Metal Fırtına Psikolojik Savaşın Bir Parçası mı ?

Eski İSKİ Başkanı Ergun Göknel Metal fırtına hakkında İlginç bir yazı kaleme almış.Metal Fırtınaya birde bu yönden bakın.

“Metal Fırtına” kitabı konusu ve yazılım biçimi dolayısıyla “komplo teorisi romanı” veya “politik kurgu roman” olarak adlandırılıyorsa da, bu sıfatlardan daha değişik bir dizi özelliği olan bir kitap. Özellikle yazılma ve yayınlanma tarihinden iki yıl sonrası olabilecekleri anlatan bir kitabı “politik kurgu” olarak adlandırmak pek doğru olmaz. George Orwell’in 1984 romanı gibi yayınlanmasından 35 yıl sonrasını anlatan bir kitaba “politik kurgu” denebilir. İki yıl sonra olabilecekleri anlatan bir kitap ise ancak psikolojik savaşın bir parçası olabilir. Yazılanlar bir “siyasi fantezi romanı” olarak adlandırılacak kadar da masum değil. Kitaba “komplo teorisi romanı” demek de bence doğru değildir, çünkü komplo teorisi bir teoridir ve romanı olmaz. İlla da bir teori olarak adlandırılacaksa kitap, yazarların da söyledikleri gibi bir “olasılık teorisi”. Önemli olan bu teorinin ve dolayısıyla kitabın ne gibi etkileşmelere sebep olduğu? Bu etkileşmenin bilmeden mi yoksa kasıtlı olarak mı yaratılmak istendiğini de iyice düşünmek gerekir. Kendi söylemlerine göre felsefe, tarih ve politika düşüncesine sahip yazarların kitabın etkilerini düşünmemiş olmaları hiçbir şekilde olası değildir..

Yazarların kitabı yazmaktaki amaçlarını anlamak çok güç değil. Hernekadar yaptıkları bir söyleşide kitap üzerine on tane komplo teorisi üretildiğini söylüyorlarsa da, olası amacı en fazla ikiye indirmek mümkün. Özellikle Orkun Uçar’ın söylemlerinde milliyetçiği ve Haçlı Seferi olgusunu öne çıkaran üslup ağır basmakta ve kitabın ABD’den gelebilecek tehlikeye karşı Türk milletini uyarmanın tek hedef olduğu belirtilmektedir. Olası ABD saldırısının sebebi olarak da Türkiye’nin Bor minerali zenginliği ileri sürülmektedir. Burada temel alınan Bor minerallerinden elde edilecek Bor’un yeni bir enerji kaynağının temelini teşkil edeceği. Bu tez ileri sürülürken de özellikle 1 Mart 2003 tarihinde reddedilen tezkere dolayısıyla ABD’nin Türkiye’ye fazla sempati ile bakmadığı söylenmekte ve on bir askerimizin başına çuval geçirilmesi, beş özel tim görevlisinin öldürülmesi, PKK’nın ortadan kaldırılması için her hangi bir girişimde bulunulmaması gibi olgular, 1 Mart tezkeresine karşı misilleme olarak gösterilmektedir.

Basında çıkan yazıların bir bölümü de bu milliyetçi söyleme kapılmış gözüküyor. O kadar ki zaman zaman köşe yazarları anti-Amerikan ve anti-Siyonist duyguların bilenmesi için kitabın okunmasını öneriyorlar. Türk askerinin aşağılandığı sayfalar nedense ve nasılsa gözden kaçıyor.

Bu milliyetçi söylemler ve sözde anti-Amerikanizm sanki kitabın asıl amacını kamufle etmek için ileri sürülüyor. Yazılanlar ABD’nin psikolojik savaş için kullanabileceği türden. Dikkatle okuduğunuzda Türk toplumunun ve kurumlarının yanlışları (!) çok kalın çizgilerle belirtiliyor. Tabii bu arada birkaç kahramanlık hikayesi ve duygusal paragraflar serpilerek asıl söylenmek istenenler ve bilinç altına işlenmek istenenlerin çok açık bir şekilde psikolojik savaş özelliklerine sahip olduğu gözlerden saklanmak isteniyor. ABD ile bir savaş halinde nelerle karşılaşacağı en vahşi şekilde anlatılarak Türk insanının gözü korkutuluyor, ve “Aman direnç göstermeyin. Yoksa başınıza neler gelir. Boşuna ölürsünüz. Bu sonsuz güç karşısında savaşın sonucu değişmez. İyisi mi, istenenleri harfiyen yerine getirin.” düşüncesi aşılanmaya çalışılıyor.

Kitabın konusunu içeren olayların günümüzden iki yıl sonra geçmesi doğru zamanlamayı gösteriyor. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirmek ve Irak batağından çıkmak için Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye ise ABD’nin hemen hemen kabul edilemez isteklerini yerine getirmekte tereddüt içerisinde. Bu isteklerin kabulü için insanların gözünün korkması gerekli. İşte kitap bu korkuyu sağlıyor. Psikolojik savaş dediğimizde bundan başka bir şey değil.

Yazarlar devamlı olarak bu kitabı bir savaşı engellemek için yazdıklarını söylüyorlar. Savaş nasıl engellenecek? .ABD’nin hidayete ermesiyle mi? Yoksa Türkiye’nin teslim olmasıyla mı? Akla gelen ilk sorular bunlar. Kitabın vermek istediği mesaj: Türkiye ABD’nin isteklerini yerine getirirse bu korkunç savaş ve insan kıyımı gerçekleşmez. Herkes mutlu olarak yaşamına devam eder, Amerikanın getireceği nimetlerden faydalanır.

Kitapta önemli bir sorunun cevabı da verilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bu savaş felâketinden kim kurtarıyor? Tabii ki usta politikacı, akıllı insan Recep Tayip Erdoğan. Nasıl kurtarıyor? Amerikanın tek başına elde etmek istediği Bor ve diğer minerallerden, sıkı bir pazarlıktan sonra, Rusya, Fransa, Çin ve Almanya’ya da ABD ile birlikte pay vererek.

Kitapta hiçbir asker gerçek adıyla anılmazken, Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki politikacıların gerçek adları kullanılıyor. Nedenini iyi düşünmek gerekir.

Yazılanlardan, doğrudan çıkardığımız verilere göre hangi temel unsurların kullanıldığını özetleyelim:

ABD’nin İslam’a karşı Haçlı Seferi düşüncesini desteklemek.
ABD’nin gücünü abartarak insanları korkutarak sindirmek.
Özellikle sivil halka korku vermek.
“Siyasi olarak ABD’nin istekleri ile uyum sağlamak en doğrusudur” düşüncesini kabul ettirmek.
Halkı bölmek, azınlıklara ve zenginlere karşı kışkırtmak.
Verilen yanlış askeri bilgilerle okuyucuları yanıltmak ve olabileceklerden korkutmak.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve genelde Türkiye Cumhuriyeti’nin güçsüzlüğü düşüncesini yerleştirmek.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin teknik yetersizliği konusunda doğruluğu çok tartışılabilir olgular ileri sürmek.
Türk Silahlı kuvvetlerinde plansızlık ve ileriyi görüş eksikliğinin hakim olduğu düşüncesini söyleyerek, halkın güvenini sarsmak.
Türk askerinin moral bozukluğu içerisinde olduğunu belirten olayları saymak.
Türkiye’de pek çok şeyin rüşvetle kolayca halledildiği izlenimini yaratmak.
Amerikan ordusunun dayanılmaz ve karşı konulamaz bir güce sahip olduğuna okuyucuyu inandırmak.
Türkiye gazete ve televizyonlarının ABD taraftarı olduğuna ve yalnızca çıkarlarını gözettiğine okuyucuyu inandırmak.
Türk toplumunun yağmacı ve terörist olduğu düşüncesini uyandırmak.
Türkiye’nin üniter değil federatif bir devlet olarak yönetilmesinin, bir felaket anında, ne kadar doğru olduğunu göstermek.

Tüm bu başlıklar kitabın psikolojik harbin bir aracı olduğu kanısını güçlendirmektedir.

Belki de gözden kaçan iki noktaya da özellikle dikkat çekmek istiyorum:

Orkun Uçar 26 Şubat 2005 tarihli Ceviz Kabuğu programında en az iki defa, bu kitabı yayına verirken, “ölümden korkmadığını” söyledi. Gene 10 Mart 2005 tarihli Objektif programında da aynı yazar telefonla bağlanan Doğu Perinçek’i kapalı da olsa korkaklıkla suçladı. Kitap henüz raflara girmeden yapılan bir röportajda da bazı yayınevlerinin kitabı yayınlamaktan korktuklarını söylüyor. Diğer röportajlarda da “korku” ve “ölümü göze almak” kavramları zaman zaman ön plana çıkıyor. Kısacası Orkun Uçar bir korku sendromu içerisinde. Nedenini düşünmek gerekir. Yazdıklarının psikolojik sonuçlarından kendisi de mi korkuyor? Yoksa insanlarda ABD gücü karşısında “korku” duygusunu uyandırma işlevini gören bir kitabı yazmış olmaktan dolayı gelecek tepkilerden mi korkuluyor? Veya “korku” olgusunu dile getirerek insanların olabileceklerden korkmasını akla getirmek mi istiyor?

Gözden kaçan ikinci nokta da kitapta resmedilen Türk medyasının teslimiyetçiliği konusuna ne basında ne de röportajlarda değinilmemiş olması. “Sükût ikrardan gelir” deyimine uygun olarak yazılanlar kabul mü ediliyor, yoksa basından kimse kitabı dikkatle okumadı mı? Veya yazılanlar ciddiye alınmıyor mu?

Ayrıca ilk sayfalarda , kitabın belli bölümlerinin İngilizce’den çevrildiği konusunda çok açık göstergeler vardır.

Ve bir senaryo hazırlamak gerekiyorsa şöyle düşünülebilir:

Fethullah Gülen yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunmaktadır. Cemaatine de oradan yön vermektedir.
Timaş Yayınevi’nin sermaye yapısı Fethullah Gülen Cemaatine mensup kişilere aittir ve gene bu cemaate mensup kişilerce yönetilmektedir.
Yazarlar kitabı, basılmak üzere, doğrudan Timaş Yayınevi’ne getirmişlerdir. Neden? (Timaş Yayınevi’nin kitap listelerine baktığınızda benzer konulu bir kitap bulamayacaksınız)
Yazarlar birbirlerini son bir buçuk yıldır tanımaktadır ve Orkun Uçar devamlı olarak “öldürülme ihtimali olmasına karşın kitabı yazıp bastırdığını söylemektedir”.
Kitabın en azından bir bölümü İngilizce olarak yazarlara verilmiştir. Ve Türkçe’ye çevrilerek diğer bölüme monte edilmiştir.

Bu bağlantıları kurduğunuzda hemen kavranabilecek bir senaryo, en azından düşünülebilir ve iddia edilebilir duruma gelmektedir.

Son olarak kitapla ilgili tartışmalarda yazarların ve de özellikle Orkun Uçar’ın dikkat çeken eleştiriye hoşgörülü yaklaşamama özelliğine de dikkat etmek gerekir. Gerek ekrandaki tartışma programlarında gerekse Internet sitesinde kendi yayınladığı köşe yazarlarının eleştirileri için yaptığı yorumlarda bu unsur sıkça öne çıkıyor. Acaba sebebini bilemediğimiz korku, hoşgörüsüzlüğü de birlikte mi getiriyor?

Ergun Göknel/Haberx.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir