Metal Fırtınanın Yazarı Burak Turna Yazdı

O,My America! My new found Land,
My kingdome, safeliest when with one man manned
My Myne of precious stones, My emperie,

İngilizlerin ünlü ve matrak şairi John Donne (1572-1631) bir kadınla olan ilişkisini anlattığı yukarıdaki şiirinde ilginç bir biçimde, o zamanlar yeni bulunmuş bir kıta parçasından ibaret olan Amerika’ya atıfta bulunuyor ve ona, benim krallığım, tek bana ait olduğunda güven veren, diye hitap ediyor. Sonsuz bir kıskançlık seziliyor bu dizelerde. Ama bunun yanında bir çeşit güvende olma çılgınlığının da ruhunu okumak mümkün. Neredeyse sonu gelmeyecek gibi duran toprakları, koca adayı birkaç kuruşa satmalarından barışçı oldukları belli olan yerliler dışında tamamen sahipsiz toprakları, o zamanın küf ve nem kokulu, suçun, hastalıkların kol gezip insan yaşamını cehenneme çeviren İngiltere’si yanında, Amerika’nın güvenli bir yer olarak görülmesi, ve bu güvenliğin de sadece beyaz adamın yönetimiyle devam edebileceği düşüncesi sanırım şair duyarlılığıyla dile getirilmiş önemli bir bilinçaltı değerlendirmesi olarak dikkate alınmalı…
Tabii, kadını ve bir çeşit erotizmi anlattığı bir şiirde bu ülkenin anılması, pekala geleceği gören bir sanatçının dehası olarak da algılanabilir. Ancak bu çok ayrı bir konu. Zira elimi koyduğum yerde benim damgam oluşur derken ileriki dizelerde, aslında Anglo-Sakson sahiplenme duygusunun da bir portresini çiziyor, Donne. Zira Amerikan kıtasında beyaz adam elini koyduğu yerden asla çekmedi elini.
Oysa John Donne’un yaşadığı dönemin üzerinden yüzyıllar geçti ve “Güvenli Ülke” şairin yaşadığı güvenlik sendromunun kat kat üstünde herkesin derin bir terör paranoyası ile yaşamaya başladığı, savunma içgüdüsünün doruk noktasına çıktığı dev bir kaleye dönüştü. Kendi kendini üreten bu dev paranoya makinesi, yeryüzünün tüm noktalarını olası bir savaş alanı, tüm ulusları geniş kategoriler altında toplayarak olası düşmanlar haline getirmekle kalmayıp, uzayı da geleceğin olası savaş alanı olarak belirleyerek buraya büyük yatırımlar yapmaya başladı. Eskinin “Güvenli Ülkesi”nin insanları, artık gökyüzüne yıldızların yaptığı ışık oyunlarını seyretmek için değil, atmosferi çevreleyen uydu ağlarına bir saldırı, bir “Uzay Pearl Harbor”u beklentisi içinde bakıyorlar.
Böylesine dev bir güç yumağının psikolojisinin bu denli bozuk olması, dünyanın karşı karşıya bulunduğu en önemli tehlike. Dev bir terapi seansı düzenlenmeli, Amerikalılara o kadar da tehlikede olmadıkları anlatılmalı ve dünyanın geri kalan ulusları ile karşılaştırıldığında, hâlâ ülkelerinin, görece de olsa “Güvenli” olduğu düşüncesi anlatılmalı. Yıllık dört yüz milyar dolar bütçeli ordularının, dünyanın pek çok yerini “güvensiz” hale getirdiği üzerinde düşünmeli, yeryüzünün ve belki ilerde güneş sisteminin bir “olası” savaş alanı olarak algılanmasının, insanın varoluşu ile çelişki içinde olduğu konusunda fikri birliği yaratılmalı.

Bu romanın kurgusunda işlenen şey de aslında bu. Yani, güvende olma dürtüsü ile hareket eden bir ulusun, diğer uluslar üzerinde nasıl da güvensizlik hissi yarattığının panoraması. Üstelik bu güvensizlik hissi, his olmaktan çıkıp gerçek olduğunda ortaya çıkacak olan görünüşlere dair bir kurgu çalışması.
Amerika’nın kurulduğundan beri tarihi incelendiğinde ortaya ilginç bir manzara çıkıyor. Dünyada savaşmadığı ulus neredeyse kalmamış. Yerliler, İngilizler, Fransızlar, İspanyollar, Meksikalılar, Almanlar, Mağrip ülkeleri, Balkan ülkeleri, Rusya, Japonya, Çin, Kore, Afganistan….Zaten bu ülkeler dışında kalanlar da savaşmaya gerek olmayacak kadar önemsiz ülkeler.
Dış politikası sanki sadece savaş temeli üzerinde kurulu olan bir ülke gibi görünüyor. Nasıl bu hale gelindiği ise ayrı bir polemik konusu olabilir. Yeni kurulduğunda var olmak için yabancı ülkelerle ticaret yapmak zorunda olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, çok değil bundan sadece 200 yıl önce Mağrip korsanları tarafından haraca kesilen bir ülke olduğunu söylersek ve bu sorunu savaşarak hallettiğini eklersek, çocuklukta yaşanılan deneyimlerin ileriki yaşları etkilemesi gibi, bir ülkenin kuruluş aşamasında yaşadığı deneyimlerin olgunluk çağını etkileyebileceğini iddia edebiliriz. Ancak devletlerin içgüdülerle değil, akıl yoluyla yönetilmesi gerekli. Ve de Amerika artık küçük bir çocuk değil. Tüm dünyada söz sahibi olan büyük bir ülke.
Amerika’nın Türklerle olan ilişkileri de, Osmanlı’nın Akdeniz’deki egemenliği sırasında başlıyor. Akdeniz ticaretini şekillendiren ana unsurlardan birisi olan Osmanlı Devleti, Amerika’yı hayli uzun süre ciddiye almıyor. O zamanın güç merkezi olan Avrupa ile olan ilişkilerin gölgesinde kalıyor Osmanlı-Amerikan ilişkileri. Mağrip devletlerine hükmeden Osmanlılar, bu bölge ile bağlantıya geçen Amerikalıları pek umursamıyor, ta ki Amerika kendisinden haraç alan ve bu bölgede ticaret yapmasını engelleyen devletlere savaş ilan edene kadar. Osmanlı yöneticilerinin de araya girmesiyle bir süre sonra bu çatışmalar son buluyor ve gittikçe artan Amerikan etkisi Anadolu topraklarına kadar ulaşıyor…Tabii ki ilk olarak buraya adım atanlar yine Amerikalı tüccarlar.
Cumhuriyet döneminde Ecevit’in, “Sultanahmet’i bombalarız,” diye tehdit edilmesine neden olan afyon ticareti, bu ilişkilerin ilerletilmesinde önemli etkenlerden birisi olarak ortaya çıkmış.
Amerikan Devleti, Osmanlı ile ilişkilerin başlatılması ve geliştirilmesinde hep aktif tarafı oynadı. 1830’ların başında ilk Amerikan konsolosluğu Anadolu’da açılıyor. Sürekli Amerikan baskılarına rağmen Osmanlı 1860’lı yıllara kadar Amerika’da bir elçilik dahi açmaya yanaşmıyor.
Esas olarak 1800’lü yılların başından itibaren artmaya başlayan Osmanlı-Amerikan ilişkilerinde gücün kullanımı ise hiçbir zaman doğrudan iki ulusun birbirine karşı saldırısı biçiminde değil, ancak hemen hemen her zaman gizil olarak var olmuştur. Bunun çok basit bir örneği Robert Kolej’in kuruluşuna izin vermeyen Osmanlı Devleti, karasularında gördüğü güçlü Amerikan Donanmasının etkisiyle bu okulun kurulmasına izin vermek zorunda kalmış ve bu okulun mezunları sonradan Bulgaristan’ın bağımsızlığında olduğu gibi, Osmanlı’ya karşı direnişi örgütleyen liderler yetiştirmiştir vs.
Keza 1893 yılında alevlenen ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar da zaman zaman ateşlenerek devam eden Ermeni sorunlarıyla uğraşan Osmanlı, Amerikan misyonerlerinin bir hayli Ermeni taraftar toplamış olması nedeniyle, bir de bu misyonerlerle uğraşmak zorunda kalmıştı. Amerika’nın İstanbul büyükelçisi aracılığıyla sürekli olarak kendi ülkesine baskı yapan misyonerler, Ermeni sorununu her zaman için gündemin ilk maddesi haline getirmeyi başarmışlar ve iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmişlerdi. Ermeni isyancılarla savaşan Osmanlı Kuvvetleri, bu isyancıların sığındığı Amerikan okullarını tahrip etmiş ve Amerikan vatandaşlığına geçmiş olan bazı Ermeni öğretmenleri isyancılara destek olmak ve silah sağlamak suçundan tutuklamıştı. Ülkedeki olaylarda zarar gören diğer batılı devletlerin örnek almaması için Amerika’nın tazminat taleplerini kabul etmeyen Osmanlı, Ermeni sorunu konusunda da yumuşama göstermemişti. Bunun üzerine Amerika savaş gemilerini İzmir limanlarına yolladı, gemilere verilen emir kesindi; eğer Osmanlı boyun eğmezse limanı bombalayın! Ve Osmanlı boyun eğdi, tazminat ödendi, Ermeni tutuklular serbest bırakıldı.
1905 yılında Amerikan güçleri Filipinler’deki Müslüman karşıtlarını yok ederken de, O zaman tüm dünya Müslümanlarının savunucu olması gereken Osmanlı Halifesi de sesini hiç çıkarmamış, ve ABD’nin, pasif de, olsa yanında yer almıştır. Tüm bu ilişkilerin temelinde, Osmanlı-Amerikan ilişkilerinde yerleşmiş bulunan gizli güç kullanımı eğilimin etkilerini sezmek mümkündür. Ancak ilginç olan şey, her ne kadar ilişkiler çoğu kere en uç noktada gerilmiş olsa da, asla çatışmaya dönüşmemiştir. Hatta, I. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya savaş ilan eden Amerika, Osmanlı’ya karşı askeri harekete girişmemiş ve ilişkilerini İsveç üzerinden sürdürmüştür. Amerika’nın bu konuda son derece dikkatli olması da manidardır. Sanki bu toprakların insanıyla çatışmaya girmemeye özen göstermişler ve bunu yaparken uzun vadeli bir strateji gözetildi izlenimi yaratmışlardır
Amerika her ne kadar Osmanlı ile olan ilişkilerini sürekli artırmak istemiş olsa da, bu ilişkilerinde kendi hakkını her zaman gerektiğinde silah tehdidi kullanarak da olsa ararken, Osmanlı neredeyse hiçbir hakkını koruyamamıştır. Özellikle Amerika’da yaşayan Osmanlı vatandaşlarını Ermeni olayları nedeniyle katledenler hemen hemen hiçbir zaman ortaya çıkarılmamış ve dosyalar sudan bahanelerle kapatılmıştır.
Yazının başındaki dizelerdeki bencillik hissi, tek başına sahip olma duygusu, Amerikan varlığında çok önemli bir referans noktasıdır. 1848 yılında California’da altın bulunduğu zaman Doğu eyaletlerinden bu bölgeye doğru “Altına Hücum” başlamıştır. Ancak bunun ortaya çıkarttığı “küçük” bir sorun vardı. Hücum edenler Amerikan Kızılderililerine ayrılmış rezervasyonların sınırlarını çiğniyor ve yerlilerin şikayet etmesine neden oluyorlardı. Bu küçük sorun Devletin karar alma organları tarafından “Kader Bildirgesi” yayımlanarak çözülmüştür. Bu bildirge benim gözümde Amerikan politikasının çekirdeğinde yer alan çok önemli birkaç eğilimin göstergelerinden birisidir. Bu eğilim, Kültürel Darwinizm’in, dini versiyonu olarak da açıklanabilir, ya da bir çeşit “Seçilmiş ulus/Vaat edilmiş topraklar” inanışının herhangi bir dini kitaba dayanmayan versiyonu. Kader Bildirgesi’ne göre Amerikan Kıtası Beyazlara Tanrı tarafından yönetmesi, kullanması için bahşedilmiştir ve bu topraklar Beyaz Adamındır…Bu kadar basittir her şey, ve sonunda o topraklar beyaz adamın olmuştur da. Amerikan Kızılderili kabilelerinden Sioux’ların şefi Kırmızı Bulut’un söylediği gibi: “Bize bir çok söz verdiler ve biri dışında hiçbirisini tutmadılar. Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar.” Topraklar alınmış ve şef Kara Geyik’in söylediği gibi “Kutsal Ağaç” ölmüştür. Bu yeni dönemin de başlangıcı olmuştur zaten.
Tabii burada Amerika’ya bunu dünyada tek yapan ülke muamelesi yapmak büyük haksızlık olur. Hemen hemen güç elinde tutan her millet, diğer milletlerin topraklarına göz dikmiş, o topraklar üzerinde tahakküm kurmaya çalışmıştır. Ancak buradaki durum biraz farklıdır. Amerika’nın tahakküm politikası, toprakla ilgili konularda değil hemen hemen her politik konu için geçerli olmuştur ve tahakküm politikasını en hem uygulama açısından hem de bu tahakkümün nedensel altyapısı konusunda en istikrarlı ülke olmuştur.
Amerika-Türkiye ilişkilerinde, bu ilişkiyi sıcak bir çatışmaya götürecek emareler aramak, her türlü klasik bilimsel bakış açısıyla değerlendirildiğinde “zorlama”yı gerektirir. İki ülkenin ilişkileri sanki sürekli öğrenilmiş bir davranışın sonsuza kadar tekrarı gibi resim vermektedir. Amerika gücünü gösterir ve alttan alta tehdit eder, Türkiye de buna karşı sesini çıkarmaz ve uzlaşma yoluna gider. Aslında bu kurgu çalışmasının düşündürmesi gereken çok önemli bazı sorular var ve bu açıdan bakıldığında bile bir vaka çalışması olarak görülebileceği gibi asıl işi Türkiye için strateji geliştirmek olan strateji şirketlerine de saha çalışması yapmak için fikir verebilir diye düşünüyoruz.
Yukarıda bahsettiğimiz öğrenilmiş davranışla ilgili olarak söylenebilecek olan şey, bu ilişkinin sürekli gerilim biriktirdiği ve sonsuza kadar bu şekilde devam edemeyeceğidir. Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilim kendisini zaman zaman küçük sarsıntılarla hissettirmektedir ve bu sarsıntılar da gerilim birikimine işaret eder. Gerilimin son zamanlarda daha da artmış olduğu da şüphe götürmez bir gerçek. Bunun nedeni Amerikan çıkarlarının artık Ortadoğu’da daha kalıcı ve kesin çözüme dayalı bir yerleşmeyi/yapılanmayı gerektirmesindendir. Amerika Birleşik Devletleri, artık kendisine hasım kuvvetlerin geliştirdiği tehditleri, oturduğu yerden karşılayamayacağı gibi, kendi çıkarlarının da gerektirdiği biçimde bu tehditleri manipüle ettiğine dair olan yaygın evrensel düşüncelere de yeterince cevap veremez hale düşmüştür.
Devlet erklerinin tüm yapılanmasında ve bu yapılanmanın simgelerinde Roma İmparatorluğu’nu örnek alan bir ülkenin de zaten kendisine “Tanrı tarafından bahşedilmiş” topraklarda oturup beklemesi düşünülemez. Doğrusunu söylemek gerekirse 1848 Kader Bildirgesi’nin dünyanın başka nelerini kapsadığını henüz kimse bilmiyor. Bu nedenle de her zaman komplo teorilerinin üretilmesi kaçınılmaz ve belki de yararlı olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerinde de sürekli olarak gerilim unsurlarını yaşatan Amerika, zaman zaman bu gerilimi açık tehdide dönüştürmüştür. 1918 yılında I. Dünya Savaşı sona erdiğinde Başkan Wilson bizzat Ege bölgesinin Yunanlılar tarafından işgalini istemiş ve bu bölgelere müttefiklerden habersiz çıkarma yapan İtalyanların Ege’yi yönetecek kapasitede olmadığını söyleyerek işgalin Yunanlılarca yapılmasını desteklemiştir. Oysa I. Dünya Savaşı sırasında bile Amerika Türkiye olan ilişkilerini sürdürmüş ve diplomatik olarak bugünkü görüntüden farklı bir görüntü sergilememiştir. 1964 yılındaki Kıbrıs olayları sırasında da Türkiye’nin haklı konumuna rağmen Başkan Johnson İsmet İnönü’ye bir mektup yazmış, ve diplomatik nezaketi aşan bir dille çatışmalar nedeniyle adaya müdahalenin kabul edilemez olduğunu belirtmiştir. Olaylar Türk Hava kuvvetlerinin bombardımanı ile azalmış ve son bulmuştur. 1974 Kıbrıs savaşından sonra ise Türkiye yıllarca ambargo yaşamış ve Sovyet tehdidine karşı stratejik önemi ağır bastığı için bu ambargo kaldırılmıştır. 1962 Küba füze krizi sırasında Amerika, bu ülkeden füzelerin çekilmesi karşılığında Türkiye’deki füzelerin çekme garantisi vermiş ve müttefikini gerektiğinde kolayca harcayacağını göstermiştir. Ancak bu zaten böyle olmalı, uluslar arası ilişkilerin kurallarını bilenler, bu ilişkilerin kolay kolay bir dost ilişkisi haline gelmeyeceğini bilir. Çıkarlar önce gelir ve çıkarlar gerektirdiğinde en yakın dostlar satılabilir ve hatta savaşılabilir de.
Nitekim Richard Nixon’da Afyon tarlaları nedeniyle Türkiye’yi bombalama tehdidinde bulunmuştur.
Johnson ve Nixon’un mektuplarının Soğuk Savaşı’n doruk noktasında olduğu, Türkiye ile ABD’nin aynı NATO kampı içindeyken gönderildiğini hatırlatmak lazım. Buna rağmen müttefik bir ülke tehdit edilmiş, Sovyet tehdidi söz konusuyken ambargo konulmuştur.
Sovyetler’in çöküşü jeostratejik dengeleri bozmuştur. Bu aşamada uzun süre ABD ile Türkiye’nin müttefikliği sorgulanmıştır. Bu dönem Türkiye PKK terörüyle uğraşırken ABD’nin bu örgütle ilişkisinde karanlık noktalar aydınlatılamamıştır. Eşref Bitlis Paşa’nın suikastı ve Muavenet muhribinin bir tatbikat sırasında vurulması unutulmaması gereken olaylardır.
Irak Savaşı ise Türk-Amerikan ilişkileri için dönüm noktası olmuştur. Bu savaş nedeniyle sürekli zarar uğramış olmamızın yanı sıra ikinci savaş öncesinde Amerika’nın güneydoğu bölgesine 80.000 asker yerleştirme talebiyle karşılaştık. Böylesi bir askeri gücün Irak’ın zavallı ordusunu yenmek için kuzeyde konuşlanması gerekmediğini herkes biliyordu. Sonuçta Kuzey Irak’ta sadece 1700 kişilik Amerikan paraşütçü birliği ile gereken tüm işler halledildi. Gerçi bu kitap yazıldığı sırada bir Başkan adayı olan John Kerry, ‘4. Tümen kuzeyden inse Felluce’deki olaylar olmazdı,’ diyor ama, sivil bir direnişe 4.Tümen’in şu an yapılandan daha fazla ne yapabileceğini anlamak zor gerçekten. Amerikan askerlerinin Türkiye’de konuşlanmak istemesini CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bu topraklar iki ordu kaldırmaz, gibi manidar bir cümle ile değerlendirilmiştir.
Amerikan kamuoyunun ise herhangi bir olayda Türkiye’nin karşısına ne kadar çabuk geçebileceği “Geceyarısı Ekspresi” filminin etkisinden anlaşılabilir. Nitekim Irak savaşında kuzeyden cephe açılmasına engel olan I. Meclis kararı sonrası ABD gazetelerinde Türkiye ile bütün köprüleri atan yorumlar yapılmış, aşağılayıcı karikatürler yayınlanmıştır. Senato’ya sürekli Ermeni soykırımı tasarısı veren Senatörler Türkiye’ye karşı düşmanca beyanatlar vermişlerdir.
Her şeyden önce bu çalışmanın bir roman olduğunu unutmamak gerekir. Belli bir olasılık teorisini içermektedir. Bu olasılığın, olasılık spektrumunun neresinde olduğunu bilmek imkansızdır. Türk-Amerikan ilişkileri ileriki dönemde çatışma riskini taşımaktadır. Bu çatışma riski de tarih boyunca sürekli olagelmiştir. Ancak şimdiye kadar risk ilk kez bu kadar belirgin hale gelmiştir. Bir yazar olarak, şu anki konjonktürden kaynaklı tehdit algılamasının toplumsal bilinçaltında kendisine yer edindiği izlenimi bizde uyanmış durumda. Hızla batılılaşma adımları atan Türkiye’nin bu roman benzeri çalışmalara tamamen önyargılardan arınmış, salt teknik bir bakış açısıyla ve kitapta yer alan olayları, sadece kendi kurgusu içinde kalmak suretiyle bakması ve değerlendirmesi gerekir. Bu romanın benzerleri yurtdışında çoktur ve milyonlarca okuyucu tarafından ilgiyle okunmaktadır. Örneğin Tom Clancy’nin “Debt Of Honor-Onur Borcu” isimli romanında Japon-Amerikan çatışması konu edilmiştir. Michael Crichton’ın “Prey-Av” isimli romanı yine gerçek bilimsel araştırmalara dayalı bir olasılık teorisi barındıran bir çalışmadır ve kesinlikle komplo teorisi olarak değerlendirilemez. Bu romanın da yukarıda belirttiğim örneklerle aynı sınıfa dahil edilmesi sanırım mantıklıdır, yani komplo teorisine uzak olarak, bazı bilimsel ve tarihi verilerin ışığında elde edilen bir olasılık teorisi sınıfı. Bu açıklamayı yapmaktaki amacımız, konunun hassasiyeti ve Türk edebiyatında örneğinin bulunmaması nedeniyle yanlış yorumlara neden olabilecek spekülasyonlara sebep olmasını engellemektir. Umarım bu romana konu olan kurgu, bu kitapta kalır…

EK:
Yukarıdaki yazı, Metal Fırtına çıkmadan önce yazılmıştı. Şimdi kitap çıkalı neredeyse yedi ay oldu. Satış rakamı orijinal yaklaşık 450 bin oldu. Elden ele dolaşanlar ve korsanlarla kitabı okuyan insanların sayısı birkaç milyonu bulmuş olmalı.
Bu gerçekten de bir rekor. Ancak bence önemli olan, bir sanat eserinin gerçek dünya ve onun soğuk politikalarında ne kadar etkili olabileceğinin gösterilmesiydi. Bir dönemin adı “Metal Fırtına” dönemi olarak verildi.

BURAK TURNA(METAL FIRTINA YAZARI)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir