Mustafa Akad Hâlâ Daha Güçlü!

Bundan birkaç yıl önce ABD’nin Wisconsin Üniversitesi’nde bir öğrenci topluluğunun merhum Mustafa Akad’ın Çağrı filminin gösterimi faaliyetine katılmıştım. Meraklı Amerikalı öğrenciler, bedava pizza ve kola ikramını da duyunca kampüsteki amfiyi doldurmuşlardı.

Ama ne yazık ki bütün çabalara rağmen teknik bir arıza sebebiyle filmi gösterememiş ve pizza-kola ikramı ile özür beyanında bulunarak programı ertelemiştik. Filmi seyretmeye gelenler, amfiden bir bir ayrılıp çıkıyorlardı. Biz de bilgisayarımızı, sinevizyon ve boş kap kacağımızı toplayarak salonu terk etmeye hazırlanıyorduk. Tam bu sırada en ön sırada oturan iki kız öğrencinin oturmaya devam ettiklerini fark ettik. Arkadaşlarımızdan biri gidip onlara durumu bir kez daha anlattı. Sinevizyondan kaynaklanan arızayı onlar da biliyormuş, ama ne yapıp edip bu filmi hem de bu akşam seyretmek istiyorlarmış. Bir anda ne yapacağımızı şaşırmıştık, fakat bir yandan da onların bu ısrarlı samimiyeti bizi etkilemişti. Fakat ne yapabilirdik ki!.. Bir anda arkadaşlarımızdan biri ortaya ilginç bir fikir attı. Dizüstü bilgisayarı öğrencilerin masasına koyup DVD filmini burada seyretmelerini sağlayabilirdik. Belki gülünç bir fikir olarak karşılayabilirler endişesiyle teklifimizi çekingen bir üslupla ifade ettik. Bu alternatif teklife çok memnun oldular ve iki arkadaş baş başa verip The Message (Çağrı) filmini dizüstü bilgisayardan seyretmeye koyuldular. Birkaç Müslüman kız öğrenci ve arka sırada bilgisayarının işinin bitmesini sabırla bekleyen arkadaşımız da bu küçücük ekrandan filmi izliyordu. İki öğrenci arkadaşımla birlikte binanın dışına çıkıp otobüs durağına doğru yürümeye başladık. Dışarıda eksi otuz civarında dondurucu bir hava vardı. Şehrin gölleri çoktan donmuş ve gecenin bu saatinde dışarıda neredeyse canlı adına bir şey kalmamıştı. Mustafa Akad’ın Çağrı filmini seyretmek için gecenin bu saatinde amfide oturan bu iki öğrenciyi konuşarak durağa vardık. Ben içimden “Allah’ım bu iki insana da hidayet nasip et!” diye duâ ettim. Öyle tahmin ediyorum ki arkadaşlarım da dua etmişlerdi. İki gün sonra kızlarla birlikte filmi seyretmeye kalan Müslüman Amerikalı bayan arkadaşımız beni telefonla aradı ve kızlardan birinin Müslüman olmak istediğini söyledi. Önce camiye gidip şahadet getirmiş ve birlikte duâ etmişlerdi. Akşama bize gelmek istiyorlardı. O gece birlikte akşam yemeği yedik ve biraz konuştuk. Çağrı filminde Hz. Hamza’nın (Anthony Quinn) göründüğü ilk sahnede gözleri yaşarmış ve bir ürperti duymuştu…

Çağrı filmi, bir sanat eseri olarak gücünü ve etkisini göstermişti. Sessiz sedasız, insanca ve insanlığa ait bütün hassasiyetleri duyurarak büyük bir iş başarmıştı. “Medenilere galebe iknâ iledir” prensibiyle, bir sanat eseri bir insanın ebedî saadetine vesile olmuştu. Üstelik hiç olmayacak bir anda ve mahrumiyet şartlarında… Bir fikir adamının da dediği gibi, diyalogda “esasen bizim kendimizi anlatma şansı ve fırsatı yakalama” esprisi vardı. İşte en küçük bir fırsatta, kendimizi bütün masumiyetimiz ve sadeliğimizle anlatınca ortaya bu tür güzellikler çıkacaktı. Bu hadise, belki de sadece birkaç kişinin bildiği münferit bir hâdise olarak zihnimizde kalacaktı ve hiç anlatılmayacaktı. Ama Mustafa Akad’ın elim vefâtı, bu hâdiseyi daha geniş bir kesimle paylaşmamızı gerektirdi. Fikirlerin şiddetle, terörle değil, karşılıklı konuşularak, anlatılarak ortaya konmasındaki gücü, en iyi o kavramıştı. Sanatın o, insanın iliklerine işleyen tesirini, görüntünün, sesin, hareketin büyüsünü fark etmişti Akad. Anthony Quinn’in samimiyetle oynadığı o mağrur Ömer Muhtar rolü ve yine ancak ona yakışabilecek Hz. Hamza tipi, Mustafa Akad’ın ferasetinin eseriydi.

Yüzyılımızın büyük Müslüman yönetmeniydi!

Amman’daki terörist saldırıda ağır yaralanan ve ardından vefât eden Mustafa Akad ve saldırıda olay yerinde hayatını yitiren kızı Rana, bir kez daha terörün bir din savaşı olmadığını ve teröristin de din, iman, kültür ve milliyet gözetmeden doğrudan doğruya insanlığı hedef aldığını göstermiştir. 1976’da “Çağrı” (The Message) ve Er-Risâle, 1981’de Fransızlara karşı özgürlük mücadelesi veren Libyalı lider Ömer Muhtar’ın anlatıldığı “Çöl Aslanı” (Lion of the Desert) gibi filmleri yöneten Akad’ın ömrü, ne yazık İstanbul’un fethini anlatan filmi çekmeye yetmedi. 1935 Suriye doğumlu olan Mustafa Akad’ın bazı Batılıların “İslâmî” olarak vasıflandırdıkları bir terör saldırısında ölmesi, aslında garip bir çelişkiyi de ortaya koymuştur. Hyatt Otel’inde kanlar içinde kalan yüzlerce insan arasında bütün dünyaya Hazreti Hamza’yı Anthony Quinn ile canlandıran Akad’ın olması, belki de dünyanın terörü ve teröristi algılamasında da yeni bir dönemin başlangıcı olur. Umarız dünya kamuoyu, medeniyetler arası çatışma gibi anlamsız bir algılamadan vazgeçerek, insanlık medeniyetini hedef alan bir terör tehlikesini fark etmeye başlar.

Yüzyılımızın bu en büyük Müslüman yönetmeninin sanatın gücüyle ortaya koyduğu tebliğ yolu, terörün ve teröristlerin asla idrak edemeyeceği bir hakikattir. Mustafa Akad, bize İslâm dünyasında da büyük filmlerin yapılabileceğini ve bu sektörün inanılmaz gücünü göstermişti. Hepimizin zihninde Hz. Hamza’nın o asil yürüyüşü ve cesur bakışı var. Ömer Muhtar’ın sömürgecilere karşı soylu direnişini hatırlarken, o idam anı yeniden canlanıyor gözlerimizin önünde. İlk dönem Müslümanlarına yapılan haksızlıkları, işkenceleri ve zulümleri yeniden hatırlıyoruz. İslâm dünyasının zengin tarihini ve kültürünü Batı’ya anlatmadaki eksikliğimizi dolduran bir büyük insan aramızdan ayrıldı. Mustafa Akad yaşasaydı, belki de İstanbul’un fethini, Haçlı Seferleri’ni veya İslâm’ın farklı kültür coğrafyalarına yayılmadaki başarısının hikâyesini de sinema diline aktaracaktı.

Yeniden motor diyor bir yönetmen ve sanatın o insan benliğini kuşatan muzaffer edası dünyamızı sarıyor. Teröre, insanlık suçuna ve şiddete dayanan ideolojilerin aksine, köprüler kurarak, diyalog yollarını geliştirerek ve en önemlisi bütün anlatım yollarını deneyip kendisini dünyaya anlatarak yol alıyor kervan. Edebiyat, müzik ve sinema gibi anlatım yollarının tamamını deneyerek ve insana insanca ulaşmayı hedefleyerek ilerliyor… Küçük bir çocuk, hunharca idam edilen Ömer Muhtar’ın gözlüğünü usulca kaldırıyor yerden…

PROF. DR. SELİM HANCIOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir