MİLLETİMİZ, HANGİ AKP’Yİ SEÇTİ?

Seçim sonuçlarını, “Halkın Darbesi”, “Demokrasi böyle tecelli etti, ötekilere halt etmek düşer” şeklinde özetleyerek yorumlayanlar, öncelikle “Zafer sarhoşu”dur. Ayıldıklarında bazı gerçekleri görecekler. Bu gerçeklerden ilki, “İktidar-muktedir” meselesidir.

AKP (Niye Ak Parti demeye zorlanıyoruz, bilmiyorum, ötekilere CH Parti, D Parti filan demiyoruz da), son yılların en yüksek oy oranını tutturarak sonuç bakımından 22 Temmuz 2007 seçimlerindeki bütün rakiplerini ezdi, geçti. Fakat o da ne? 3 Kasım 2002’de yüzde 34.4 oy alan AKP, o tarihte 366 milletvekili çıkartırken, 22 Temmuz 2007’de yüzde 46,6 oy almasına rağmen, 340 (341 de olabilir, her an) milletvekilliğinde kalmasın mı? Hay bin kunduz!

Şimdi bu adaletli mi olmuştur? AKP, ısrarla sürdürdüğü “adaletsiz seçim sistemi” garabetine, bu seçimde kendisi kurban gitmiştir. Seçim adaleti meselesine, aşağıda yeniden değineceğim. Öncelikli olarak, 366 milletvekili ile geçen beş yıllık iktidar süresinde bir türlü “muktedir” olamayan AKP’nin bu dönemde nasıl olup da 340 milletvekiliyle “muktedir” olabileceğini düşünmemiz gerekiyor.

Aslında, gerçek anlamda muktedir olamayacağının işareti, bu seçimlere giren yeni milletvekili listeleri ve seçim beyannâmesi ile kendisini ortaya koymuştur. AKP, sonuç olarak ideolojik bir parti değildir ama 2001’deki kuruluşunda topluma yayınladığı manifestosundaki temel ilkelerinin önemli bir kısmını, 2007’ye gelene kadar feda etmek durumunda kalmıştır. Bunlar, özellikle “millî duruş” ilkeleridir. Bunları feda etmek durumunda kalmasının ve beyannâmesinde bir-iki kelimeyle geçiştirmesinin sebebi, sadece üzerindeki askerî-bürokratik vesayet sisteminin baskısı değil, aynı zamanda, ABD merkez sağından ithal, kendinden menkul neo-liberalizmidir. Sonuç olarak, beş yıllık AKP iktidarı boyunca, cumhurbaşkanı tarafından sürekli olarak veto edilen pek çok hükümet icraatı karşımızda durmaktadır. Ayrıca, son dönemde tanık olduğumuz gibi AKP Meclis çoğunluğunun seçeceği bir cumhurbaşkanı da aynı güçler ve onların parlamentodaki yandaşları tarafından engellenmiştir.

Elbette AKP ile uyumlu bir cumhurbaşkanı, bundan sonra AKP Hükümeti’nin daha rahat çalışmasına ve feda etmek zorunda kaldığı ilkelerini yeniden kazanarak gündeme getirmesine de yol açabilir. Hem, yeni seçilen AKP milletvekillerinin bundan sonra nasıl davranacaklarını da bilemeyiz. Onların takınacakları tavra, şimdiden ipotek koymak imkânsız.

Ancak, AKP ile bu kadar uyumlu bir cumhurbaşkanın seçilmesi, çok ama çok kuşkuludur. Şimdiki zafer sarhoşluğu içinde, Abdullah Gül’ün yeniden cumhurbaşkanlığı adayı olması gibi “tehlikeli” ihtimaller konuşulabilmektedir. Bir süre sonra, zafer sarhoşluğu geçince bu, telaffuz bile edilmeyecektir. Bazıları isterlerse, AKP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak, gelecek on yıl içinde cumhurbaşkanı olmayı hedefleyen Fethullah Gülen’in ismini de zikredebilirler. Etsinler, bunların hepsi şu anda havada kalmaktadır. AKP, şu anda, 2002’de, yine bu adaletsiz seçim sistemi yüzünden kazandığı gücünü yitirmiştir. Buna rağmen, bildiğini okumaya devam ettiği sürece, yeni Meclis’te de kendisine yakın bir cumhurbaşkanı seçtiremeyecektir. Hem de kendisine yakın politikalar takip eden siyasetler ile aynı Meclis çatısı altında bulunmasına rağmen… Dolayısıyla, her yaptığını veto etmese de, uysal bir cumhurbaşkanı bulması zordur.

Bu kilidi aşmanın bir başka yolu, avantaj olarak yine AKP’nin önünde belirmektedir. Cumhurbaşkanının halk oyuyla belirlenmesini sağlayacak referandum… Anayasa Mahkemesi, sorunun çözümünü böyle ortaya koymuştur ve en doğru çözüm de budur. Ancak bu çözümün, ta, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde uygulamaya konması öngörülmektedir. Neden? Fincancı katırları şimdi ürkebilir de ondan!

Şu anki Meclis oluşumunda, askerî-bürokratik vesayetçiler ve ona bağlı siyasal oluşumlar ile AKP, etnik siyasetçiler ve sol sosyalist vekillerin bir araya gelerek bir aday üzerinde uzlaşmaları son derece güç gözükmektedir. Türkiye, bu kırılma noktasında tam ikiye bölünmüş durumdadır. Bu yüzden, âcilen, cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayacak siyasal süreci başlatmalı veya çözüm için bu sürecin bir an önce başlatılmasını desteklemelidir. 21 Ekim Referandumu’nda “Halk seçsin” tercihini destekleyeceği şimdiden bellidir. O halde neden cumhurbaşkanını hiç istemediği bir adaya razı olarak bu Meclis’e seçtirip daha yıllarca beklemeyi istemektedir, anlaşılır gibi değildir. Zaten cumhurbaşkanı yine seçilemezse, seçimler yenilenmek zorunda kalacak ve AKP daha da az milletvekili çıkartma tehlikesi ile karşılaşabilecektir.

AKP’NİN VEKİL SAYISININ DÜŞME SEBEBİ VE SEÇİM BARAJI

Bu seçim barajı kalkmadığı sürece, Türkiye’de adaletli bir temsil sisteminin var olmayacağı bellidir. Meclis’te herkes temsil edilince kaos doğar, hükümet kurmak zorlaşır diyenlere, Meclis’e giren bağımsızlarla, bu kaotik ortamın şimdi de mevcut bulunduğunu, kapıdan giremeyenlerin mutlaka bacadan girmenin yolunu bulacaklarını belirtmek gerekir. Ayrıca kendi partisinden giremeyip bağımsız vekil olarak girmesi, sonra da Meclis toplanınca partisine geçmesi, bu vekilleri zorla siyasî etikten yoksun bir davranışa itmektedir. Buna ne gerek var?

AKP ve Meclis’te temsil adaletsizliğinden yakınanların ilk işleri, parti değiştirmek yerine kapsamlı ve toplumsal uzlaşmayı içeren bir anayasa hazırlığı olmalıdır. Asıl olarak, cumhurbaşkanlığı seçiminden de önce bu anayasa referanduma sunulmalıdır. Baraj da böylece kalkabilir veya daha makul seviyelere inebilir.

AKP’nin vekil sayısındaki düşüşün önemli bir sebebi, MHP’nin Meclis’e girişidir. 2002 seçimlerinde, Genç Parti’nin oylarını böldüğü MHP, az farkla Meclis’e girememişti. Peki MHP’nin yükselişinin gerçek sebebi nedir? Şüphesiz, PKK Meselesi, Kuzey Irak kökenli Barzani hareketinin Türkiye içlerine kadar sokulması ile Kerkük-Musul ve Irak’daki Türkmenler Meselesi’nin bunda büyük payı vardır. Yanı başımızda ABD işgali ve onun kanatları altında gelişen Kürt milliyetçiliğine tepkinin kaçınılmaz olarak MHP’yi yükselteceği öngörülmekteydi. Bu sorunlara AKP’nin etkili çözümler bulamadığını görmek için ancak “zafer sarhoşu” olmak gerekir. 2003’ün “kırmızı çizgileri”ni bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Buna karşılık Türkiye’de Kürtler için daha fazla demokratik haklar talep eden parlamenter Kürt siyasetlerinin Meclis’e girişi ile Türkiye açısından bu konuda gerçek bir çözüm şansı yakalanmıştır.

MHP VE DTP KÜRT SORUNU’NU ÇÖZERKEN…

Meclis’te bir araya gelecek MHP ve DTP milletvekillerinin bu konuda kavga etmeleri yerine sorunun baş aktörlerinin temsilcileri olarak çözüm davranışı içinde olmalarını beklemek, en iyisidir. Ancak onların arada sırada kavga edebileceklerini de göz önünde tutmak gerekiyor. Esasen, gereksiz takıntılar bir yana bırakılırsa, bu konularda çözülemeyecek bir mesele yok gibi görünüyor. AKP, Kürt Meselesi ile ilgili çözümde, onları bir araya gelmeye teşvik edebilir. PKK saldırılarının önü de böylece kesilebilir ve hem MHP, hem de DTP bundan güçlenerek çıkar. Aksi halde, daha büyük bir çatışmanın sorumluluğunu, ömür boyu üzerlerinden atamayacaklardır.

“DENİZ”E DÜŞEN, SARIGÜL’E SARILIR

Bütün bu hengâme arasında CHP’ye ve Deniz Baykal’a herkes çatıyor. Neymiş, istifa etmeliymiş. Kesinlikle hayır! CHP, olması gereken yerdedir. Deniz Baykal, bundan daha iyisini sağlayacak durumda değildir.

CHP’yi gerçek bir sosyal-demokrat parti zannetmek gafletine düşenler asıl yanılgı içindedir ve asıl onların istifa etmeleri gerekir. Türkiye şartlarında gerçek bir sosyal demokrat parti oluşumu gerçekleşememiştir, çünkü Avrupa’nın geçirdiği sosyal ve siyasal evrim aşamalarını Türkiye geçirmemiştir ve geçirmek zorunda da değildir. CHP, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda önderlik yapmış Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin günümüzdeki uzantısıdır ve ancak “Ulusalcı Parti” kimliği ile açıklanabilir, sosyal-demokratlıkla değil! Avrupa tipi sosyal demokrasiyi buna katma çabaları olmuştur, kıyısından köşesinden bulaşılmıştır ama bu, yeterli değildir. Türkiye’de âcilen yeni ve tamamen Avrupa normlarına uygun bambaşka bir sosyal-demokrat parti (Sosyal-Demokrat Halkçı Parti gibi olmayacak duaya âmin diyen bir isimle değil) kurulmalıdır. Bu da olmuyorsa, daha iyisi, büyük bir sosyalist parti kurulmalıdır. Bu konuda, bağımsız olarak Meclis’e girişini desteklediğim Ufuk Uras’a sanırım, çok iş düşecektir.

Deniz Baykal’a karşı açılan bayrakla amacına ulaşacağını zanneden fırsatçı Mustafa Sarıgül’ün etrafında, CHP’nin eski “Ağabey”lerini görmek, doğrusu şaşırtıyor. Özellikle, onurlu duruşu ile çok takdir ettiğim Onur Kumbaracıbaşı ve vakarlı ve bilinçli tavrıyla Hikmet Çetin’in Sarıgül’ün etrafında bulunmasını, yadırgadım. Bu kişileri daha önce Sarıgül’ün etrafında görmeye pek alışık değiliz. Ne oldu acaba, kurt kocayınca misâli…

Kısacası, Sarıgül ile CHP büyümez, daha da dağılır ve küçülür. İstenen buysa, eyvallah. AKP’nin bunu pek istemediği kesin. Zira, kendisine başka zaferler bahşedecek bir CHP lideri, Baykal’ın dışında pek ortalıkta gözükmüyor. Sarıgül ise CHP’yi barajın altına bile düşürür. Bu da MHP’nin daha fazla milletvekili çıkarması ile sonuçlanarak AKP’yi zorlar.

CHP, ulusalcı siyasetine kemikleşmiş oy oranı ile devam ederken, yeni sosyalist parti, solu ve yoksul kesimleri toparlayabilir. AKP de askerî-bürokratik vesayetçiler ile ulusalcıların çözemediği ekonomi meselesini halleder, dış politikada da kararlı tavır alacak siyasal güçler daha doğru zamanlarda devreye girerlerse, gül gibi geçinip gideriz işte. İnşaallah, bu bir ütopya olmaz.

26 Temmuz 2007

iks Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir