmeyi fesheder. Ancak Mehmed Akif eseri yarım bırakmaz, bitirir.

Allah’ın huzuruna nasıl çıkarım?

Türkçe öğretmenimiz Zeliha Hanım, Mehmed Akif’i Diyanetle sözleşmeyi feshetmeye iten sebepleri de şöyle izah ediyordu: “Akif’i, Diyanetle yaptığı sözleşmeyi feshe iten birkaç sebep olduğu söylense de en önemlisi: ‘İbadetlerde reform(!) yapılması, namazlarda Kur’an’ın Arapça metni yerine yazdığı Türkçe tercümenin okutulacağı endişesidir” Akif’in: “Demek, benim meâli, bu iş için istiyorlarmış. Ben, meâli verirsem, onu Kur’an yerine okutmaya kalkarlar. Ben, o zaman Allah’ın huzuruna nasıl çıkarım, Peygamberimiz (a.s.)’in yüzüne nasıl bakarım?” der.

Akif, milletin vekili

Mehmed Âkif Ankara’ya gelince Hacı Bayram Camii’nde vaaza başlar. Milli Mücadele ateşini tutuşturmak için Anadolu’da önemli şehirleri dolaşır ve o şehirlerde vaazlar verir. Kuvâ-yı Milliyenin bir İttihatçı hareketi olmadığını anlatır. Eğer vatanı kaybedersek gidecek yerimiz kalmayacağını söyler. Bu savaşın dine ve halifeye hiyanet için yapılmadığını, aksine milli mücadelenin bir cihad olduğunu ve bu savaşa katılmanın dinen farz kılındığını söyler. Burdurlular Mehmed Akif’i Burdur Mebusu (Milletvekili) seçerler. Birinci Meclis’in kurucuları Akif’in Burdur mebusluğunu kabul ederler mazbatasını verirler. Sonra Bigalılar da Biga Mebusu seçerler. Kurucular Mehmed Akif’in Biga mebusluğunu da kabul ederler. Ancak Mehmed Akif, “Bir insan iki ilin mebusu olamaz” diyerek önce Burdurlular seçtiği için Biga mebusluğundan istifa ederek Meclise Burdur Mebusu olarak girer

Selami Çalışkan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir