MEMLEKETİMİN EFSANELERİ

Ne kadar yazılırsa yazılsın bitmez memleketimin efsaneleri. Bu hafta yine o muhteşem İDA dağının eteklerinde geçti hafta sonum. O kekik kokularının içinde Sarıkız tepesinden gelen esintilerle yıkadım yüzümü. Yeşilin tonunda en nadide giysisi ile “İDA” yine kur yaparcasına denize uzanmış öylece duruyordu karşımda sessiz. Sadece kuşlar konuşuyor ve ben öylece suskun hayranlıkla seyrediyordum bin pınarlı dağımı.

Mitolojide bu yörelerden sıkça bahsedilir. Buraların her bir köşesi ayrı bir güzelliktir. Bilmem hiç Behramkale köyüne gidip köy kahvesinde “Damla sakızlı dibek kahvesinden” yudumladınız mı siz? Bu tadı bilmemek bile büyük bir kayıptır diye düşünürüm. Kahveden başınızı tepeye kaldırıp köyün kalesine baktığınızda olanca heybeti ile hâlâ köyü koruma görevini yapan Behramkale’yi görürsünüz.
Kalenin içinde yer alan Athena tapınağını gezerken hemen aklıma MÖ 347 yılında bu topraklarda yaşayıp, buraya ilk felsefe okulunu kuran düşünür Aristo geliverdi. Buranın mitolojik hikâyeleri bitmez tükenmez. Yöre mitolojik hikâyelerinin yanı sıra güzelleri ve güzellik yarışmaları ile tarih sayfalarında yerini alır. Bana göre bunca güzelin sırrı yine bu yörede yetişen özel zeytinlerden elde edilen doğal sızma zeytinyağında saklıdır. Her derde deva olan zeytinyağı saçlara ve yüze sürüldüğünde efsunlu bir güzellik verir yüze.
Sadece zeytin ağaçları ile değil, aynı zamanda fıstık çamları ve dünyada sadece o dağlarda yetişen “Kazdağı Göknar”’ını yetiştirmenin gururunu taşır heybetli dağ. Tersine dönük kozakları ile havayı filitre eder ve oksijen pompalayarak buralara dünyanın en güzel havasını ikram eder.

Çanakkale’den Balıkesir’e kadar uzanan dağların o kadar çok ismi vardır ki. Yöre halkı Babadağ, Gürgen dağı, Zeybek dağı, Şap dağı gibi isimler ile burayı isimlendirse de ona o esrarlı havayı veren isim Dardeanos’ un oğlu İdois den gelme “İDA” dır. Mitolojide böyle geçer adı. Ama yinede “KAZ DAĞ”’ı ismini daha bir gizemli bulurum ben. Çünkü Kaz Dağlarının efsaneleri daha bizden hikâyelerle bezenmiştir.

Her ne kadar tanrıların tanrısı Zeus Truva savaşlarını izlemek için bu dağda konuşlansa da benim Sarıkız efsanem daha çok cezp edicidir. Hele o tepenin zirvelerinde anlatılan, dilden dile dolaşan efsaneleri dinlemeye doyamam. Hikâyeleri ezbere bilsem de yine dinler yeni şeyler öğrenmeye çalışırım.
Pek çok olaylar yaşanmış buralarda ve çok şey anlatılmıştır buralar hakkında. Dağın içi buz gibi suların aktığı şarlaklarla doludur. Burada içtiğimiz su da zaten bu pınarlardan gelir. İda’ nın bir anlamı da” Bin pınar” demektir. Belki de bu sebepten bu ismi almıştır İda dağları.

Kaz Dağlarına Tahta Kuşlar köyünden çıkılır. Tahtacı Türkmenlerinin oluşturduğu bu köyün halkı 13.yy da Orta Asya da Moğol baskısından kaçarak Fatih Sultan Mehmet’in daveti üzerine buraya yerleşip oba köylerini oluşturmuşlardır. Orta Asya kültürünü de beraberinde getirmişler.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethi için gemi kerestelerini bu dağdan temin etmiş, hatta Midilli isyanı için buralarda 3 tane tersane kurup 67 tanede gemi yaptırdığı kayıtlarda belgelenmiştir. Şair Homeros yazdığı hikâyelerde buralardan sıkça bahseder.

Cilbak Tepe:
Aslında “Cilbak” her ne kadar tepenin ismi gibi anılsa da oradaki bütün efsaneler Cilbak olarak anılır.
Dağın en zirve noktası Cilbak Baba Tepesi ve karşısında ki Sarıkız Tepesi bilinse de iki tepenin arasında yer alan birde Karataş tepesi vardır.

Karataş tepesi:
Bu tepenin efsanesi dağda en ilgimi çeken efsanedir. Her ne kadar bize hikâye gibi gelse de köyden birçok kişinin şahit olduğu ve devamlı anlattığı olaylarla beni daha bir meraklandırır. 1767 metre yükseklikte bulunan bu tepede “Yeşim” taşlarından bahsedilir. Bu taşların sırrı nedir, neye yarar bilinmez ama yeşil bir ışığın çıktığı ve orada dolaştığını görenler pek çok dur. İşte bunlardan biri olan Sultan Baba her yabandan dönüşte yeşil bir ışığın önünden ona yol gösterdiğini anlatıp dururmuş. Bu yeşil ışık dağın tepesinden bazen Cuma akşamları, bazen bayram geceleri bazen de özel mübarek günlerde görünür çoğu zamanda orada bulunan türbelerin üzerinde öylece dururmuş. Hatta bazı evliyaların bu yeşil taşları başlarının üzerine yastık yapıp yattığı bile pek bilinen bir gerçekmiş.
Koca taşın altından “Andız dersi” Cilbak baba tepesinin hemen yanında ise Zemzem Pınarı vardır. Oralarda yaşamak, o havayı solumak bile doyumsuz bir güzelliktir. Gece güne çöküp ay gökyüzün da görününce etrafı tarifi mümkün olmayan bir koku kaplayıverir. Kekik kokusu ile karışmış bin bir çiçeğin harmanlanmış kokusudur bu.

İşte bu dağlarda yatar Cilbak Baba ve onun biricik kızı Sarıkız.
Ayvacıklı bir garip çobandır Cilbak Baba. Karısı ölünce güzeller güzeli kızını alıp Edremit’in Güre köyünde “Kavurmacılar” mevkiine yerleşir. İşte bu köyde yaşanır o dağlara ismini veren ölümsüz “ SARIKIZ” efsanesi. Cilbak Baba türbesi de herkes tarafından bilinmese de “Sarı Saltuk Makamı” olduğu gizli bir gerçektir. Efsanelerin içinde sırlar, sırların içinde ise gerçekler saklıdır. Ya kırklar Tepesinde semah yapan kırk evliyanın hikâyesini hiç duydunuz mu?

Kırklar Semahı:
Bir gün dağın tepesinde koyunlarını otlatan çobanlar bir bakarlar ki zirvede bu güne kadar hiç görmedikleri bir bulut. Hepsi onu merak edip bulutun olduğu tepeyi yol tutarlar. Çobanlar tepeye varıncaya kadar bulut yavaş yavaş açılıp sis halini alıverir ve sisin ortasında bir şeyleri fark ederler. Yakınına geldiklerinde ise sis aralanır ve içinden aksakallı ak saçlı beyazlar giymiş, başlarında sarık taşıyan 40 kişinin semah yaptığını görürler. Bu durumdan çok etkilenen çobanlar kırkların yanına sokulup buraya nasıl geldiklerini ve kim olduklarını sorarlar. Onlarda Avrupa’ya fethe giden Türk ordularının koruyucuları oldukları, orduya manevi destek vermek için savaşa katılacaklarını anlatırlar. Daha sonra yine bir bulut gelir, kırk evliyayı içine alır ve oradan götürür.
Bu olay 1356 yılında Türk ordularının Avrupa’yı fethe çıktıkları yıllarda gerçekleşir. İşte çobanların olaya şahit oldukları bu tepe “Kırklar tepesi” ismiyle anılır. Köy halkının kutsal saydığı bu tepelerde hayırlar, dualar şenlikler yapılarak geleneklerini hala günümüze kadar taşırlar.
İşte bitmez tükenmez memleketimin efsaneleri. Oralara yolunuz düşerse bir gün bütün bu hikâyeleri sizde dinler, “Daha başka var mı?” diye sormaktan kendinizi alamazsınız.

Her şeyi ile güzeldir memleketim. Bereketli ve kutsal ve de mukaddestir bu topraklar. Velilerin himmeti ile bereket taşar buralardan. Halk himmeti bilir, nimetin farkında olup hamd ve şükrünü eda etmeyi de unutmaz. Bunca bolluğun içine her kapının önünden gürül gürül akan suların serinliğine ve tadına doyamazsınız. Bu güzellikleri yaşamak için bir hafta sonu az hatta bir ömür boyu yaşamak bile yetmez buraları keşfetmek için.

Bu ateşi yüreğimde taşımanın mutluluğuyla ayrılıyorum yine buralardan. Kendi efsanelerimle baş başa kalmanın umuduyla sonlanıyor bu yolculuk. Artık yeni diyarlar, yeni hikâyelerin güzellikleri var düşlerimde.

“Hararet saçta değil, nardadır. Keramet taçta değil, baştadır. Ne ararsan kendinde ara, aradığın sadece kalptedir”.

Aslında güzellik yaşayanın yüreğindeki ateşte saklıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir