Muslim World’ün Gülen Röportajı

ABD’de yayınlanan muteber akademik yayınlardan Muslim World (İslam Dünyası) dergisi, son sayısında Fethullah Gülen’in görüşlerini ve onun etrafında şekillenen sivil toplum hareketini inceledi.

1911’den bu yana basılan ve hem İslam hem de Hıristiyan-Müslüman ilişkilerine yoğunlaşan en eski dergi olan Muslim World’ün ‘Çağdaş Türkiye’de İslam: Fethullah Gülen’in Katkıları’ başlıklı özel sayısında Sidney Griffith, Zeki Sarıtoprak, Lester R. Kurtz, Elisabeth Özdalga ve Thomas Michel gibi akademisyenlerin Gülen’le ilgili makaleleri yer aldı. Bu sayfada, 5 gün boyunca derginin Fethullah Gülen ile yaptığı kapsamlı röportajı ve makalelerin özetlerini bulacaksınız.

İslam’da şahıs-devlet ilişkisi nasıldır? Bireyin devlet içindeki yeri ve fonksiyonu nedir?

Modern dünya ve çağdaş düşünce sistemleri, ferdin siyasette aktif bir özne haline gelişinin tarihte ilk defa şimdilerde gerçekleştiğini iddia eder. Onlara göre fert, atalarından görüp duyduğu, mensup olduğu grup, klik ve cemaatin öngördüğü hususlara bağlı kalmış ve adeta bu anlayış içine hapsolmuş gibiydi. Bu grup davranışı bir norm haline geldiğinden ve cemaat telakkisini değiştirme imkanı olmadığından, pasif kalmak ve cemaatin itaatkar bir üyesi olmak şahısların kaderi olmuştu.

Nihayet modern çağda fertler, “birey” olarak şahsiyetlerini kazanarak bu hapis durumundan kurtulmaya başlamıştır. Modern zamana kadar, şahıslar gerçek mânâda hür olmadığı gibi bağımsız da değildi. Ferdiyetçilikle ilgili bu mülahazalar, dünyanın bir kesimi ve bazı kültürler itibarıyla doğru olsa da her din, her düşünce ve her toplum için böyle olduğu söylenemez.

İslam’ın en temel ilkelerinden biri olan tevhid akidesi açısından mutlak ve sınırsız ferdiyetçilik mümkün değildir; zira insan, ya serâzad, hiçbir değer kabul etmeyen kritersiz bir âsi veya Allah’a bağlı, onun emirlerine ciddî inkıyad şuuruyla riayet eden bir kuldur. Bu öyle bir kulluktur ki, bu sayede o, Allah’tan başka hiçbir güç ve hiçbir kuvvet karşısında “pes” etmez ve kat’iyen hürriyetinin bir santiminden dahi vazgeçmez.

Böyle birini ne mal, mülk, servet ne de netice itibarıyla basitleşmeye, sefilleşmeye sürükleyen ve ruhu felç eden yozlaşmış gelenekler, akla pranga vuran, her şeyi daraltan cemaat ilişkileri, değişik çıkar ve menfaat mülahazaları, ahlâkîliği dinamitleyen hırs ve kazanç tutkusu, kaba kuvveti akıl ve mantığın önüne çıkaran istibdat düşüncesi, şehvet, nefret, haset… gibi nefsâniyetin tezahürleri sayılan mesavî-i ahlak katiyen Allah’tan koparamaz ve köleleştiremez. Bir mümin lâakall bir günde 30-40 defa “Ey Rab, sadece Sana ibadet eder ve sadece Sen’den yardım isteriz.” (Fatiha, 4) diyerek kendi hürriyet ve ferdiyetine pranga sayılan bütün bu zincirleri kırar ve Cenab-ı Hakk’ın her şeye yeten o muhteşem gücüne sığınır. Bu ölçüde bir sığınmayı gerçekleştiremeyen bir fert hakikî mânâda ideal insan olma görevini de tamamlamış sayılmaz.

Ne var ki, İslam, ferdin Allah’tan başka her şeye karşı hür ve bağımsız olmasını isterken, onun bir aile, bir cemaat, bir millet, hatta bütün insanlığın üyesi olmasını da ihtiyaçlara bağlı bir kural olarak kabul eder. Zira insan içtimaîdir, medenîdir; diğer insanlarla birlikte yaşama mecburiyetindedir. Bu anlamda toplum bir organizmaya benzer; parçalar birbiriyle irtibatlı ve karşılıklı ihtiyaç içindedir.

Zaruriyat, haciyat, hatta tekmiliyata bağlı böyle bir beraberlik, ferden halledilemeyen pek çok meseleyi aşma ve bir kısım baskıcı güçlere karşı sera vazifesi görme adına fevkalâde önemlidir. İşte günümüzün mutlak hürriyetçilerinden bizim ayrıldığımız nokta budur. Mutlak hürriyeti savunanlar, ananevî bağlardan ve bağımlılıklardan kurtarma bahanesiyle, insanı kuşatmaya çalışan güçler karşısında, onu varlık çölünde yapayalnız, desteksiz bıraktı. O da bu bireyselliğin bedelini bazen bir kısım tiranların eline düşerek, bazen de toplum despotizması altında ezilerek acı acı ödedi. Ve “bireysellik” yolunda hürriyetinden de, haysiyetinden de oldu.

Şu hususu da bilhassa belirtmeliyim ki, İslam dini, başka din veya din gibi görünen sistemlerde olduğu gibi sadece metafizik mülahazalarla ilgilenen, dua, teveccüh, ibadet, konsantrasyon veya şahsî bazı ibadetlerle iktifa eden bir din değildir. O, bütün bunlarla beraber ferdin sosyal, siyasî, iktisadî, ahlakî, hukukî davranışlarını tanzim, tensik etmenin yanında, kuralsızlıktan sakındırma ve vaz’ettiği prensiplerin yaşanmasını bilhassa ahirette mükâfatlandırma ilkesiyle gelmiştir. Bu itibarla da dinin sadece inanç ve ferdî ibadete inhisar ettirilmesi, onun bölünmesi, parçalanması ve Allah’ın muradına aykırı bir çerçeveye oturtulması demektir. Bu, aynı zamanda fertleri neyi, ne zaman, ne ölçüde yaşayıp yaşamayacakları konusunda da fikir dağınıklığına, teşettüte itmek olur. Hatta bu tarz bir taksimin zihni karışıklığa sebep olabileceğini iddia etmek dahi mümkündür. Bir kimse inandığı dinin bütün esaslarını özgürce yaşayamıyorsa, o kimsenin vicdan hürriyetine, fert olarak inandıklarını uygulamasına engel var demektir. Bu durumda fertlerin temel hak ve özgürlüklerinden söz edilemez.

İslam dini, müntesiplerinin, dünya ve ukba hayatlarını, ebedî mutluluklarını temin, o istikamette yol göstermek ve onların bu hayatı huzur içinde geçirmelerini ve öbür âlemi de teminat altına almalarını sağlayacak esaslarla bir peygamber göndermiştir. O peygamberin mesajlarında dünya-ukba yan yana; ferdi sorumluluklar içtimaî mükellefiyetlerle iç içe; ibadet, evrad-ü ezkâr, kalbî ve ruhî hayat, ahlakî, içtimaî ve idarî meseleler bir vahidin farklı derinlikleri gibi bütünlük içindedir. Bunun yanında her Müslüman kendi haklarının şuurunda olduğu kadar başkalarının hak ve hürriyetlerine saygılı, kendi hukukunu müdafaada gösterdiği hassasiyet ölçüsünde başkalarının haklarına riayette de fevkalâde titizdir.

İslam’da devlet anlayışı ve Kur’an’daki yeri nedir? Modern dönemde birçok Müslüman şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurma fikrini gündeme getirdi. Bu konu hakkında sizin görüşleriniz nedir?

İslam’ın siyaset ve devlet görüşü üzerinde çalışan veya bu konuda bir şeyler söyleyen kimseler çok defa Kitap ve Sünnet’in ortaya koyduğu İslam ile, Müslümanların tarihî tecrübeleriyle ve tabii yine şer’î delillere dayanarak yaşamaya çalıştıkları Müslümanlığı ve şöyle-böyle bugün yaşananı birbirine karıştırmakta, bazen bir Kur’an meali, bazen birkaç seçme hadis, bazen de çağımızın fantastiklerinden birinin düşünceleri ve önerileriyle İslam adına değişik şekiller kesip biçmekte ve fırsat ellerine geçerse kendi anlayışlarını hakim kılacaklarını ifade etmektedirler.

İslamî kuralların ve İslam tarihinin düşünce ve yeni tekliflere kapalı, taşlaşmış bir tarih olduğunu kastetmiyorum elbette. Dinin esasları dışında kalan alanlarda içtihat ve kıyas yapılacaktır. Bütün içtihatlar sadece yoruma açık alanlarda ve İslam ilkelerine uygun biçimde yapılabilir. Ancak bu tür konularda her müstaid şahsın konuşma ve içtihatta bulunmasının kendisini bağlayacağı, başkalarını ilzam adına bir kıymet-i harbiyesinin olmayacağı da yine dinin emirlerindendir. İslam, hiç kimseye kendi düşünce ve önerilerini -günümüz itibarıyla heva ve fantezilerini- hüda yerine koyarak “işte din budur” demesine izin vermez ve bunu dalalet sayar.

Öncelikle, din diye sunulan tasarı şayet Kitap ve Sünnet kaynaklı değilse, bu mevzuda şu ya da bu şekilde gayret sarf eden insan sayısınca tasarı ve taslak ortaya çıkar ki, bu da apaçık bir meşruiyet krizi doğurur. Sunulan taslak, üzerinde ittifak oluşmuş tarihî tecrübelerden referanslı değilse katiyen sürekli ve kalıcı olamaz. Bugünün ihtiyaçları, ittifakla kabul edilen ve hürmet edilen öz kaynaklara müracaat edilerek cevaplanamıyorsa, bu da gerçekçi ve tatmin edici olamaz. Öyle ise ister kendi temel kaynakları itibarıyla, ister bu kaynaklara dayandırılan ilmî mülahazalar açısından İslam’ın devlet anlayışı nasıldır, diye sorulabilir? İslam’da hüküm ve irade Allah’a aittir. Kur’an, pek çok ayetiyle hüküm ve emrin Allah’a ait olduğunu vurgular ve “Kadın-erkek müminler, Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verdiği zaman artık onlara bir seçim hakkı yoktur.” der; böylece bu hakkın, ne teokrasilerde olduğu gibi kutsal ve masum ruhânî reislere, ne onların gözetim ve denetimindeki âbâ u kenâiseye ne de başka şekilde organize olmuş herhangi bir diyanet teşkilatına ait olmadığını ilan eder. İslam “Sizin en şerefliniz Allah nezdinde en müttaki olanınızdır” diyerek soy-sop, ırk-aşiret, imtiyazlı sınıf gibi hususların yerine takvayı, liyakati, hakperestlik düşüncesini ve adalet hissini esas alır. Bu açıdan da Kitap ve Sünnet Müslümanlığında ne mutlakiyetçi monarşinin ne Batı’da bilinen şekliyle klasik demokrasinin; ne diktatörlük ne de totaliterizmin yeri vardır. İslam’da, yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı anlaşmaları demek olan idare, meşruiyetini hukuktan ve hukukun üstünlüğü ilkesinden alır. Ona göre hukuk, yönetenin de yönetilenin de üstündedir, Allah’a aittir, değiştirilemez, gasp edilemez; Yaratan’ın emri, Peygamber’in tebliğ ve tatbiki çerçevesinde uygulanmaya çalışılır. İslam, hukuk dışı bir yönetimi meşru saymaz, onu tanımayan yönetilenleri de asi kabul eder. İslamî bir idarede en zirvedeki kimseler dahi sıradan bir insan gibi hukukî esaslara riayet etmekle mükelleftir. Bu esasları katiyen ihlal edemez ve onlara aykırı uygulamada bulunamaz. Burada bir şeyi tavzih etmekte yarar var; bütün bunlar yasama ve yürütme organlarının hiçbir şey yapamayacakları şeklinde algılanmamalıdır. İslam’da yasama ve yürütme organları toplumun kendi içinde ve yabancılarla iktisadî, siyasî, kültürel münasebetlerinde zaruretler, ihtiyaçlar ve maslahatlar çerçevesinde umumî hukuk normlarına uygun olarak her zaman bir kısım yasalar yapıp bunları uygulayabilir. İdare edilenler de üst hukuk esasları diyebileceğimiz ilkelere riayet ettikleri gibi insan eliyle yapılan bu kanunlara da uymak mecburiyetindedir. İslam’ın, şer’î prensiplerin yorumlanmasında içtihat, istinbat ve istihraç yapılmasına itirazı yoktur.

Aslında demokratik bir toplumda hukukun kaynağı, rengi ve şivesi çok da önemli değildir. Çağdaş dünyanın geldiği nokta, temel hak ve hürriyetlerin sağlanması; siyasî katılımın gerçekleşmesi, azınlıkların inançlarına göre yaşamasına izin verilmesi, fert ve toplumun karar mekanizmalarının üzerinde ağırlıklarını hissettirmesi, herkesin bir başkası üzerinde belli yollarla baskı kurmaması şartıyla kendini ifade edebilmesi ve inandığı gibi yaşaması demek ise İslam’ın bu hususlardan hiçbirine karşı çıkması söz konusu değildir. Milletlerarası hukukî normlara ve anlaşmalara uygun olarak bu alanlarda yapılacak yasama faaliyetlerine İslam karşı çıkmaz. Hiç kimse, yukarıdaki haklarla ilgili olarak Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu evrensel değerleri görmezden gelemez. Bu yüzden İslam’ın demokrasiye düşman olduğunu kimse ispatlayamaz.

Şayet bir devlet, yukarıdaki çerçeve içinde vatandaşlarına kendi dinini yaşama fırsatı veriyor ve onları değerlerini öğrenme, düşünme ve uygulama alanında destekliyorsa böyle bir sistemin Kur’an’ın öğretilerine aykırı olduğu söylenemez. Ortada böyle bir devlet varsa, alternatif bir devlet arayışına ihtiyaç yoktur. Şayet insanî hak ve hürriyetler tamam değilse -günümüzde hep gelişme vetiresi yaşayan demokrasilerde olduğu gibi- ideal yasalara ulaşmak için sistem yeniden yasama ve yürütme organlarınca gözden geçirilir; evrensel hukuk normlarına göre tashih, tecdid ve tanzime gidilir. Böyle bir nizama tam teşriî denmese de onun zıdd-ı beyyini olduğu da söylenemez. Burada şu hususu belirtmekte yarar var: Bazıları şeriatı sadece dinî kurallara göre kurulmuş bir devlet olarak düşünmekte ve kelimenin gerçek mânâ ve muhtevasına bakmadan ona karşı düşmanca bir tavır almaktadırlar. Oysa şeriat, din kelimesinin bir mânâda müradifi ve Allah’ın emirleri, Peygamber Efendimiz’in (sas) sözleri, tavırları ve icma-ı ümmet esaslarıyla müeyyed bir dinî hayat demektir. Bu şekilde dindarane bir hayatın içinde devlet idaresiyle alakalı kurallar ancak yüzde beş nispetindedir. Kalan yüzde doksan beşi ise iman esasları, İslam’ın temel hükümleri ve dinin ahlak prensipleri oluşturmaktadır

Siyasal İslam’ın popülarite kazandığı bir dönemde İslam-siyaset ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Diğer konularda olduğu gibi zannediyorum din ve siyaset ilişkilerinde de insanlar ya ifrata veya tefrite gidiyor: Kimileri İslam dininin siyasetle şu ya da bu şekilde alakası yoktur derken, kimileri de onun birçok farklı ve zengin yönlerini görmezden gelerek dini siyaset olarak değerlendiriyor. Kur’an-ı Kerim’de idare ve siyasete müteallik pek çok ayet olduğu gibi, bu konuda Efendimiz’in uygulamaları da önemli bir yer tutar. Kur’an’da yer alan “ulül-emr”, “ulü’l-emre itaat”, “istişare”, “harp-sulh” gibi kavramlar, dinin siyaset ve hukuka ilişkin referanslarına örnektir. Bunlara ilaveten, Kur’an’da hukukî kurumlar ile yönetim ve siyasete ilişkin ayetler de mevcuttur.

Ne var ki, İslam’da ne idareyi ne de siyaseti erkân-ı imaniye ve esasat-ı diniyede olduğu gibi tek bir kalıba (paradigmaya) ifrağ etmek mümkün değildir. Tarih bize, İslam dünyasında Asr-ı Saadet’ten günümüze seçim ve seçimde aranan evsaf türünden konular istisna edilecek olursa, pek çok devlet türü ortaya çıktığını göstermektedir. Bunlar arasında usulde ciddi farklılıklar görülmese de teferruatta o kadar çok ayrılıklar vardır ki, işin temel esprisini kavrayamayanlar bu idare şekillerinden her birini ayrı bir sistem gibi görebilir/görmüştür de. Hemen arz etmeliyim ki, bu farklılıklar dinin yoruma açık yanları ve içtihad alanları itibarıyladır.

Bu konuyla alakalı sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek ve olumlu sonuçlara ulaşabilmek için dinin temel kaynakları olan Kitap ve Sünnet’e müracaat esas olmalıdır. Aynı zamanda tarihî tecrübelerin de bu konuda önemli birer referans olduğuna şüphe yoktur.

Siyaset-din ilişkisinde çerçeve…

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a karşı ubudiyet vazifelerini belirleyen, muhteva bakımından taabbudîlik ifade eden ayetlerin yanında, insanın diğer insanlarla münasebetlerini düzenleyen ayetler de vardır. Her iki hususla alakalı emir ve tavsiyelerin tek kaynağı vardır, o da Allah’tır. Zât-ı Uluhiyet’e karşı vazife ve sorumluluklarımızı tanzim eden âyât u beyyinât Peygamberimiz ve Ashab’ının anlayıp kabullendiği şekliyle orijinali gibi korunmuştur ve korunmaktadır. İkinci kategorideki İlahî ferman ve nebevî beyanlar ise insanın sosyal, iktisadî, siyasî ve kültürel hayatlarıyla alakalı bir kısım esaslar üzerinde durur. Aynı zamanda satır aralarında veya fezlekeleriyle o hususların bir kısım hikmet, maslahat ve faidelerine işaretlerde bulunur. Mesela, Kur’an’ın adalet, hakka riayet, yalan söylememe, merhamet ve şefkatli olma, her işini meşverete bağlama, iffetli yaşama, kimseyi aldatmama gibi konular bu kategoriye örnek teşkil ederler.

İnsan ilişkileriyle ilgili bu ayetler, önüyle arkasıyla doğru okunabildiği takdirde Müslümanların gelecekte karşılaşacağı benzer problemlerin çözümü için de erbabına birer ipucu verebilir. Yorumcu ve müçtehidler, belli ölçüde analiz ve yorumları için bu kategoriyi referans noktası olarak alırlar.

Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahîha’da insan tecrübesi açısından açılımı zamanın geçmesiyle aydınlığa kavuşacak pek çok konu vardır. Tafsilatı vakt-i merhununa bırakılmış görünen bu hususlarla alakalı tafsilî emir ve tavsiye yoktur. Bu itibarla siyaset, devlet, toplumun yönetimi gibi konularda şeref-nüzul ve şeref-sudur eden icmalî emir ve tavsiyeler farklı yollarla yorumlandığı için, tarih boyunca ortaya farklı desen ve biçimler çıkmıştır. İsterseniz bunu, zamanı da önemli bir müfessir kabul ederek ona havale edilmiş olacağına bağlarsınız; isterseniz muhatapları itibarıyla “Hanefiyye-i Semha” ile gelmiş bu dinin evrenselliğine verirsiniz. Evet, Kur’an’ın muhatapları arasında en bedevîden en medenîye, çok az gelişmiş yığınlardan en mütekamil milletlere, bir kısım kuru kalabalıklardan fevkalade organize olabilmiş aydınlık cemaatlere kadar çok farklı kimseler bulunmaktadır. O, bunların hepsine bakış, görüş ve değerlendirme, hatta yaşayabilme durumlarını nazara alarak seslenmiştir. İnsanın Cenab-ı Hakk ile münasebetinde, icmali tercih etmiş ve ele aldığı konunun tafsil ve açılımını vakt-i münasibinde rical-i münasibine bırakmış, insanların birbirleriyle münasebetlerine bakan kısmında ise tafsil ve tebyinde bulunarak muhkem senetlerin hususiyetini vurgulamıştır.

Bu noktada, bir kısım sapık fırkaların yorumları istisna edilecek olursa birinci kısımla ilgili olarak her zaman bir anlayış birliği söz konusu olmuştur. İkinci kısımda ise şartlara, zamana, umumî dünya ahvaline göre bir hayli farklı yorumlamalar meydana gelmiştir. Tabii olarak bu farklılıklar yasama ve yürütme organlarına da aksetmiştir.

Bütün bunlara rağmen Kur’an’da doğrudan ve birinci derecede sarihan siyasetin, din-i mübin-i İslam’ın olmazsa olmaz temel unsurlarından biri olduğu ve muhkemat ölçüsünde dinin ilgi alanına girdiğine dair iddiada bulunmak doğru olmasa gerek. Kur’an’da yer alan bir kısım hükümlerin siyaset, devlet yapısı ve yönetim biçimleriyle alakası, biraz da ilgi kuran şahsın/şahısların bakış açıları, İslamî heyecanları, sadece tarihî tecrübeleri nazar-ı itibare almaları ve İslam toplumunun problemlerinin siyaset ve idare yoluyla daha rahat çözülebileceği düşüncesiyle hareket etmeleri bu yanlış anlamalara yol açmış olsa gerek. Bu mülahazaların hepsinin kendine göre bir mânâ ifade ettiği muhakkak; ama gerçek sadece bu yaklaşımlarla sınırlı değildir.

Gerçi toplumsal münasebetleri tanzimde fert, aile ve cemiyetin de ahengini düzenlemede idare ve hakimiyetin tesiri inkar edilemese de, yine de bunlar, Kur’anî değerler silsilesi içinde talî derecede kalır. Zira “ümmühat” dediğimiz iman, İslam, ihsan ve İlahî ahlâkın toplum tarafından benimsenmesi gibi konular hem referans konularıdır hem de idarî, iktisadî, siyasî mes’elelere birer esas mahiyetindedir. Bu yaklaşımdan hareketle, Kur’an tekvinî emirlerin ezelî bir tercümesi, gayb ve şehadet âlemlerinin tefsiri, arz u semada tecellileriyle münteşir İlahî isimlerin müfessiri, İslam âleminin çeşit çeşit dert ve problemlerinin reçetesi, dünya ve ukba saadetinin biricik rehberi, ahiret yolcularının bura ve ötelerle alakalı aldatmayan delili ve insanoğlunun bitip tükenme bilmeyen feyyaz hikmet kaynağı iken, onu siyasî söylemlere malzeme olarak görmek veya ona devlet biçimleri ve siyaset teorisi hakkında bir kitap nazarıyla bakmak Mukaddes Kitabımız’a karşı saygısızlık olduğu gibi o bereketli kaynağın diğer derinliklerinden istifadeye de manidir.

Ancak Kur’an-ı Mübin, ruhlarda hasıl ettiği enginlik ve derinlikle irfan sahibi siyaset adamlarına ilham verme ve onlar aracılığıyla da siyaseti bir kumar veya sırf bir satranç oyunu olmaktan kurtarma gücüne sahiptir.

İslam dünyası uzun bir süredir içtihad meselesini tartışıyor. Kimileri içtihad kapısını kapalı gördüğünden, bu, aklın duraklamasına yol açtı. İçtihad metodolojisi hangi kriterler çerçevesinde kullanılabilir?

Külfetli ve meşakkatli bir işi meydana getirmek için bütün güç ve takatin kullanılması manasına gelen içtihat, ıstılahta zannî olan ahkam-ı şeriyyeyi edille-i tafsiliyesinden istinbat yolunda bütün kudretini bezletme anlamında bir kelimedir. İçtihad edene “müçtehit”, içtihad olunan hükme de “müçtehedün fih” denir.

Temelde içtihadın iki şartı vardır. Birincisi, ahkama taalluk eden umum şerî delilleri bilmek; diğeri de o delailin ruhuna nüfuz edecek zeka ve fıkıh mantığına sahip bulunmaktan ibaret olan ehlinden sadır olması ve mahalline musadif bulunmasıdır. Bu itibarla ehlinden sadır olan ve mahalline musadif bulunan içtihat muteberdir. Aksine ise itibar edilmez.

Ayrıca bazılarının zannettiği gibi içtihat yalnız kıyastan ibaret de değildir. O kıyas yoluyla olabileceği gibi şerî nassların delaletinden, ima ve işaretlerinden, Kitap ve Sünnet’in vücuh-u lügaviyesinden, tasarrufat-ı edebiye ve beyaniyeden de istidlal suretiyle ahkam istinbat edilebilir.

En son ve evrensel bir din olan İslam, farklı zaman dilimleri ve değişik coğrafyalarda sakin, insanoğlunun karşısına çıkacak problemlere çözüm üretebilmesi için Kitap ve Sünnet’in sınırlı nasslarından sınırsız mes’elelere uzanmanın farklı bir unvanıdır. Efendimiz döneminde başlayıp, hususiyle de Hicrî üçüncü ve dördüncü asırlarda, bu mübarek faaliyet, içtihat, re’y, istidlal, kıyas, istinbat unvanlarıyla hep işletilmiş, dinamik bir sistem olan İslam’ın yaşanmasına bağlı olarak sürekli canlı tutulabilmiş ve çok bereketli olmuştur.

Ehliyetsizlerin yüzüne kapanan kapı…

İslam dünyasına has çok zengin ve fevkalâde orijinal bu hukuk kültürü, bir yandan bu aktif sistemin hayattan kısmen dahi olsa dışlanması, diğer yandan da o eski cevval dimağların, mevhibelere açık feyyaz ruhların, Kur’an ve Sünnet’e aşina cins muhakemelerin yerini, bir kısım akletmeyen/edemeyen, muhakemesi kıt, Kur’an ve Sünnet bilgisi adına yaya, ilhama kapalı liyakatsizler alınca içtihadın o velûd makamı da taklide, ezberciliğe ve şablonculuğa kaldı.

Bu konuda, siyasî baskı, iç çekişmeler, bazı batıl ve sapık cereyanların konuyu maksat dışı noktalara çekmesi, eskilerden tevarüs edilen o bereketli mirasa güvenilerek “dahasına gerek yok” denmesi, mevcut nizam ve ahengin insanları kör etmesi, sapık cereyanlara karşı uygulanan tehdidlerin bazen müstaid ve kabiliyetli müminlere de uygulanması evvelâ içtihat ruhunun kaybolmasına, sonra da o kapının kapanmasına sebebiyet vermiştir. Aslında o kapıyı kimse kapamadı, dini heva ve heveslerine göre yorumlayanlara meydan vermemek ve ehliyetsiz kimselerin hevalarını hüda göstermemeleri için bir kısım hakperest ulemanın o istikamette küçük bir arzuları olsa da o kapı kendi kendine nâehillerin yüzüne kapandı. İçtihad edecek evsafta insan yetişmeyince içtihada karşı çıkanlara hak vermemek de mümkün değil.

Bugün insanlar büyük ölçüde sadece bu dünya hayatını düşünüyor. Fikirler ve kalpler bir hayli dağınık, zihinler maneviyata yabancı, din ve diyanet selef döneminde olduğu gibi insanların birinci meselesi olmadan çıkmış “olsa da olur, olmasa da” konumunda. İnsanlar oldukça laubali ve dinin zaruriyatı ise ayaklar altında. Erkân-ı imaniye ve İslamiye’ye kuşkuyla bakılıyor. Din harap, iman türab olmuş. Çoklarının, hayatlarını İslamî çerçevede yaşama gibi herhangi bir cehd ü gayreti yok. İşte böyle bir atmosferde siz o kapıyı açsanız da, hakkını vererek o dinamiği kullanacak kimselerin çıkacağı mümkün görünmüyor gibi.

Ama bütün bunlara rağmen İslam dünyasında şimdilerde din ve diyanet adına göze çarpan diriliş, -inşaallah- çok yakın bir gelecekte ehil ve liyakati olanların o kapıyı açmalarıyla noktalanacağı ümidini beslemekteyiz.

Mevsimi gelince, o feyyaz ruh ve cins dimağlar, ciddi bir sorumluluk duygusuyla kendi aralarında değişik ilim dallarında uzmanlaşmış kimselerden içtihad heyetleri, din şûraları teşkil ederek o boşluğu dolduracaklarına inancımız tamdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir