Meşal Suriye İstihbaratının Parçası

Gazeteci Cengiz Çandar Hamas ziyaretini anlattı.Meşal`ın Suriye istihbaratının dışında opere etmesi mümkün değil. Seyahati, temasları, istihbaratın desteğinde ve organizasyonundadır

Türkiye, bir dış politika hamlesi yaparak Filistin`de seçimleri kazanan Hamas`ın Suriye`de yaşayan liderlerinden Meşal`ı Ankara`ya davet etti. Meşal`ın konumu ne Hamas`ta?
Siyasi büro şefi. Siyasi hiyerarşi bakımından Hamas`ın bir numarası.
Niye Suriye`de yaşıyor?
Şöyle… Bölge politikasında İsrail`e ve ABD`ye karşı bir eksen var. Bu eksenin kumanda merkezinde İran oturuyor. Eksenin lojistik halkasını da Suriye oluşturuyor. Operasyonel rolde ise Lübnan`da Hizbullah, Filistin`de Hamas bulunuyor. Halid Meşal`ın temsil ettiği Hamas, siyasi çizgisiyle işte bu İran-Suriye-Hizbullah ekseninin parçasıdır. Bu eksen, Ortadoğu sorununda farklı bir rota izleyen Mısır, Ürdün gibi ülkelerin karşısında yer alıyor. Zaten Meşal da Mısır ve Ürdün`e giremiyor. Kısacası Hamas, bölgede, İran nüfuzunun Filistin topraklarına uzanmasını ve İran`ın, İsrail-Filistin sorununa doğrudan dahil olmasını simgeliyor. Bir de şu var, Hamas aslında İran-Suriye, Hizbullah ekseninde bir anamoli halidir.
Niye?
Çünkü diğerleri Sünni değil. İran Şii. Suriye, bir Alevi tek parti rejimi altında. Hizbullah, siyasi bağlantısı İran olan, lojistik desteği Suriye`den gelen Lübnan Şiilerinin bir silahlı örgütü. Ama Hamas Sünni ve Müslüman Kardeşler Örgütü`nün bir parçası.
Meşal`ın Suriye ile ilişkisi ne?
Suriye, dünyadaki adıyla bir `Muhaberat rejimi`dir. Irak`ta Baas rejimi de öyleydi. Güvenlik ve istihbarat örgütlerinin, piramidin en tepesini oluşturduğu bir rejim tipidir bu. Dolayısıyla Meşal konumunda birinin, Suriye istihbarat servislerinin dışında opere etmesi mümkün değil. Meşal`ın yerleşmesi, iaşesi, seyahati, temasları, Suriye istihbarat servislerinin kontrolünde, desteğinde ve organizasyonundadır.
Bu durumda Meşal, Suriye istihbaratının bir parçası, öyle mi?
Tabii öyledir. Meşal`ı Suriye istihbaratı ortaya çıkartmadı ama gelinen noktada Suriye istihbaratının bir parçası olmak zorundadır. O konumdaki herkes böyle olmak zorundadır.
Meşal`ın Suriye ile ilişkisinin, Türkiye ziyaretinde bir rolü var mı peki? Bu ziyaret Suriye`nin işbirliğiyle mi gerçekleşti?
Bu ziyaretin perde arkası karanlık. Ziyaret hâlâ aydınlanmadı. Meşal`ı Türkiye`ye kimin davet ettiği bile hâlâ bilinmiyor. Meşal`ı hükümet mi, Başbakanlık mı, Dışişleri mi, AK Parti mi, kim çağırdı? En sonunda Meşal`ı AK Parti`nin davet ettiği havası verildi ama, kalıbımı basarım, Meşal`le görüştüğü günün sabahında AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mir Dengir Fırat`ın Meşal`ın kim olduğunu bilme ihtimali bile çok zayıftı. Ben bir raslantı sonucu, Meşal`ın Türkiye`ye geleceğini birkaç gün öncesinden biliyordum. Bu bilginin off the record kalması söylenmişti. Bunu Cidde`de öğrendim. Dışişleri Bakanı ve Davutoğlu`nun bulunduğu bir sohbet konuşmasında Hamas`la temas edilmesi gerektiği lafları geçmişti. Bir kere Meşal`a daveti yapan Dışişleri değil. Diplomatlar, Meşal`ın davet edilmesini istemiyorlardı ama geleceğini biliyorlardı. Bu, siyasilerin aldığı bir karardı. Hükümetin Ortadoğu politikasının şekillenmesinde rol sahibi olan Ahmet Davutoğlu da Meşal`ın geleceğini biliyordu tabii.
Meşal`ı davet ettiren Davutoğlu mu peki?
Muhtemelen öyle… Ama Başbakan`ın iradesi ve bilgisiyle yapılmış bir ziyaret bu. Davutoğlu bunu önerir, temasları da belki kurar ama Başbakan`ı da kandırmış falan değil herhalde.
Bu ziyaret, Suriye`nin işbirliğiyle mi gerçekleşti diye sormuştum.
Suriye`nin de devreye girmesiyle gerçekleşti demek daha doğru. Ziyareti öğrendiğimde, Dışişleri yetkililerine sordum: `Hamas`tan kim geliyor? Meşal mı, Mahmut Zahar mı, İsmail Haniya mı?` `Bilmiyoruz` dediler. Bu ziyaretin organizasyonunda rol oynayanlar da muhtemelen işin başında, Meşal gelsin gayreti içinde olmayabilirler.
Peki Meşal`ı kim devreye soktu? Onun gelmesini kim sağladı?
İşin karanlık noktaları oraları zaten.
Türkiye, neden Hamas`ın Filistin`de yaşayan liderlerinden birini değil de Meşal`ı davet etti?
Benim sorduğum da buydu. Bu çok önemlidir. Mesela Gazze`de yaşayan, birinci sıradan seçilen İsmail Haniya`yı davet etseydiniz, ki Meşal`ın geldiğinin ertesi günü ona Filistin`de başbakanlık görevi verildi, o zaman siz de tepkilere dönüp `Filistin-İsrail sorununda yapıcı rol oynamak istiyorum. Ben Türkiye`nin başbakanıyım. Filistinli muhatabım odur` diyebilirdiniz.
Peki o zaman Meşal`in davet edilmesiyle ne yapılmak istendi? Kim tarafından, hangi amaçla davet edildi bu kişi?
O bir kara delik. Yalnız o kara delik aydınlandığı anda, İran-Suriye ekseni ve Suriye istihbaratı boyutu nedeniyle çok sıkıcı sonuçları da olabilir işin. Eğer bu davet, Meşal`ın geleceği bilinmeden yapılmışsa ve son anda Meşal ortaya çıkmışsa, bu büyük bir amatörlük ve basiretsizliktir. Böyle organizasyon olmaz. Yok eğer davet Meşal`ın geleceği bilinerek yapılmışsa, sizin, Meşal`ın Ortadoğu denklemindeki yerini biliyor olmanız icap eder. Çünkü bu davetle, Türkiye bir dış politika pozisyonu aldı. Ne derseniz deyin, mesaj vermek için çağırdım falan deyin, böyle bir davetle, Türkiye`yi İran-Suriye ekseninin içine dahil ediyorsunuz, o eksene omuz veren bir görüntü veriyorsunuz demektir. Hata bilinçli yapılmışsa, durum daha vahimdir.
Türkiye`yi İran-Suriye eksenine sokmuş olmak açısından mı?
Bir de Suriye istihbaratıyla iş tutuyorsunuz anlamına gelir o. Çok iyi bilmediğimiz ters akıntılı sulara, `Suriye istihbaratı` yazılı cankurtaran simidiyle atlayıp, yüzmeye kalkışmaya benzer bu davet. Biz bir NATO ülkesiyiz. Her şey bir arada olmuyor. Ama sanki Hamaslılar ve Meşal kendi başvurdu ve adama ayıp olmasın diye bu ziyaret kabul edildi, `Madem gelmek istiyor, geldiğinde biz de mesajlarımızı veririz` denildi gibisinden masumane bir kılığa sokuldu iş. Böyle bir dış politika tarzı olmaz. Bir devlet ayıp olmasın diyerek dış politika yapmaz. Meşal`ın Türkiye`yi ziyareti bizim açımızdan büyük bir dış politika gafletidir.
Niye?
Dış politika, mesaj verme mekanizması değildir. Dış politika adı üstünde bir politikadır, bir uygulamadır, bir yaptırım tarzıdır. Mesaj vermek için dış politika yapılmaz. Mesajımız var, mesajımızı ilettik, mesaj verdik` diye tuhaf bir tarz tutturuldu. Eee ne oldu peki verdiğiniz mesaj? Alındı mı? Meşal`ın İran`da verdiği mesajlara bakılırsa alınmadı. Meşal için önemli olan Türkiye`ye ayak basmaktı. İşte onunki bir politikaydı. O zaten Türkiye`nin ne düşündüğünü biliyordu. Türkiye, bu Hamas ziyaretinden sonra, İsrail-Filistin meselesinde arabuluculuk rolü oynamaktan kendisini uzun bir süre mahrum etti. `Bu girişimi, İsrail-Filistin anlaşmazlığını çözmek amacıyla yapıyorum` diyorsanız, sorunun iki tarafıyla dengeli ilişki tutturmak zorundasınız. Sorunun iki tarafından biri olan İsrail bu ziyarete tepkili. Türkiye arabuluculuk rolünü kendisi sakatladı.
Peki Amerika ya da İsrail, Türkiye`yi bu daveti gerçekleştirmesi için cesaretlendirmiş olabilir mi?
Hayır. İsrail Dışişleri Bakanı`na ve Amerika`ya bir gece öncesinden telefonla söyleniyor bu ziyaret.
Başbakan Erdoğan Meşal`la görüşmedi. Neden görüşmedi?
O da bir kara delik. Resmi açıklamalara baktığınızda zaten randevu verilmemişti falan deniyor ama, ben dahil bazılarımız, `Bu bir Başbakanlık davetidir` diye daha işin başında Başbakanlık`tan arandık. Başbakan`ın Meşal`ı öğleden sonra kabul edeceği söyleniyordu. Ama birden Başbakan`ın yerini AK Parti Genel Merkezi aldı. Tahminim, Başbakan`a, devletin çeşitli kurumlarından Meşal`ı kabul etmesinin Türkiye`nin dış ilişkilerine büyük zarar vereceği konusunda uyarılar gitti. `Hamas, Amerika ve AB`nin terör örgütleri listesinde . PKK da o listede. Siz bu örgütün şu şahsiyetini davet ederseniz, biz de yarın şu konularda zorlanırız` diye Başbakan uyarılmış olabilir.
AKP, dış politikada bocalıyor mu yoksa güçlü bir ülke gibi mi hareket ediyor? Meşal ziyaretine hangi açıdan bakmalıyız?
AK Parti`nin dış politika beyni Ahmet Davutoğlu`dur. Özellikle İslam dünyasına yönelik önemli politikaların, Meşal`ın ziyareti de dahil, arkasındaki kişi odur. Davutoğlu hem Başbakan başdanışmanlığı, hem de Gül tarafından kendisine verilmiş büyükelçi unvanını taşıyor. Hem Başbakan, hem Dışişleri Bakanı üzerinde müştereken nüfuzlu ikinci bir kişi daha yok AK Parti`de. Davutoğlu açısından baktığınızda AK Parti İslam dünyasıyla ilgili politikalarında bocalamıyor. Onun dünya görüşünün tespit ettiği hedefler var. Türkiye`nin AB üyeliği bu hedefler içinde yer alıyor ama AB üyeliği dünyanın en önemli olayı değil.
Önemli olan ne?
Davutoğlu`nun yaklaşımında, `Müslüman Osmanlı` vurgusu kuvvetli. Onun esas vurgu yaptığı yer, İslam dünyasının lideri olacak bir Türkiye`ye, bir merkez ülkeye doğru gitmek. Davutoğlu kanalıyla bu, Başbakan`ın söylemine de çok geçti. İkide bir `medeniyetler ittifakı`ndan söz ediyorsanız ve `bunu ben sağlarım` diyorsanız, `Sen kimsin? Sen Batılı bir ülke olarak ailenin içinden mi konuşuyorsun yoksa çitin öbür tarafına geçip, `Bir ayağım sende ama ben ruhum ve gövdemle İslam dünyasındayım` mı diyorsun diye sorarlar. Bizimkilerde ikinci eda var. Medeniyetler ittifakı derken, kendisini İslam dünyasının Batı`daki elçisi, avukatı gibi konumlandırıyor. Dünyanın yeni mimarisinde, bu tutumla fazla yol alamazsınız. Ancak Batı dünyası içinde yer alan bir Türkiye, İslam dünyasında etkili olabilir. AK Parti`nin dış politikası bu konuda savruk.
Merkez ülkeyiz demekle merkez ülke olunuyor mu peki? Güçlüyüm demekle güçlü olunuyor mu?
Bunu demekle olmuyor da… Bu işin AK Parti`ye özgü bir yanı var. AK Parti`nin sürekli bir `Sünni refleksi` var. Hamas`la yakınlaşma, AK Parti`nin dış politikasıyla çelişmiyor. Mesela Irak`ta da hükümetin en yakın muhatabı Irak`ın en güçlü Sünni partisi olan Irak İslam Partisi. Irak`ta herkesle ilişkimiz var deniyor ama esas ilişki Müslüman Kardeşler`in Irak kolu olan bu partiyle. Hamas da Müslüman Kardeşler`in Filistin koludur. AK Parti`deki bir sürü unsurun bu akımla ideolojik akrabalığı, şahsi tanışıklıkları var. Bizim dış politikamızda Sünni reflekslerin olması kaçınılmazdır ama bunu çok ince ayarlı götürmek gerekir. Ama bu politika kaba ayarlı götürülüyor.
Irak`a gelirsek… Şiilerin camiini kim, niye patlattı?
Bu iş, Zerkavi`nin simgelediği El Kaide akımının damgasını taşıyor. Onlara göre, Amerikalıların yönlendirdiği bir siyasi süreci yaşayan Irak yok olsun daha iyi! Hele bu Irak, Şiilerin ağır bastığı bir devlet olacaksa, hiç olmasın! Çünkü El Kaide, Şiiliği bir sapkınlık, dine saplanmış hançer olarak görüyor. İslam dünyasında Şii-Sünni ayrılığı, Müslüman-Hıristiyan ayrılığından çok daha şiddetli, derindir. Irak, Şiiliğin çıktığı yer. Şiilerin kutsal yerlerinin hepsi Irak`ta. Amerika, Sünni zeminli Saddam-Baas yönetimini imha etti ve Şiilere tarih sahnesine çıkma şansını verdi ama şimdi bir sürü gelişme nedeniyle farklı davranmaya başladı. Amerika, `Irak`ı İran`a hediye etmeme` başlığı altında, şimdi Irak`ı tümüyle Şiilere teslim etmeyecek düzenlemeler için Sünnilere omuz veriyor.
Bu değişiklik ne sonuç veriyor?
Bu süreç, El Kaide`nin üzerinde hareket ettiği Sünni zemini daraltıyor. El Kaide kendi marjinalleşmesini ve Irak`tan tasfiyesini engellemek için Irak`ı yakıyor. Irak`ı yakmanın en uç noktalarından biri de Şii-Sünni iç savaşıdır. Bunu çıkarmak için üç şey yapmak yeterlidir. Ya Necef`te Hz. Ali`nin türbesini, ye Kerbela`da Hz. Hüseyin`in türbesini, ya da Samarra`da Altın Cami`yi havaya uçurursunuz. Üçüncüsünü yaptılar işte. Bu cami doğrudan Şiiliği temsil ediyor. Şii-Sünni çatışması 1400 yıllık mazisi olan bir kan davasıdır. Zaten Irak`ta düşük yoğunluklu bir Şii-Sünni iç savaşı vardı. Bu iç savaş şimdi yüksek yoğunluklu olursa, Irak diye bir şey kalmaz, dağılır, kan gövdeyi götürür. Gidişat o yönde.
Şii-Sünni iç savaşının Ortadoğu`ya yansıması ne olur?
Irak, Irak`tan daha büyük bir şeydir. Irak`ın sınırları, Suriye, Ürdün, Filistin, Suudi Arabistan ve Kuveyt`in sınırları çizildiği sırada çizildi. Irak ortadan kalkarsa, bu sınırların hiçbirini mevcut haliyle tutamazsınız. Bir Şii-Sünni iç savaşı sadece Irak`ı değil, bütün bölgeyi dağıtır. Müthiş bir Şii ve Sünni dinci terör dalgası yayılır. Mesela S. Arabistan`da da Şiiler yaşıyor. Üstelik petrol çıkan bölgede yaşıyorlar.
Şii-Sünni iç savaşının ABD`ye yansıması ne olur? ABD bölgede kurtarıcı olarak daha mı öne çıkar, yoksa bölgeden kaçar mı?
ABD, petrole alternatif enerji kaynaklarını sağlamadıkça, Ortadoğu`dan çekilemez. ABD Irak`tan çıkamaz, İran`daki rejimle de ebediyen yaşayamaz. Bölge, gelecek on yıl, dünyanın en krizli yeni `kıyamet bölgesi`olacak.
Irak`ta Şii-Sünni iç savaşının Türkiyeye yansıması ne olur?
Irak dağılınca, Kürtler mecburen bağımsız olur. Türkiye de yaklaşımını değiştirmek zorunda kalabilir. Bir bölümü İran`ın nüfuzuna girmiş, bir bölümü Talibanlaşmış, dünyaya terör ihraç edecek bir Irak`la bitişik Türkiye mi istenir? Yoksa sınırda tampon oluşturacak bir Kürt devletinin bulunması mı? Türkiye`nin çıkarları açısından en tercih edilebilir sonuç, dış dünyaya çıkışı Türkiye üzerinden olan bağımsız Kürt tamponuyla yaşamak olabilir.

NEŞE DÜZEL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir