Mercan Dede’nin gönülden gelen sesi

Mercan Dede yaptığı müziğin Avrupa ve Amerika’da ilgi görmesini, neyin sesine bağlıyor. Sanatçı ’Üfleyenin gönlü güzelse neyden güzel ses çıkar’ diyor

Uzun zamandır gerçek bir ’gönül adamı’yla konuşmamıştım, özlemişim böyle insanları. Mercan Dede’nin o boncuk boncuk bakan, hüzünlü ama sevecen gözleri etkiledi beni desem, yalan olmaz yani.
Mercan Dede’nin (Namı diğerleri Arkın Allen, Arkın Ilıcalı v.s) çalışmaları hep ilgimi çekiyor. Neden? Çünkü, kendisi ney üflüyor biliyorsunuz. ’Tamam’ diyorum ney, bizim kültürümüzde var. En olmadık, ramazan ayında televizyonda bol bol ney sesi dinliyoruz. Peki Avrupalılar’a, Amerikalılara ne oluyor? Dede’nin albümleri dünyanın çeşitli ülkelerinde gayet iyi satıyormuş. Ayrıca yurtdışında sürekli konserler veren, festivallere davet edilen biri bu arkadaş. Hatta son olarak İngiltere’de ’Salisburry Sanat Festivali’nde beş konser vermiş. İnsanlar seviyor yani bu ney sesini ve onu gönülden üfleyen Mercan Dede’nin nefesini. Eurovision’a onunla mı katılsak acaba diyorum.
Mercan Dede müzikte Doğu-Batı sentezi yapıyormuş. Sanatçılar yıllardır bunu neden yaparlar bir türlü almaz benim kalın kafam. İlle niye Doğu-Batı sentezi diye tutturuyorlar ki, olmuyor işte. Gidin biraz da Kuzey-Güney sentezi yapın diyorum. Demiyorum tabii.
Nedir bu ney sesindeki sihir?
Ben neyi düşündüğüm zaman ilk aklıma gelen şey nefes. Bütün dinlerde Hıristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm’de nefes çok önemli. Hayatın başlangıcı çünkü. Hatta Tanrı bir heykel yapıyor ona nefesini veriyor. Neyin içerisindeki nefes de o. Bu tabii bir tür kamış, sudan kesiyorsun, tamamen insan nefesinden kaynaklanan bir doku var ve o dokuyu ses olarak başka bir alette duymak mümkün değil.
Bir şey mi anlatıyor bu ses yani?
Neyde anlatılan her şey insan, bütün meselesi bu. Sembolizm var. Yüzdeki iki göz, iki kulak, iki burun deliği, neydeki altı delik. Neyi üflediğiniz zaman, güzel bir ses çıkması lazım. Güzel ses için de, insan ruhunun güzel olması lazım. Ney o Doğu’daki aşkı, hüznü, umudu çok iyi yansıtıyor. Neyin bütün kültürlerin ötesinde, insan kalbine hitap eden bir şeyi var. O sesin, bir müzik aletinin dışında olan bir şey olduğuna inanıyorum ben. Hocalarımız derdi ki, ’Neyi masanın üzerine bırakmayın duvara asın, masanın üzerine koyarsın bir yeri yamulur’. Yaşıyor çünkü, ağrına gidiyor masaya bırakılmak. Mevlana’nın çok güzel bir sözü var, diyor ki,
’Eğer bir yerdeyseniz, her yerdesiniz, her yerdeyseniz, hiçbir yerdesiniz’. Biz de o ikisinin arasında dağılmış insanlarız. İşte o tek bir sesin içinde her şey var.
George Bush sizin albümleri dinleseydi, dünyanın durumu daha farklı olur muydu, ne dersiniz?
Çok dini gelebilir ama Kuran’da bir ayet var, orada kalbin mühürlenmiş olmasından bahsediyor. İlginç bir şey. Mühürlenmiş açılmıyor, açılsa da okunamıyor. Orada bir şey kilitlenmiş oluyor, iletişim yok. Belki, kalpleri mühürlenmemiş ama kalpleri dengesini kaybetmiş insanlara dinletip, onların George Bush gibi adamlara oy vermesini engelleyebilirler. Buna inanıyorum ben. Büyük bir güç var. Benim üzerime düşen, inandığım hayatı yaşayabilmem öncelikle, o çok önemli. Kendi inandığım hayatı yaşamalıyım. Çünkü onu yaşamıyorsan plastik bir yerlerde yaşıyor ve plastik bir şeyler yapıyorsundur ve havada uçup gidiyorsundur.
Her şeyi yitiriyoruz, nasıl istediğimiz hayatı yaşayabilelim?
Gerçekten de, o kadar çok şey var ki yitip giden. Hakikaten bazen Orhan Veli’nin dediği gibi ’Kelimeler kifayetsiz kalıyor.’ Benim gibi kelimeleri çok kullanamayan, bilmeyen bir insanı daha da kifayetsiz kılıyor. Politikada hemen anlamını yitiren kelimeler var. Daha bize ulaşmadan anlamını yitiriyor. Gönülden bir ses geldiği zaman gönüle dokunabiliyor, ben bunu hep söylüyorum. Mesela inanıyorum ki Amerikan halkına Irak’ta ne kadar insan öldüğünü anlatmaya çalışsan ki, ona da izin vermiyorlar. Duymuyor millet ama ben çok inanıyorum ki, bir annenin çocuğunu kaybettiği anda çıkardığı bir ağıt var ya, o iletilse, Amerikalı anneyi de acıtır, ben buna inanırım.
O acının sesinde gerçekten bir şey var. Can Yücel’in dediği gibi, ’Tek başınayız ama yalnız değiliz.’ Benim gitmek istediğim bu yolda yürümek hoşuma gidiyor.
O yolda giderken Amerika’daki insanlar olsun, George Bush olsun, etkileniyorlar. Bizim samimiyetimiz sahnede başladığında büyük bir coşkuya kapılıyor olmamız, o neyin sesinde gerçekten can olduğunu hissediyor. O sizin samimiyetiniz ve üzerinde ilerlediğiniz yol onları etkiliyor. Bunun bir şekilde dünyayı olumlu şekilde etkilediğine inanıyorum.
Fakat savaşlar son hızla devam ediyor. Güçlüler zayıfları eziyor.
Ama birdenbire Gandhi gibi bir adam çıkıyor. Ve kitleleri etkiliyor, beyaz elbisesi var, tek başına eylem yapıyor. Michael Moore da öyle. Bazen öyle biri çıkıyor ve öyle bir çarpabiliyor ki, bazen o tek kişi bile yetebiliyor. ’Godfather’ serisi oynarken lisedeydim. Televizyon dizi olarak gösterirdi; onun en başında şöyle bir söz vardı, ’Madem ki kötüler bu düzeni kendi istedikleri biçimde değiştirmek amacıyla bir araya geliyorlar, iyiler de bir araya gelmek zorundalar’. Biz de bir araya gelmek zorundayız. İşte benim orada en güçlü silahım, işte ney. Çok etkili bir silah.
Bu arada sizin niye farklı isimleriniz var, benim yok mesela?
Toplam dokuz oldular. Dört tanesini hiç kimse bilmiyor. Birkaç sebebi var, Kanada’daki arkadaşlarım şizofrenik bir kişiliğim olduğunu düşünüyorlar. Popüler kültürün çok güzel bir formülü var, bir imaj yaratıyorsun, yarattığın imajla da bazı şeyler yapıyorsun, bence işin özeti bu. Bu bir kişi olabilir, bir çikolata markası olabilir ama özeti bu. Kapitalizmin içinde böyle yanlış roller de var. Biz de yanlışlıkla yaratılmış hatalı programlarız bence.
Hatalıyız ki acı çekiyoruz.
Tabii ki. Acı çekmek duyarlı olmakla- ilgili. Hayata ve olup bitene bakıp duyar-lı olmamak için kör olmak lazım. O imajlarla çıkan o isimler bir süre tutuyor. Belli bir süre var ve belli formüller var. Mesela bir ara flamenko arabesk vardı, o formül dinleniyordu. Zaman içerisinde insanlar o imaja o kadar dikkat ediyorlar ki imajın içi boşalıyor. Parmağa değil de parmağın gösterdiğine bakman lazım oysa ki. Bana gelince, çok güzel sesler var yaptığım istiyorum ki onu dinlesinler. O müziği dinlediğinde müzikle kalbi arasında bir bağlantı kuruluyorsa, benim için başarı olmuş oluyor. Benim dokuz ismim var. Dört isim benim single olarak çıktı, böyle 63 tane parçam var. Kanada’daydım üç ay önce alt katta Martin var, bir gün ’Tam senlik bir parça buldum’ dedi. Dinledik, benim yaptığım bir çalışmaydı. Bu benim çok hoşuma gitti. Hani geçerken bir bahçeye bir şeyler ekersin, onu kimin ektiği de belli olmaz. Bir gün biri bu çiçeği fark eder. Bir de serbest çalışma olanağı sağlıyor. ’Arkın Allen şöyle yaparsa, Mercan Dede bunu yapar’ filan diyorlar.
Bir de siz Doğu-Batı sentezi yapıyormuşsunuz, öyle duydum.
Ona belki iki yönden cevap verebilirim. Biri genel anlamda diğer müzisyenlerin de konumunu düşünüp acaba niye yapıyorlar; bir de kendi özel, kendi kendime sorarım. Benimki aslında Doğu-Batı sentezi diye başlamadı. Batı tarihinde müziğin ve sanatın insanoğlunu anlattığını düşünüyorum. Ya da anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. O anlamda da benim yapmaya çalıştığım müzik, belli bir yere, tarza oturmuyor. Mesela İngiltere’ye gidiyorsun, dünya müziği kataloğunda yer alıyorsun, Amerika’ya gidiyorsun farklı algılanıyor. Yani burada doğdum ama Batı’da büyüdüm. Demek istediğim, benim hayatımda Doğu ve Batı hep vardı.

Neyi ilk kez radyoda duydu

Mercan Dede neyin sesini bir radyo programında duymuş ve çok etkilenmiş. “Beni etkileyen sesin ney sesi olduğunu öğrendim. Bu sesi yıllar sonra İTÜ Konservatuvarı binasının önünden geçerken tekrar duydum.”
Sonra İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na giren Mercan Dede, bir ney satın alabilmek için çok uğraşmış. Parası yetmeyince başka bir yol bulmuş kendine:
“İstanbul’a geldiğim zaman yıl 1983’tü ve ortalık çok karışıktı o zaman ney üflemek filan çok zor işlerdi. Siyasi sanıyorlar, mimliyorlardı adamı hemen. Ben de o zamanlar açıkçası bunun dini bir çalgı olduğunu sanıyordum. Sonra biz neyi ve cazı birlikte öğrendik.
İşte O zamanlar ney alacak param yoktu mesela. Müzik aletleri satan bir dükkânda gördüm neyi. Camekândan uzun uzun bakıp, inceleyip ölçüsünü filan aldım, bir kâğıda yazdım. Sonra gidip bir su sorusu satın aldım, bunu ölçüsüne göre kestirdim. Bildiğimiz pimaş borulardan. Gittim ona delikler filan açtırdım ve ekmeğimi onda çıkardım.
Bugün çok güzel neylerim var.
Ama o ilk neyimi hiçbir zaman yanımdan ayırmadım, yaşamımdan çıkarmadım. Çünkü o ney çok şeyi temsil ediyor. Onu her zaman büyük bir aşkla üflüyorum.”

HIZIR TÜZEL /RADİKAL GAZETESİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir