MİCHAEL JAKSON GELECEK Mİ GEÇMİŞ Mİ ?

Rönesansdan önce insan çevresinde hâleler örülmüş, hurafe ve mistik örtülere bürünmüş bir haldeydi. Öyle ki Hıristiyanlar arasında “Kutsal bakire Meryem ile İsa Mesih’in her ikisinin de melek olduklarını, yalnızca etten göründüklerini, Meryem’in kulağından hamile kaldığını; günahkâr bir kadın olduğunu; hatta aslında “Marinus” isimli bir erkek olduğunu” söyleyenler bile vardı.

Ortaçağ karanlığına sebep olan bu hurafelerden kurtulmak; Floransa’dan başlayan aydınlanma insanı çıplak gerçeğine ulaştırmakla mümkün oldu. Bunu somut bir şekilde gösterense yapılan heykeller bile anadan üryandı. İnsan çıplak ve yalın haliyle kendi gerçeğini kabul etmesiyle aydınlanma başlayabilecekti. Rönesansdan önce Floransa’nın kamusal meydanlarında ancak kan ve servet söz sahibiydi. Kral ve aristokratlar dışında meydanda yer bulabilmek mümkün değildi.

Bir fahişenin oğlu Ben Denito Cellini (heykeltıraş) ile bir noterin gayrımeşru çocuğu Leonardo Da Vinci(ressam-heykeltraş-mimar vb), bu meydanda; aristokrat bir toplumda kan bağının, iktidar ve paranın konuştuğu bir devirde varolmayı; düşüncelerine, sanatlarına ve yeteneklerine dayandırdılar.

Meydanda bir yer bulmanın şecere ve servetle mümkün olduğu bir toplumda bir metresin çocuğu olan Leonardo Da Vinci ve sapık bir heykeltıraş olan Ben Denito Cellini söz söyleyebilmek ve yer edinebilmek için sanatını ortaya koymuş ve zirvede kendilerine yer bulabilmişti. İşte aydınlanma denen felsefenin temeli buydu.

Dünyanın merkezinin ABD olduğu dönemimizde gösteri sanatına (sinema-müzik-futbol)dayanan meydanda yer bulabilmekse beyaz-anglo-sakson-protestan (WASP) olmakla mümkündü. Michael Jakson istisna olarak bu sahnede kendine bir yer bulabilmişti. Güçlü sesi, o güne kadar görmediğimiz dansları ve sunumdaki takım oyununa dayanan bir organizasyona sahipti. Ancak bunlar yeterli olmadı. Geldiği yeri koruması için beyaz olmaya, kendi olmaktan çıkmaya zorlandı.

Zenci iken apaçık olan yüzü; yapılan cerrahi müdahale, ameliyat ve tedavilerle gösteremeyeceği bir hale geldi. Yetmedi çocuk tacizi iddiası ile inzivaya çekilmek zorunda bırakıldı.

Çünkü erkek mi kadın mı belli değildi. Müslüman mı Hıristiyan mı anlaşılmıyordu. Beyaz mı zenci mi açık değildi. Tek başına soğuk savaşı sona erdiren bir ikon olarak dünya kendisini benimsedi. Dünyada her insan onda kendisinden bir parça buluyordu.

Bu güç ve iktidar merkezlerinin hesabına uymadı.

Bu merkezin hesabından ve düğmeye başlamasından önce dünyaya seslenmişti. Soğuk savaş sonrası küreselleşme döneminde fazlasıyla hırpalanmış ve insan içine çıkamayacak hale gelmişti. Bu nedenle dünya egemen güç odakları Michael Jakson’un gerisinde kalmıştı. Geç kalmanın acısını Michael Jakson’dan çıkardılar; çocuk tacizi iddiasıyla yargıladılar. Meydanda yer ve söz bulabilmesinin bedelini ödettiler. Denemeye tabi tutulan bedeni dayanamadı ve 50 yaşında öldü.

Floransa’da başlayan aydınlanmadan ve ABD’nin insan hakları ve liberal özgürlüklerinden 1400 sene önce; Mekke’de Ebu Süfyan gibi şecere ve servete bağlı söz sahibi olunan meydanlarda Bilâl-i Habeş’in zirveye çıkmasına imkân veren İslam’ın nasıl bir devrim gerçekleştirdiğini idrak ediyorsunuz birden.

Üstelik insana kendi olmaktan çıkmadan ve hatta tam da kendisi olarak yer bulmasına imkân veren bir devrim. Bir köle, zenci, yabancı olmasına rağmen Ebu Süfyan’la Bilal-ı Habeşi’nin aynı masada ve sofrada oturmasına imkân veren İslam’ın nasıl bir insan hakları ve özgürlük getirdiğini anlamak kolaylaşıyor. Günümüzde Michael Jakson’un yaşadığı trajediye şahit olduktan sonra.

İslam’ın bu devrimci ruhu bütün insanlığa seslenecek ve Michael Jakson’un sahip olduğu servete ve imkâna rağmen yaşadığı trajediyi yaşatmayacak güvenli bir dünya vaadine her zamandan daha çok ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç Michael Jakson’un Müslüman olduğuna dair rivayetlerde kendini ortaya koymaktadır zaten.

Kemal KASMA/Netpano

[email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir